Benim Sitem

mehmet şevket eygi beyin yazıları 4

 
 
________________________________________________________________________
 

 

 4) 
 
                                      ÖN AÇIKLAMA 
 açıklama ben deşifre olmuş milli istihbarata bilgi toplayan muhbirlerle ister istemez konuşuyoruz zaten çoğuda arkadaş çevresinden oluyorlar kişilik olarakda iyi insanlar  beraber geziyoruz yemek çay içiyoruz takıldığımız kefede oluyorlar genelde neyse ben deşifre olanların yanında ne konuşmuşsam konuşmalar aktarılıyor sabahleyin dikkat edin gece 12 olsa sabahleyin milli gazete köşe yazarı mehmet şevket eygi beyin köşesinde okuyorum genelde konuşmamı başlık yapar sonra kendi düşüncelerini yazar eğer hoşuna giden bişey varsa o konuyu baya köşesinde yazar veya bilgi eksiklği varsa o konuyu açar vs ben emiyet istihbarat şubesine delil  gösterdim 2 yıl bu çalışmanın toplumu bilgilendirme çalışması olduğunu söylediler evet aynen öyle bende bunu farketmiştim  bilgili olduğumdan dolayı değil yönlerdirilmek için muhatab alınıyorum ama 1997  yılından bu yana senenin 350 günü var hergün ben bunu anlamış değilim 2013 geldik halen devam ediyor eğer bu bilgilendirme çalışmasıysa toplumum en cahili benim demekki o kadar aşayiş konusunda çizgiden çıkmış siyasi olarak devlete kazandırılması gereken çok kişi varken terbiye edilmesi gereken insan varken bunu anlamış değilim not: 1997 yılından bu yana ben ne konuştum yazarın köşesinde ben sadece 2012 yılından sonra not anlamaya başladım delil babında bişeyler gösteriyim diye yazarın bi zaman gelirde linkleri açılmayabilir diye yazarın köşesinden kesip kopyalama yaptım orjinaldır 70 milyonda birimciyim  

_________________________________________________
BAŞKA OLAY 
deşifre olduğundan haberi olmayan muhbir yanımıza geldi arkadaşta işten çıkmış onu konuşuyoruz işte oda devreye girdi bende dedimki arkadaş işten çıkarmışlar işte dedim o arkadaşta depresyondayım dedi ve başladı konuşmaya yazarın ilk başlığındaki bütün konuşmalar ordaki işten çıkan kişiye ait hepsi gitmiş sonra yazar kendi görüşlerini katmış yazar bunu kendisine meil yoluyla geldiğini yazmış işte yazarın hayat bu yazısına kadar hepsi ordaki konuşmalar 
 

Fatma Tuncer / Milli Gazete

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Fatma Tuncer / Milli Gazete

Depresyondayım

16 Haziran 2009 07:48

Altı aydan buyana işsizim. İşten çıkarıldığım günden beri epey iş aradım ama istediğim gibi bir iş bulamadım. Evliyim ve bir çocuğum var. Artık kendimi sorumluluklarını yerine getiremeyen bir adam olarak görüyorum ve suçluyorum. Öyle ki, akşamları hava karardığında sıkıntılarım artıyor ve " eğer iyi bir elaman olsaydım çıkarmazlardı" diyorum ve güvenimi kaybediyorum. Birkaç yıl önce de, aynı belirtilerle doktora gitmiştim de, doktor " "depresyon" da olduğumu söylemiş ilaç tedavisi uygulamıştı. Şu dönem yine aynı şeyleri yaşıyorum ve hayattan hiç keyif almıyorum. Kendimi toplumdan soyutluyorum ve yalnızlığa çekiliyorum. Biraz toparlanıp iş aradığımda ise, ellerim boş, umutsuz bir şekilde geri dönüyorum. Daha önce gittiğim doktorla görüşerek tedaviye başlamayı düşünüyorum. Ama bu dönem sizin tavsiyelerinize de ihtiyacım var. Ömer T.

Hayat bu...

Modernleşen dünyamızda, insanların değer yargılarının değişmesi ve paranın hayatının merkezinde yer alması çeşitli sorunları beraberinde getiriyor. Düşünün bir hastane odasında doğuyorsunuz, daha sonra aile ortamında, çevrenizde, yaşadığınız toplumda size paranın, önemi vurgulanıyor ve siz böyle bir hayat tarzının içine itiliyorsunuz. Kiralar, faturalar, yol ve sağlık masrafları, günlük harcamalar hayatın vazgeçilmezleri olarak aktarılıyor ve gerçekten de öyle oluyor. Dolayısıyla, işini kaybeden ya da parasız kalan kişi, biriken kiralarla, faturalarla, ödenmemiş borçlarla mücade etmekten başka bir şey düşünemez hale geliyor. Doğal olarak ta, işini kaybeden bir kişi , maddi sorumluluklarını yerine getirememenin verdiği stresle depresyona girebiliyor.

Anladığıma göre siz de işinizi kaybettikten sonra, ekonomik zorluklarla yüzyüze gelmişsiniz ve bu noktadaki çabalarınız ve iş arama girişimleriniz beklediğiniz şekilde olmayınca da kendinize olan güveniniz sarsılıyor. İfadelerinizde belirttiğiniz gibi böyle durumlarda depresyon gelişebilir ve siz de buna bağlı olarak doktora gitmeyi düşündüğünüzü söylüyorsunuz. Ben de bu kararınızı destekliyor ve bu dönem yardım almanızı tavsiye ediyorum. Şu günlerde ne kadar zor günler geçirdiğinizi anlayabiliyorum. Ama kardeşim hayat böyle bir şey...Burada siz sadece kendi görevinizi yerine getirin, yani iş arama sorumluluğunuz üzerinde durun, gerisini Allah'a bırakın...Çünkü size düşen, ihtiyacınız olan işi aramak ve bu konudaki alternatifler üzerine yoğunlaşmanızdır. Bunun için hangi alanlarda neler yapabileceğinizi yeniden tespit ederek arayışlarınızı sürdürünüz. Buradan ötesini Allah'a bırakın, ona duada bulunun, ve ona güvenin.

Yalnızlığıma çare yok mu?

İki çocuk annesi bir bayanım. Köyden teyzemin evine gelin olarak geldim ama bu şehirde çok yalnızlık çekiyorum. Aynı apartmanda yaşayan komşularımla dahi tanışmıyorum. Dışarı çıkıyorum, insanların yüzleri asık, yüzlerinde korku var...İnanın köy gözümde tütüyor. Orada yaşasanız hiç yalnızlık çekmezsiniz. İnsanlar, sürekli sizinle birliktedirler ve canınız sıkılsa komşunun kapısını çalarsınız. Ama burada böyle bir imkan yok. Ben konuşacak, derdimi anlayacak, beni dinleyecek ve aynı zamanda da güvenebileceğim insanlar arıyorum. Böyle bir ortamda yaşamak istiyorum ama olmuyor. O yüzden de kendimi çok yalnız hissediyorum. Sanki bu dünyada bir tek ben var gibiyim. Eşim de akşamları yorgun geliyor ve benimle pek konuşmuyor. Çocuklarım bir büyüseler böyle sorunlar yaşamazdım ama onlar şu anda çok küçükler. Ablacağım sizden bu yalnızlığıma iyi gelecek tavsiyeler bekliyorum. Muhsine T.

Yalnız değilsiniz

Sizin de ifade ettiğiniz gibi, büyük şehirlerde, insanlar yan yana iç içe yaşasalar da duygusal olarak uzaktırlar ve buna bağlı olarak da bazı sorunlar yaşarlar. Köy hayatının da, şehirlerin de bazı avantajları ya da dezavantajları vardır. Büyük şehirlerin en büyük sorunlarından biri ise, yalnızlaşma ve yabancılaşma sorunudur. Burada aynı kişilerle yan yana yürürsünüz, aynı apartmanda yaşarsınız, aynı araçta yer alırsınız ama ne karşınızdaki kişiye selam verirsiniz ne de tebessüm edersiniz. Bu da büyük şehirlerin kaderi kardeşim ne yapalım.... Muhsine hanım yaşadığınız sorunu rahat bir şekilde atlatabilmeniz için, geçmişin içinden çıkarak, köydeki o sıcakkanlılıkla, samimi ortamla, yaşadığınız şehir hayatını mukayese etmeyin. Her iki alanın da kendi içinde olumlu ve olumsuz tarafları olduğunu düşünün ve bunu böyle kabul edin. Madem ki, burada bu şehirde yaşamak zorundasınız öyleyse niçin böyle sorusunu sormadan yaşadığınız alanı kabule etmeye çalışın. Bu aşamadan sonra, kendi çabalarınızla burada yeni dostlar arkadaşlar bulmaya, sosyal alanlar oluşturmaya çalışın. Mesale bir şeyler hazırlayın ve komşularınızı çaya çağırın. Bu sırada onlarla tanışın, karşılıklı sohbet edin... Bizler kendi türümüzle birada kalmaya ve bir şeyler paylaşmaya ihtiyaçlıyız. Bu anlamda insan insana muhtaçtır. Ancak, hiç kimsenin olmadığı, acımıza kimsenin ulaşamadığı alanlarda dahi bizi hiç terk etmeyen bizi yalnız bırakmayan Rabbiniz vardır...Bunu bilmek gerçekten çok rahatlatıcı...Kendinizi yalnız hissettiğiniz zamanlarda bunu da hissedebilirsiniz sorun kalmayacaktır.

 
 
 
_________________________________________________
BAŞKA OLAY 
 
TESEDÜFMÜŞ  
milli istihbaratta deşifre olduğundan haberi olmayan muhbirlerle heryerde karşılaşırım onların yanında konuş ertesi gün ya tvde yada gazetede bilgiler analiz amaçları bizleri eğitmek bizleri ondan muhatab alırlar neyse benim cep telefonum çalmaya başladı bana biri dediki bir dakika kadir kapıcı sizi ekrem kızıltaşa bağlıyorum dedi olur dedim ekrem kızıltaş siz kadir kapıcımısınınz evet dedim sizin meiliniz bana ulaştı siz milli istihbaratta deşifre olduğundan haberi olmayan muhbirler konuşmanızı duydumu ertesi gün milli gazetede ve ayrıca milli gazete köşe yazarı mehmet şevket eygini köşesinde analiz ediliyor demişş,niz bu 1997 yılından bu yana hegün var öylemi dedi evet ekrem bey hergün var dedim ama nasıl olur bu mümkün değil dedi bunlar tesedüftür dedi nasihat etti telefonu yüzüme kapattı allahın işine bakbir kaç gün sonra iki mit elamanıyla kafede oturuyoruz çaylarıda yudumluyoruz o sırada konu açıldı osmanlıdan cumhuriyete geçtiğimizi türkiye cumhuryetini korumak gerektiğini konuşmaya başladım iki mit elemanıda bizi dinliyor hatta onlarda devreye giriyor yeryer bu konuşmalar gitti sabhaleyin ekrem kızltaş başlık atmış cumhuriyeti korumak yazarın sayfasındaki çoğu konuşma bana ait azda kendi eklemesi var
http://www.timeturk.com/tr/makale/ekrem-kiziltas/cumhuriyeti-korumak.html#.VB5TfJR_tqx
 

 

 
 
 
 
 
 

Ekrem Kızıltaş

 

İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş üzerine çok şey söylenmiş ve çok şey yazılıp çizilmiştir. Söylenen ve yazılıp çizilenlere muhatap olanların akıllarında kalan şey, imparatorlukta insanların Padişah'ın birer kulu oldukları; dolayısıyla o ne derse herkesin uymak zorunda olduğu ve Cumhuriyetle bu durumun değişerek, kişilerin eşit haklara sahip vatandaşlar haline geldikleri şeklinde bir klişedir.

1946'ya hatta 1950'ye kadar geçen yıllar, vatandaşların sahip olacağı varsayılan haklar ve özgürlüklerin bir türlü sağlanamadığı yıllardır ve yukarda vermeye çalıştığımız klişeyi savunanlar açısından; bu yıllar, düzenin oturması açısından çeşitli faaliyetler yürütülmek mecburinde kalındığı için, istisna sayılması gereken yıllardır...

Tek kişinin sultasından kurtarıldıkları iddia edilen insanların, bir grup kişinin sultası altına sokulmuş ve uzun süre böyle devam edilmiş olmasının, istisna kavramı ile açıklanması, belli ki mecburiyetten.

1950 sonrası birazcık olsun solunmaya başlanılan demokrasi havasının, özellikle padişahlıktan cumhuriyete geçişin kulluktan vatandaşlığa geçiş olduğunu savunanlar tarafından hazmedilememiş olması ise işin en ilgi çekici taraflarından.

Demokrasi yolunda düşe-kalka yapılan yolculuğun uğradığı kesintilerin, en azından teşvikçilerinin bu kesimden çıkmış olması, belli ki tesadüf değildir.

Kulluk-vatandaşlık üzerine ahkam kesenlerin; insanların kendilerini vatandaş zannedecekleri ama kulluğun geçerli olduğu iddia edilen dönemden daha ağır baskılar altında yaşamak zorunda kalacakları bir yönetim şeklini arzu ettikleri rahatlıkla söylenebilir.

Çoğunluğun yönetimi olarak kabul edilen cumhuriyetin demokrasi ile ne gibi farkları olduğu karmaşık bir mesele. Ancak imparatorluktan cumhuriyete geçişi arzu eden ve bunu gerçekleştirenlerin, nihai olarak demokrasiyi ve hatta cumhuriyeti arzu edip etmedikleri daha da karmaşık...

Ergenekon iddianameleri sayesinde, 1930 ve bundan daha çok 1940'lı yıllara hasret duyduklarıanlaşılan zevatın söz ve niyetleri hususunda geniş çapta bilgi sahibi olabiliyoruz.

Bu zevatın, sözlerine, yapıp ettiklerine ve esas olarak da yapmayı arzu ettiklerine baktığımız zaman, bizi padişaha kulluktan kurtardıklarını iddia edenlerin, yönetimi çoğunlukla paylaşmaktan çok, kendi arzularına uygun bir yönetim arzu ettikleri kanaatine kapalıyoruz.

Sadece yönetim mi? Hayır.

Bu zevatın yönetimi mutlaka ellerinde bulundurmak sevdasının yanında, ülke sathındaki bütün insanların ne yapıp yapmayacağına ve neleri nasıl yapacaklarına bile karışma niyetinde olduklarını görüyoruz.

İşte asıl vahim olan da, bu.

İsimleri Ergenekon davasıyla ilişkilendirilenlerin, vatanseverlik başta olmak üzere birçok konuda mangalda kül bırakmadıklarını ve ama Milletimiz ve özellikle de onun değerleri sözkonusu olduğu zaman amansız birer hasım kesildiklerini müşahede ediyoruz.

Güya yüksek idealler adına hareket ettiğini söyleyen bu kişilerin, cumhuriyetle ilgili nutuklar atmayabayılıyor olmaları, işin en ilgi çekici tarafı.

O zaman, 'her tanım bir tahriftir' sözü akla geliyor ve şunu sormak kaçınılmaz oluyor:

Cumhuriyet denilen şeyden, -daha önce anlatılanlar muvacehesinde- bizim, yani Milletimizin anladıklarıyla, bu zevatın anladığı şeyler arasında derin farklar mı vardır acaba?

Söyledikleri, yapıp -ettikleri ve yapıp etmeye niyet ettiklerine baktığımızda, Milletimizin arzu ettiği ya da edebileceği hiçbir şeyi yapmadıklarını ve bundan sonrası için de, bu türden niyetlerin ajandalarında yer almadığını görüyoruz çünkü...

Cumhuriyete sahip çıkmak sözü, bu durumda yeni bir anlam kazanıyor: Cumhuriyeti, çoğunluğu kafalarına göre yönetmek zannedenlerden korumak gerek...

 
______________________________________________________________________________________
 
 
deşifre olduğundan haberi olmayanla konuşuyoruz işte dün varya  akşam saat 8 de bir yatmışım sabah yediye kadar of ne dinlendim ama ofki dedim tabi yatakta uyuyunca namazlarda gitti yatsı sabah namazıda dedim bu konuşmalar aktarılmış yazarın ikinci yazısı var genç müslümana diye orda kendisine gelen konuşmaları yazmış analiz etmiş yatakta uyuyan olda ayakta uyuyan olma diye yazmış seher vakti uyan yazıları  o dakikalarda orda biri günah işlediğini utanmadan anlatıyor yahu çüş dedim ya sus be adam dedim buda gitmiş yazarın ikinci yazısında açıkça göstere göstere günah işleme yazısı o anda bende bismillah dedim işime başladım oda duydu ha baksana dedi her işe başlarken hayırlı bir işe besmele çekiyorsun dedi evet dedim sende çekiyorsun dedim oda gitmiş yazar besmele konusunu köşesinde işlemiş aşağıdaki yazıda birde bana dua et emi diye yazmış en son yazısında ben kendisi 1997 yılından beri okuduğumu biliyorya  
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Yavuz Selim Köprüsü
Mehmet Şevket Eygi
31 Mayıs 2013 Cuma 00:03

 

Onlara kalsa, Boğaza beş köprü yapılsa, hepsine de Atatürk Köprüsü isminin verilmesini isterler. Nasıl ayırt edecekler? Birinci Atatürk, İkinci Atatürk, Üçüncü Atatürk Köprüsü…

Üçüncü köprüye, köprü olarak muhalifim ama isminin Yavuz Sultan Selim Köprüsü olacağını duyunca çok sevindim.

Türkiye Sünnî kültürlü bir ülkedir ve Yavuz Sultan Selim bir Sünnî büyüğüdür.

Şiî İran’da büyük bir köprü yapılsa ve adı Şah İsmail Köprüsü konulsa onu da tabiî karşılamak gerekir.

Yavuz Alevîlere kıymış… Peki Şah İsmail Sünnîlere kıymadı mı?

Büyük tepki gösteren biri, “Bari dördüncü Köprüye Muaviye ismini versinler” diye yazmış.

Biz Sünnîler elbette Hazret-i Ali kerremallahu vecheh ve radiyallahu anh efendimizi, Hz. Fatima annemizi, Haseneyn efendilerimizi, Ehl-i Beyt-i Mustafayı çok severiz ama Hz. Muaviyeye küfr ve hakaret etmeyiz, ona da radiyallahu anh deriz. Peygamber Efendimize vahiy katipliği yapmış bir sahabiyi nasıl dışlayabiliriz?

İslam kin ve intikam dini değildir. Bin dört yüz yıl önce cereyan etmiş üzücü hadiselerde savcılık, hakimlik, cellatlık yapmak doğru değildir. Bunların hükümlerini Ahkemülhakimîn olan Allaha bırakırız.

Şunu da belirteyim ki, Ehl-i Beyti sevmek Ehl-i Sünnete göre farzdır.

Köprüye Yavuz Selim ismi verildi diye Sünnîler ile Alevîler arasında düşmanlık çıkartmak, mezhep savaşı fitneleri kundakçılığı yapmak doğru değildir.

Yapılacak köprüden isteyen geçer, istemeyen geçmez.

Biz Sünnîler bu memlekette mecburen nice Deli Dumrul köprüsünden geçmiyor muyuz?

Birkaç kez arz etmiştim, tekrar ediyorum: Bu memleketteki Alevilerin hepsi bir değildir. Bir kısım Aleviler gerçek Alevidir. Bir kısmı ise Kripto Alevidir. Aslında Ermenidir ama geçici ve iğreti olarak Alevi postuna bürünmüştür.

Bugün İran’da Ebu Bekir, hele Ömer, Osman isimleriyle seyahat etmek, yaşamak mümkün değildir.

Safevî Şiilerinin en kızdığı, en fazla düşmanlık ettiği kimse Hz. Ömer’dir. Biz Sünnîler ise Hulefa-i Râşidîn efendilerimizin isimlerini camilerimize levha yaptırıp koymuşuzdur.

İstanbul Karacaahmet Seyyid Ahmed mezarlığındaki Şiî camiine gitmiştim. Onun içinde bol miktarda “Ya İmam!” levhaları vardı. Yani Ya Ali!.. Bizim onlardan farkımız, ilk üç halifeyi de sevmek ve hayırla yad etmektir.

Sünnilerin, Şiilerin, Alevilerin yapması gereken ilk iş barışmak, fitne ve fesat çıkartmamaktır.

Bunun için de Ashab-ı Kiram radiyallahu anhüm ecmain efendilerimize hakaret etmemek gerekir.

Biz Ehl-i Beyti seviyoruz sayıyoruz, onlar da en azından Ashaba hakaret etmesinler.

Yezide gelince… Sünniler içinde onu seven, tutan tek kişi çıkmaz. Sevmeyiz ama adaletsizlik de yapmayız. İslam adalet dinidir.

Sünnî Türkiye ile Şiî İranın Suriye konusundaki tutumlarını görüyoruz. Anlaşmaları mümkün değil.

Birbirleriyle savaşmasınlar başka ihsan istemez.

Bu fakir koyu bir Sünniyimdir. Lakin Allaha, Resulullaha, Kur’ana, Ehl-i Beyte, âhirete inanan bir Aleviyi kesinlikle dışlamam, hürmette kusur etmem. Barışçı bir Müslümanımdır Alisiz bir Alevilik çıkartmak isteyenleri kesinlikle Alevi kabul etmem. Alisiz Alevilik mi olurmuş…

Bendeniz İranda yaşayan bir Sünnî olsam, Şah İsmailin yüceltilmesinden rahatsızlık duyarım ama fitne ve fesat çıkmaması ve zulme uğramamak için sesimi çıkartmam.

İrandaki yirmi milyon Sünnnî Türkiyedeki Aleviler kadar hür değil.

Lütfen gerçekçi olalım… Barışçı olalım… Her konuda olmasa bile bazı konularda toleranslı olalım. Hz. Alinin, Ehl-i Beytin ruhaniyetleri, Hz. Hasanın, Kerbela şehidi İmam Hüseyin efendimizin, Hz. Fatima annemizin ruhaniyetleri Sünnilerin ve Alevilerin üzerine sâyeban olsun. Amin.

Herkese selam ediyorum.

 

(İkinci yazı)

Genç Müslümana

İslamî edebiyatı bırak, İslamı doğru öğren ve hayatına uygula.

İtikadını tashihi eyle.

Geceleri geç vakitlere kadar dinî tartışma yapmayı bırak, seher vakti uyan namaza kalk.

Her gün sabahtan sonra öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarını da kıl.

Şeriat köle erkeklerin cemaate katılmalarını emr etmiyor, sen köle değilsen ve yirmi kadar şer’î mazeretin yoksa farzları cemaatle kılmaya çalış, hepsini cemaatle kılamazsan cemaatten büsbütün kopuk olma.

İhlaslı ol ihlaslı!.. İhlassız, riyalı ibadet bir işe yaramaz.

Taqvalı ol.

İslamı kendine uydurmak beyinsizliğini yapma, sen kendini dine uydurmaya bak.

Kur’anın, Sünnetin, Şeriatin emirlerine, yasaklarına uy, öğütlerini tut, uyarılarına kulak ver.

Peygamberi (Salat ve selam olsun ona) canından fazla sevmedikçe kâmil mü’min olamazsın.

Sakın namazı terk edip dünya şehvetlerine kapılanlardan olma.

Yatakta uyuyabilirsin ama ayakta uyuyanlardan olma.

Lüks ve yüksek binalardan, zinadan, ribadan, benlikten uzak dur.

Açıkça, göstere göstere, küstahça, meydan okurcasına günah işleme, fasık ve facir-i mütecahir olma. Kur’an müsrifler şeytanın kardeşleridir buyuruyor, israf etme, müsrif olma, şeytanın kardeşi olma.

Dilin senin en büyük düşmanındır. Dilini tut, gıybet etme, yalan söyleme, iftiradan kaçın,

İnsanların gizli ayıp, günah ve kusurlarını araştırma, tecessüs etme. Birini onda olan bir ayıpla ayıplayanın canını, Allahü Teala hazretleri, o ayıbını kendisine vermeden almaz hadîsini düşün.

Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat göster.

Mütevazı ol.

İsraf etme, kanaatli yaşa.

Servetinle, meskeninle, yazlığınla, otomobilinle, elbiselerinle, lüks saatinle, yediğin içtiğin fâhir yemeklerle övünme sakın, büyük beyinsizliktir bu.

Efendimize biatlı ve irtibatlı ol. Efendimizin bu devirdeki halifesi, vekili, varisi kim ise ona da biat ve itaat et. Biatsiz ölme, çünkü biatsiz ölen sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur.

Besmelesiz olma, hiçbir meşru işi besmelesiz yapma. Çünkü besmelesiz işler ebter=kısır olur.

Deccallardan, Kezzablardan, militan ve agresif kafirlerden, müşriklerden, münafıklardan, din düşmanı zalimlerden bucak bucak kaç. Sakın ha, kafirleri dost ve veli edinme. Onlar senin de yanmanı ister.

Fırka-i nâciye içinde ol, dışında olma. Ayağının birini bile Kur’an, Sünnet, icma dairesinden dışarıya çıkartma.

İslamın hükümleri dairesinde dünyayı imar et ama kesinlikle dünyaya bel bağlama, güvenme, dünyevî ve dünya-perest olma, âhirete yönelik ol.

İstişare edilebilecek alim, fazıl, kamil, güvenli=mu’temen zatlarla istişare et, etmezsen nâdim=pişman olursun.

Bu fakir yukarıdaki bilgileri kendi kafamdan yazmıyorum. İhyâ gibi kitaplardan öğrendiklerimi özetle nakl ediyorum.

Hatırlarsan arada bir bana da dua et emi.

 
 
_________________________________________________
BAŞKA OLAY 
 
deşifre olan yanımda ordan biri dediki kıza bak ne kadar açık dedi bende şeri tesettür 25 ci yazıda bakın yazarın neyse bende dedimki 26 yazıda konuşmam başkalarının  Yirmi altıncısı; Başkalarının karılarına, kızlarına, bacılarına, analarına şehvet gözüyle bakmamak.lazım usta dedim buda aktarılmış 
 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Kandillerde Yapılacak Kırk Yedi İş
Mehmet Şevket Eygi
22 Mayıs 2013 Çarşamba 00:32

HER kandilde, sadece kandillerde değil her gün, her an şunlar yapılmalıdır:
Birincisi: Rab olarak Allahü Tealayı kabul etmek; Ona eş, ortak, benzer, oğul ve şerik koşmamak. 
İkincisi: Kitab ve anayasa olarak Allahın kelamı Kur’an-ı Kerimi kabul etmek.
Üçüncüsü: Nebi, seyyid, kaaid, önder, rehber, kılavuz, örnek ve model olarak son Peygamber Muhammed Mustafayı (Salat ve selam olsun ona) kabul etmek. Ona biat ve itaat etmek.
Dördüncüsü: Din ve dünya nizamı olarak İslamı kabul etmek. Din ve dünya ayırımı yapmamak.
Beşincisi: Hukuk sistemi olarak Şeriatı kabul etmek.
Altıncısı: En büyük şeref ve rütbe olarak mü’minliği ve Müslümanlığı kabul etmek. Yedincisi: Millet olarak İslam milletini kabul etmek.
Sekizincisi: Kendisini Ümmetin bir ferdi ve mensubu olarak kabul etmek.
Dokuzuncusu: Mü’minleri kardeş kabul etmek.
Onuncusu: Birlikten yana olmak… Birliği bozmaktan, tefrikadan kaçınmak…
On birincisi: Zamanındaki İmam-ı Kebire biat ve itaat etmek.
On ikincisi: Ribadan=faizden uzak durmak, ribaya bulaşmamak. (Ribanın yetmiş çeşidi vardır. En hafifi anasıyla zina etmek gibi haramdır.)
On üçüncüsü: Kafirleri, müşrikleri, münafıkları dost ve velî edinmemek.
On dördüncüsü: Kur’anın emirlerini yerine getirmek, yasak ve haramlarından kaçınmak.
On beşincisi: Peygamberimizin Sünnetine çok önem vermek, ona sımsıkı yapışmak ve gereklerini yerine getirmek.
On altıncısı: Çekişmeli konularda Sevad-ı Âzam dairesi içinde bulunmak.
On yedincisi: Beş vakit namazı dosdoğru kılmak.
On sekizincisi: Hür ve mukim erkeklerin farz namazları cemaatle kılmaları.
On dokuzuncusu: Zekatı Kur’ana, Sünnete, Şeriata, fıkha uygun olarak, temlik suretiyle vermek. Vakıf, dernek, cemaat, tarikat, hizip, fırka gibi hükmî şahsiyetlere (tüzelkişilere) zekat vermemek.
Yirmincisi: Cuma ezanı okununca işlerini, bürosunu, lokantasını, atölyesini kapatıp, alış verişi durdurup camiye gitmek, Allahı anmak.
Yirmi birincisi: İslama aykırı, İslama zıt olan bozuk düzen ve sistemlere iyi dememek ve onları beğenmemek.
Yirmi ikincisi: Lüksten, israftan, sefahatten, her türlü beyinsizlikten ve fuhşiyyattan=azgınlıklardan kaçınmak.
Yirmi üçüncüsü: Kanaatli ve sade bir hayat sürmek.
Yirmi dördüncüsü: Ehl-i Sünnet dairesi içindeki meşreb ve görüş farklılıkları dolayısıyla mü’min kardeşlerine düşmanlık etmemek, onları dışlamamak.
Yirmi beşincisi: Şer’î tesettür taraftarı olmak. Şeytanî tesettürden uzak durmak.
Yirmi altıncısı; Başkalarının karılarına, kızlarına, bacılarına, analarına şehvet gözüyle bakmamak.
Yirmi yedincisi: Kötülükle çok emr eden nefs-i emmaresini en büyük düşman bilmek ve onunla büyük cihad yapmak.
Yirmi sekizincisi: Kendisine yetecek kadar ilmihal öğrenmek. (Akaid, ibadetler, nikah talak, muamelat, İslam ahlakı, kurtarıcı huylar, helak edici huylar, ahkam-ı sultaniye…)
Yirmi dokuzuncusu: Dilini gıybetten, yalandan, iftiradan, nemimeden, tecessüsten korumak; başkalarının gizli günahlarını ve ayıplarını araştırmamak, öğrenirse ifşa etmemek.
Otuzuncusu: İslam dinini, Kur’anı, Sünneti, Şeriatı bid’atçilerden ve sapıklardan değil; icazetli, ihlaslı, râsih Ehl-i Sünnet ve Cemaat ulemasından, fukahasından, meşayihından öğrenmek.
Otuz birincisi: Tehlikeli dünya yolculuğunda kendisine, bu zamanda Resulullah Efendimizin varisi, vekili, halifesi durumunda ehliyetli ve liyakatli bir rehber (Mürşid-i kamil) bulmak, onun öğütlerini ve uyarılarını dinlemek, onun izinden gitmek.
Otuz ikincisi: Kal=laf Müslümanı değil hal Müslümanı olmak. 
Otuz üçüncüsü: Allahın kendisine ikram ettiği nimetlerin bir kısmını muhtaçlarla paylaşmak, yardımsever olmak.
Otuz dördüncüsü: Kur’an ve Sünnetteki müteşabihatı aynen kabul etmekle birlikte, Allahın kemal sıfatlarla sıfatlı ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğu inancına ters düşecek şekilde te’vil ve tefsir etmemek. Müteşabihat konusunda tartışmamak.
Otuz beşincisi: Riyasete ve vazifeye talip olmamak, matlub olursa, ehliyeti yoksa kabul etmemek.
Otuz altıncısı: Bütün mü’minleri kardeş bilmekle birlikte, arasında meşreb ve görüş ihtilafı olan mü’minleri has kardeş bilmek.
Otuz yedincisi: Mü’mini tekfir etmemek, ona müşrik dememek. Mü’mini tekfir edenin kendisinin kafir olacağını bilmek.
Otuz sekizincisi: Havf ve reca, yani korku ve ümit arasında olmak. Hem çok korkmak, hem çok ümit etmek. Sadece korku içinde ve sadece ümit içinde olmamak.
Otuz dokuzuncusu: Kendisine kötülük eden din kardeşine iyilik etmek.
Kırkıncısı: Hüsn-i hâtime konusunda çok korkmak ve Allahtan, ömrünü ölümüne iman ile bitiştirmesini yalvararak can u gönülden istemek.
Kırk birincisi: Azgın, gözü dönmüş futbol holiganları gibi cemaat, tarikat, hizip, fırka holiganlığı, militanlığı, fanatizmi yapmamak.
Kırk ikincisi: Rabbanî ulema ve fukahayı, kâmil mürşidleri, evliyaurrahmanı, sulehayı, 
Ehl-i Beyt-i Mustafayı sevmek; kafirleri, müşrikleri, mütecahir fasık ve facirleri sevmemek.
Kırk üçüncüsü: Şeriattan kıl kadar ayrılmamak.
Kırk dördüncüsü: Zaruret olmadıkça zalim sultanların, başkanların, dünya reislerinin huzurlarını çıkıp onların ömürlerinin uzun olmasına dua etmemek. Çünkü Âdil olan Rabbülalemîn, zalimlerin ömürlerinin uzun olmasına dua edilmesinden razı olmaz.
Kırk beşincisi: İbadetlerinde, hayır ve hasenatında, İslamî hizmet ve faaliyetlerinde ihlaslı olmak, nefsine pay çıkartmamak, sadece ve sadece Allahın rızası için yapmak.
Kırk altıncısı: Zinayı büyük günah ve ağır suç bilmek.
Kırk yedincisi: Müslüman kardeşlerinin meleği olmak, kurdu olmamak.
(İkinci yazı)
Dört Kompozisyon Sorusu
BİRİNCİ SORU: Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki usûle ait ihtilafları, anlaşmazlıkları üç sayfalık bir kompozisyon şeklinde ve her konuyu ayrı bir madde halinde yazınız. Konu ile ilgisi olmayan edebiyat yapmayınız. Üslubunuz açık ve seçik olsun.
İKİNCİ SORU: Ehl-i Sünnet ve Vehhabilik (Selefîlik) arasındaki ihtilaflı konuları yazınız.
ÜÇÜNCÜ SORU: Ehl-i Sünnet ile Mutezile arasındaki ihtilaflı konuları yazınız.
DÖRDÜNCÜ SORU: Ehl-i Sünnet ile Hâricilik arasındak ihtilaflı konuları yazınız.
Bu imtihan soruları, kopya çekmeden, yardım almadan cevaplandırılacaktır. Sınava girenlere iki saat zaman verilecektir.
Sorular icazetli ulema, fukaha ve Sünnî ilahiyatçılar tarafından okunup notlandırılacaktır.
Notlar birden 10’a kadar olacaktır.
Üç sayfa yazdı, not olarak O da alabilir 10 da…
Zamanımızda bilen bilmeyen dinî konularda ahkam kesiyor.
Sünnîler, Şia, Vehhabiler, diğer bütün fırkalar Kur’anda birleşmeliymiş… 
Nasıl birleşecekler, bunu söyleyen yok.
Kur’an diyorlar ve Allahı iki çehreli bir Roma putuna benzeten zındığı baş tacı ediyorlar. Sünniler bunlarla nasıl birleşecektir? Ehl-i Sünnete göre Allahın sıfatlarından biri muhalefetün lil havadistir, yani Allah yaratılmış olanların hiçbirine benzemez. İslam göre Allahı bir Roma putuna benzetmek, benzetirken de “Allah GERÇEK bir Janus’tur=Hoda Janus-i HAKİKÎ est” diyerek bu benzetmenin mecazî manada değil, gerçek olduğunu beyan etmek küfürdür. (Mecazî manada da Allah havadise=sonradan yaratılmış olanlara benzetilemez.)
Vehhabiler tasavvufa, tarikata mensup Sünnî Müslümanları küfür ve şirkle suçluyor. Sünnîlerle Vehhabiler nasıl birleşecek?
Sünnî “Allah katında İslamdan başka hak din yoktur” inancına sahip; beride bazıları “Zamanımızda üç hak ibrahimî din vardır, üçünün mensupları da ehl-i necat ve ehl-i Cennettir” diyor. Bunlar nasıl birleşecek?
Boş temelsiz bir birleşme edebiyatının hiç faydası yoktur. Müslümanlar gerçekten gerçekte nasıl birleşebilir, bu sualin cevabını aramak gerekir.
Şu anda Ehl-i Sünnet Müslümanları birlik içinde değildir. Ehl-i Sünnet Müslümanları arasında usûle, temellere, esasa ait meselelerde ihtilaf yoktur. Birleşmeleri mümkündür. 
İslam dünyasındaki mezhepleri, fırkaları, tefrikaları bilmeyenlerin, futbol münakaşası yapar gibi konuşmaları gülünçtür.
Sanki futboldan bahs edenler futbolun içyüzünü biliyor mu?
Şike dolapları dalavereleri hakkında doğru dürüst ve yeterli bilgisi olan kaç kişi çıkar?
Sünnîlerle Şiîler arasında, Suriye faciası konusunda birlik ve anlaşma var mı? Birinin ak dediğine öteki kara diyor.
Taraflardan biri taqiyye ve kitman yaparsa hiç anlaşma, birleşme olabilir mi?
Desek ki, taqiyye ve kitman yapmasınlar… Böyle demek kolaydır ama onlara göre taqiyye ve kitman farzdır, terki caiz değildir. Taqiyye ve kitmanı terk eden dini terk etmiş gibi olur.
İslam dünyasının, Müslümanların bugünkü kaos, anarşi, fitne ve fesat içinde yapacağı iki şey vardır:
1. Ateş kes imzalamak, bunun şartlarına uymak.
2. Ehl-i Sünnet Müslümanlarının kendi aralarında birleşmeleri… Bir İmam-ı Kebire biat ve itaat etmeleri… Cemaatler, sektler, İslamcılıklar mozaiğinden Ümmet birliği statüsüne geçmeleri…
Sünnilerle Şiiler bin küsur yıldan beri birleşemiyorlar. Bugün nasıl birleşecekler, çaresini ve çözümünü bilen varsa açık olarak anlatsın.
Sünnî Osmanlı devleti ile Şiî İran devleti asırlarca savaştı. Savaşmaktansa mütareke yapmak ehven=yeğ değil midir?
Türkiyede Şiiler hürdür, kendi camileri vardır. İran Sünnilerine de hürriyet tanınmalı, Tahran’da Sünnî camii inşaına izin verilmelidir.
Suudî Arabistan’da da Sünnilere eşitlik verilmelidir.
Yetmiş iki bid’at fırkası Kur’anda birleşemez.
Birlik Ehl-i Sünnette olur.
22.05.2013
 
 
____________________________________________________
BAŞKA OLAY 
deşifre olan aramızda bizle beraber çalışıyor  biri geldi bizim çalıştığımız üstümüze biraz değişik emir verir gibi konuştu 
bizde bu olayı gördük işte deşifre olanda aramızda bende dedim nefsi davranıyor size dedim emir verir gibi falan dedim birde üniversite okumuş yaptığına bak dedim bu olay aktarılmış yazarın birinci yazısına bakın kendisi daha önceden yaşanmış bir olayla anlatmaya gitmiş hatta üniversite  mezunu bile var yazarın birinci yazısında ilk başlarken hatta o üniversite okumuş kişide 30 yaşları arasında mit tam aktarmış bilgiyi sonra bu olaydan yazar bir sonuca gidiyor baya uzun uzun yazmış işte ikinci konuda baya zaman geçti işte hatta cumadan sonra konuyu ben açtım yahu adama bak hep rahatsız hemde tıkınıyor yuh dedim rahatsızsan az ye mubarek dedim bu konuşmalarıda aktarmış yazarın son yazılarına bakın ben kesip koplalıyım buraya orayı çabul bulursunuz ( Sağlıklı yaşamak veya hastalıklarla boğuşmak… Bu da büyük ölçüde senin elindedir. Perhiz yapar, ihtiyacın kadar sağlıklı besinler yersen yüzde 95 sıhhatli olursun. Abur cubur aşırı şekilde bahayim gibi tıkınırsan hastalıklara davetiye çıkartmış olursun. Buyur, hangisini seçersen seç.)  
 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Kendinden Büyüğüne ‘Demin Arz Ettiğiniz gibi’ Demek
Mehmet Şevket Eygi
18 Mayıs 2013 Cumartesi 00:09

Yirmi otuz sene önceydi. Yirmi beş otuz yaşları arasında temiz giyimli, yüksek tahsilli, efendi bir genç ziyaretime gelmişti. Bermutad çayını kekini takdim etmiştim, sohbet ediyorduk. Bu fakire iltifat ediyor, hocam, üstad diyerek hitap ediyordu. Bir ara söz arasında şöyle demişti: “Biraz önce arz ettiğiniz gibi…”

Kulaklarıma inanamamıştım. Bilgili, kültürlü, üniversite görmüş genç bir kimse, kendisinden yaşça büyük, üstadım dediği bir kimseye nasıl olur da arz ettiğiniz gibi diyebilirdi?..

İlk defa görüşüyorduk, bir şey söylememiştim ama hakkındaki ümitlerim kırılmıştı.

Yaşça ve makamca küçük bir kimse, muhatabına arz ettiğiniz gibi demez, buyurduğunuz gibi der.

Arz mâdundan mâfevke olur.

Zengin kültür Türkçesinin basit inceliklerindendir bu.

Üstadlık ve hocalık taslamaktan hayâ ederim ama mademki bana hürmet gösteriyordu, arz ettiğiniz gibi dememesi gerekirdi.

İslama, Türkiyeye, Ümmete hizmet edecek kimselerin Türkçeyi iyi bilmeleri gerekir. Edebî kültür lisanı, çok önemli ve güçlü bir alet, vasıta ve silahtır.

Düşmanlarımız sadeleştirme perdesi altında lisanımıza büyük zarar verdiler. Hem yazı, hem zengin lisan konusunda onların tahribatını izale etmemiz gerekir.

Selanikliler, Kriptolar, resmî ideoloji meftunları, millî kimlik düşmanları lisan ve yazı konusunda cahil kalabilirler ama Müslümanlar kesinlikle cahil olmamalıdır.

İlköğretim diplomasına sahip, hele lise ve üniversite bitirmiş veya halen okumakta olan her Müslüman kısa zamanda İslam harfleriyle Türkçeyi öğrenip okuyabilir. Lisan konusundaki eksikliği gidermek için de ömür boyu her gün en az yarım saat zengin edebî Türkçe çalışması yapılmalıdır.

Yazı ve lisan konusunda büyük hizmetler yapan, himmetleri görülen Yazıcı Nurcu kardeşlerimi tebrik ediyor, teşekkür ve minnetlerimi sunuyorum.

Üstad Bediüzaman hazretleri Latin/Frenk yazısının aleyhindeydi. Latin yazısına lâdinî yazı demiş ve Risale-i Nurların Osmanlıca yazılmalarını emir ve tavsiye etmiştir. Daha sonra, geçici olarak, zaruret olduğu için Latin yazısıyla yayınlanmalarına izin ve ruhsat vermiştir ama Nurculukta esas olan İslam yazısıyla yazılan ve okunan zengin Türkçedir.

Zengin Türkçenin korunması ve inkişafı için bendeniz Risalelerin Türkçeden Türkçeye tercüme edilmelerine de sıcak bakmam.

Okuma yazma bilmeyen temiz bir Müslüman nazarımda elbette büyük saygıya layıktır ama hizmet edecek kadrolarımızın lisan ve yazı konusunda vasıflı ve üstün olmaları gerekir.

Okuma yazma bilmez, edebî lisandan anlamaz, kültürü yetersiz bir Müslümanın hizmet etmesi çok zordur.

Üç yüz kelimelik sokak, çarşı pazar Türkçesiyle ucuz hizmet edilir.

Latincilerin ve arıdilcilerin gayesi İslam yazısı üzerine kurulu zengin Osmanlıcayı yıkarak Türkçe konuşan Müslümanları dilsiz bırakmaktı.

1926’da İstanbul Üniversitesi Profesörlerinden Avram Galanti, “Arabî Harfleri Terakkimize Mâni’ Değildir” başlıklı bir kitap yayınlayarak Arap harflerini ve zengin Osmanlıcayı müdafaa etmiştir.

Bugün okullarımızda maalesef zengin Türkçe öğretilemiyor.

Büyük üzüntü ve esefle beyan ediyorum: Bazı dinî cemaatler ya yazı ve lisan konusu üzerine hiç eğilmiyor, yahut (Akıl almaz bir şey) Latincilik ve sade Türkçecilik yapıyor.

Müslümanlar lisan konusunda çok zayıf ve güçsüz kaldıkları için Cuma hutbelerinde cemaati heyecana getirecek, uyarıp silkindirecek, titretecek müessir=etkili hutbeler okunamıyor.

Şiirsiz, edebiyatsız, hatipsiz İslamî hareket başarılı olamaz.

Bazen büyük bir şair bir orduya bedeldir.

Güçlü bir hatip bir zulüm rejimini sarsabilir.

Bu hafta hutbemizin mevzuu temizlik hakkındadır yahut işte Receb Şaban derken Ramazan da geliverdi… gibi basmakalıp hutbelerle beklediğimiz gönül inkılabı olmaz.

Edebî heyecanlar cemaatleri coşturmalıdır.

Hatipler Cuma hutbeleri okurken camide çıt çıkmamalı, cemaat can kulağıyla dinlemeli, herkes ağlamasa bile bir kısım Müslümanlar göz yaşı dökmeli, ayılanlar bayılanlar olmalıdır.

İnsanlar uykudadır. Onlar gönülleri harekete getiren heyecanlı hutbelerle uyarılmalıdır.

Müslüman kesimin seçkinleri edebî Türkçeyi, karşıtlarımızdan daha iyi bilmeli ve kullanmalıdır.

Kemalist eğitim sistemi öğretmez… Müslümanların kendi İslamî eğitim sistemleri, İslam mektepleri yok… Medaris-i İslamiye yok… İlim ve irfan yuvaları olan tekkeler kapalı… Şu yetmiş beş milyonluk Türkiyede, klasik Türk edebiyatının en büyük edibi ve şairi Fuzulîyi anlayarak okuyan kaç kişi çıkar acaba?

Tarihte çeşit çeşit toplumlar, devletler, medeniyetler olmuştur ama dilsizi olmamıştır.

 

(İkinci yazı)

Seçim ve Tercih Hakkımız ve Hürriyetimiz Var

MÜSLÜMANLARIN tercih ve seçme hürriyeti vardır. İnsanlara cüz’î iradeler verilmiştir. Her sabah yeni bir başlangıçtır. Sık sık yol ayrımlarıyla karşılaşırız. Birinde hakka, ötekisinde bâtıla gider yazılıdır…

Sabahleyin ezanlar okunur, kalkıp namaz kılan doğru bir iş yapmış olur, yatıp uyuyan yanlışı seçmiş olur.

Dilini tutan iyi etmiş olur; tutmayıp gevezelik, zevzeklik, gıybet, nemime, yalan, iftira eden kendi iradesiyle kötü iş yapmış olur.

İffetini koruyan iyiliği seçmiştir, zina eden kötülüğü…

Dinimiz bildiriyor: Ribanın yetmiş şubesi vardır, en hafifi anasıyla zina etmek gibidir. Riba alıp veren cezasına hazır olur, ribadan kaçınan iyi etmiş olur.

Kendim ettim, kendim buldum dünyasıdır bu.

Lüks ve israflı bir hayat mı sürmek istiyorsun? İmkanın varsa buyur yap ama Cehennemle tehdit edildiğini de bil.

Biatli ve itaatli bir Müslüman olmak sana kalmış. İstersen şeytanî bir hürriyet içinde serazad olabilirsin. Lakin iyi bil ki, hesabını vereceksin.

Komşuna eziyet etmemek senin elindedir. Ya onun meleği olacaksın, yahut kurdu. Tercihini yap. Yap ama cezasına da hazır ol.

Tesettür konusunda önünde iki şık var: Ya Şeriata uygun gerçek tesettür; yahut alaca bulaca, yırtmaçlı, rengarenk, düttürü Leyla, altı kaval üstü şeşhane şeytanî tesettür. Canının istediğini yap ama hesabı unutma.

Sofrada hürsün, seçim hakkın var. Ya doyduktan sonra yemezsin, yahut pisboğazlık edip tıkınır durursun. Ye ye ye, hesap vereceksin.

İslam hizmetkarı beylere ve hanımlara: Ya doğru dürüst hizmet eder ilahî rızaya nâil olursunuz; yahut İslama hizmet perdesi ardında kendinize hizmet edersiniz.

Bid’atçiye: Sünneti bırakıp bid’ate mi hizmet etmek istiyorsun? Et ama sonunda belanı bulacağından hiç şüphen olmasın.

Zekat konusunda doğru yol, zekat paralarını ve mallarını onlara temlik etmek suretiyle Kur’anda zikri geçen sekiz sınıf gerçek şahsa vermektir. Sen zekatları tüzel kişiler (dernek, cemaat, fırka, hizip, vakıf…) için mi toplamak istiyorsun? Topla ama Şeriatın buna izin vermediğini ve zamanı gelince cezanı çekeceğini bil.

Pikniğe gittin. Yedin içtin dinlendin… Giderken iki tercih vardır önünde. Birincisi: Oturduğun yeri tertemiz bırakmak. Bütün çöpleri, poşetleri, şişeleri, kağıtları, meyve kabuklarını toplamak çöpe atmak. İkincisi: Orayı mezbelelik halinde bırakmak. Hürsün a benim canım hürsün, dilediğini yap.

Vasıta kullanıyorsun. Tercih hakkın var. Ya medenî bir vatandaş, bir insan gibi kurallara uyarak usulüne uygun şekilde güzelce ve dikkatle kullanırsın. Yahut hayvan gibi, yamyam gibi, vahşiler gibi kullanırsın. Cezası âhirete kalmaz, eşek gibi araba kullanırsan belanı dünyada bulursun.

Okuma yazma konusunda da hürsün ve tercih hakkın var. Ya tezelden bin yıllık millî yazımızı öğrenirsin, yahut 1928’den önce basılmış Türkçe kitapları okuyamayacak kadar kara cahil veya yarı cahil kalırsın. Seçim sana ait a benim canım.

Sadaka belaları def’ edermiş. Seçim hakkın var: Ya Allah rızası için sadaka verirsin, belaları uzaklaştırmaya çalışırsın, yahut cimrilik edersin, hiç beklemediğin anda başına bir taş düşer.

Sağlıklı yaşamak veya hastalıklarla boğuşmak… Bu da büyük ölçüde senin elindedir. Perhiz yapar, ihtiyacın kadar sağlıklı besinler yersen yüzde 95 sıhhatli olursun. Abur cubur aşırı şekilde bahayim gibi tıkınırsan hastalıklara davetiye çıkartmış olursun. Buyur, hangisini seçersen seç.

Seçimler yapılıyor, oy vermeye gittin. Oy pusulasında bir yığın parti var. Tercihini yapar ve mührü basarsın. Dikkat et, daha sonra, ah keşke elim kırılsaydı da bunlara oy vermeseydim demek zorunda kalma.

18.05.2013

 
__________________________________________________
BAŞKA OLAY 

16 mayıs 2013 günü deşifre olduğundan haberi olmayan mite bilgi sağlayan aramızda işte orda bi arkadaş omuzlarım çok acıyor dedi orda bir arkadaşta dediki kaplıcalara git dedi orda şifa bulursun bu konuşma akatrılmış hatta yazarın ilk başlığına bakın ve sevgili kardeşim diye yazısı modern ılıcalarda tatilin nasıl geçiyor diye başlıyor neyse ben o sırada deşifre olanla namaza gittik namaz çıkışında bende konuşmaya başladım işte islam dünyasında neler oluyor diye yazarın ilk yazısındaki ha sen ılıcalardayken bak neler oldu diye başlıyan yazısı sonrası bana ait hepsi neyse ikinci konuda güçlü vasıflı islam kadınları başlığı var ikinci yazı ordaki çoğu konuşmalarda bana ait   
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Ilıca Kaplıcalarındaki Safa
Mehmet Şevket Eygi
17 Mayıs 2013 Cuma 00:17

SEVGİLİ kardeşim… Modern ılıcalardaki tatilin nasıl geçiyor?.. Konaklama nefis, yemekler enfes, istirahat gel keyfim gel… Öğleyin biraz kaylule, ardından ulu çınarlar altında semaverde çaylar, bademli kekler ve sohbetler… Dünyayı Cennete çevirdin a mübarek!

Ilıcalardan sonra Mekkeye doğru lüks ve turistik bir umre yapacakmışsın. Sanırım Zam Zam Tower’in üst katlarında asansörü ve kapıları elektronik kartlarla açılan dupleks bir dairede kalırsın. Aman dikkat et, yukarıdan Kabe-i Muazzamaya bakarken başın dönmesin, düşüp param parça olursun. Zam Zam Tower’in kahvaltı ve yemekleri nefis değil enfesmiş. Al eline tepsi gibi büyük bir tabak ve doldur doldur doldur. Tabiî bunların hepsi yenilemediği için yarısı kalıyor ve çöpe gidiyormuş.

Haaa… Sen ılıcalarda iken bak neler oldu? Siyonistler Kudüs müftüsünün evini bastılar ve hocaefendiyi gözaltına aldılar. Yooo… O kadar korkma, İsrail Yahudileri Kudüs müftüsünü İskilipli Âtıf Efendi gibi asmazlar. Ankara Yahudileri daha sertti.

Arakanda vahşet devam ediyor. Müslümanlar diri diri yakılıyor. Korkunç ve vahşi bir katliam var.

Irak’ın durumu berbat. Sünniler kan kusuyor.

Suriye bir cehenneme döndü.

Filistin yanıyor.

Somalide patlamalar oluyor, ölüler, yaralılar.

Nijeryada Müslümanlara çok zulm ediliyor, kan kan kan.

Malide Fransız ordusu Selefilerle çarpışıyor.

Doğu Türkistandan silah ve patlama sesleri, kan kokusu geliyor.

Mısırda, Libyada huzur yok.

Türkiyede bildiğin gibi zina, riba ve bina işleri gırla gidiyor. Birileri Müslümanlık ilerliyor diyor ama Cuma ezanı okununca, Ehl-i İslam esnaf dükkanlarını kapatmıyor.

Geçenlerde bir toplantıda, “Allah gerçek bir Janustur=Hoda Janus-i hakikî est” diyen (İslam Şinasi kitabında) İranlı bir zındığı Türkiyeli İslamcılar çok övmüşler, alkışlamışlar, o büyük bir mücahid ve şehiddir demişler, hatırasını taziz etmişler.. Kemal sıfatlarla sıfatlı ve noksan sıfatlardan münezzeh Allahü Teala hazretlerini iki çehreli bir Roma putuna benzeten kişi nasıl mücahid oluyor acaba?

Yaaa işte benim kadim dostum, siz şu anda ılıca kaplıcalarında ve yakında Mekkede Zam Zam Towerde sefalar sürerken, sürecekken İslam dünyası yanıyor, tutuşuyor, kanlar akıyor, feryad ü figanlar göklere yükseliyor.

Az daha unutacaktım, birkaç gün önce İstanbulda acayip bir vak’a oldu. Polis pornografik filimler gösteren iki sinemayı bastı. Meğerse eşcinsel filimler gösteriliyormuş ve karanlıkta birleşme yapılıyormuş. Bu kadarına M. Kemal Paşa bile izin vermez, yakalananların canına okurdu.

Neyse bu üzücü lafları bırakayım da sadede geleyim.

Ilıcalardaki etler yayla etleri, yoğurtlar ve ayranlar doğaldır ve tabiî çok lezzetlidir. Mineralli kaplıca suları, temiz hava, rüzgar, kuş sesleri insanı acıktırır. Ye babam ye. Aman dikkat et, kilo almayasın.

Zam Zam Tower… Türkiyenin bazı zenginleri onun en lüks, en pahalı dupleks dairelerinde kalıyormuş… Mekke sıcaktan yansa bile binanın içinde püfür püfür klima serinliği…

Sana bol ılıcalar, bol lüks umreler, bol nefis yemekler, bol eğlenceler dilerim.

Vaktin olur mu bilmem… Suriye, Arakan, Somali, Doğru Türkistan, Nijerya, Filistin şehitleri için Mescid-i Haramda bir Fatiha okuyuverir misin? Malumun, kardeşlik vazifesi…

 

* (İkinci yazı)

Güçlü ve Vasıflı İslam Kadın ve Kızları

Bugün Türkiye’de Kur’ana, Sünnete, Şeriata dayanan İslamî bir düzen veya sistem yoktur. Müslümanlar, içinde bulundukları siyasi, sosyal, kültürel kontekste göre çalışmalıdır. Bugünkü resmi ideolojili vesayet sisteminde İslam kadınları ve kızları olağanüstü büyük hizmetler edebilirler. Bendenizin şahsi görüşü, dindar Müslüman kızların erkeklerden daha çalışkan, daha fazla vazife ahlakına sahip, daha gayretli oldukları yönündedir.

Bu ideolojili laik, bozuk sistemde şunları yapmalıyız:

1- Büyük Millet Meclisi’ni yarı yarıya başörtülü güçlü ve vasıflı Müslüman kadın vekillerle doldurmalıyız.

2-Siyaset ve kültür hayatında zeki, ahlaklı, faziletli, istidatlı, kabiliyetli İslam kadınlarına makamlar, mevkiler, hizmetler verdirmeliyiz.

Şimdi biliyorum bazıları itiraz edecek…İtirazları boştur, temelsizdir.

Fetva kitaplarında yazılıdır:

Düşman bir İslam şehrinin surlarını aşıp içeriye girse İslam kadınları ellerine balta, bıçak, satır, sopa ne bulurlarsa alırlar, velilerinden izin almaksızın düşmana karşı çıkarlar ve çarpışırlar.

Günümüzde bütün İslam kaleleri açık veya sinsi düşmanlar tarafından fethedilmiştir. Erkek kadın, genç ihtiyar İslam’ı korumak için bütün Müslümanlar, olanca gayretleriyle çalışmalı, hizmet etmelidir.

Türkiye’deki Müslümanların yarısı kadındır, elbette onlar da hizmet edecektir.

Bazı Müslümanlar kendilerini Hz. Ömer, Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman zamanında sanıyorlar.

Unutulmamalıdır ki Darülislam’da caiz olmayan bazı şeyler Darülharbte’de caiz olabilir.

Şu hususu da belirteyim ki dinimiz teröre izin vermez. Hizmetlerin yasal ve meşru sınırlar içinde yapılması gerekir.

İslam kadınlarının erkeklerden daha iyi ve daha başarılı şekilde yapabileceği hizmetler, vazifeler, işler vardır.

Milyonlarca İslam kadını ve kızı çeşitli sanatlar ve zanaatlar öğrenmelidir.

İslam kadın ve kızları ilim, irfan, kültür, hüner, marifet konusunda; yabancılaşmış, İslam’dan uzaklaşmış kadın ve kızlardan üstün olmalıdır.

Her Müslüman evi bir atölye gibi ürün vermelidir.

Büyük şehirlerin barolarındaki perişan ve zelil halimizi görüyorsunuz. Bu utanç verici esaretten kurtulmak için en kısa zamanda binlerce tesettürlü Müslüman kadın avukat yetiştirmeliyiz.

Ticarette, sanatta, zanaatta, çeşit çeşit hizmetlerde İslam karşıtlarını geride bırakmalıyız.

İslam, düşmanlığı ve rekabeti yasak ediyor ama hayırlı işlerde yarışmayı emr ediyor. Biz düşmanlık ve rekabet etmemek kaydıyla tüm hayırlı işlerde en önde olmalıyız.

Bırakalım İslam düşmanları çeşitli şehvetler içinde eğlensinler, gezsinler, tozsunlar, zevk u sefa sürsünler. Biz onlara imrenmemeliyiz. Zaruret olmadıkça tatil yapmamalı, dinlenmemeliyiz.

Medeni ülkelerin üniversitelerine gruplar halinde kız öğrenciler göndermeliyiz, onların başlarında, çekip çevirecek hoca hanımlar bulunmalı; bu kızların hepsi özel yurtlarda disiplinli bir şekilde barınmalıdır…

Paris’te, Londra’da, Berlin’de, Viyana’da, Stockholm’de bu anlattığım şekilde Müslüman kızlar yetiştirmeliyiz. Öyle vasıflı, üstün, kültürlü, irfanlı kızlar ki onlardan birinin kuyuya attığı hayırlı bir taşı bin kâfir veya münafık çıkartamasın.

Müslümanlar kültür, sanat, ticaret, ziraat, sanayi ve çeşitli hizmetler sahasında İslam karşıtlarından daha üstün olmazlarsa kurtulmaları çok zordur.

17.5.2013

__________________________________________________
BAŞKA OLAY 

15 mayıs 2013 günü çalıştığım işyerinde deşifre  olduğunadan habersiz mit elamanıda bizle çalışıyor bi abimiz var işte yakını vefat etmiş bana dediki namazını kılıyorsun devem et dedi hayırdır dedim ne olduda böyle konuştun işte öbür dünyaya götüreceğimiz bişey yok dedi bende başladım konuşmaya işte mite bilgi sağalayanda bizi dinliyor hemde oda konuya iştirak ediyor falan yazarın 11 yazısındaki ana konu benim insan varlığı ölümle bitmez diye başlık var ana konu bu ilk konuşam böyle başladı aslında 1 ci yazıdan itibaren benle yazarın karışık birazda oda koymuş fikirlerini neyse gelelim ikinci konuya bi zaman geçti mite bilgi sağlayan dediki abi ben askerdeyken jandarmaydım fuhuş konusunu açtı buda ikinci yazıdaki başlığa bakın ben öbür masadaki mitin yanına gittim ordada konu ben istanbulda çok kaldım istanbulda eşcinsel çok abi dedi bana vay anam vay dedim bizim konya iyi lan diye başladım konuşmaya bu konuşmada aktarılmış hatta ilk konuşma istanbul yazarın ikinci başlığına bakın istanbul diye başlıyor ve ve eşcinsellerle ilgili yorumu neyse ikinci yazıdaki çoğu bana ait hatta ben istihbaratı eleştrdim oda yazarın ikinci yazısında   
 
 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Duyuru
Mehmet Şevket Eygi
16 Mayıs 2013 Perşembe 00:45

1. Sen bir yaratıksın ve senin mutlaka bir Yaratıcın vardır.

2. Bir yaratık oluşundan ve Yaratıcından gafil olursan çok büyük bir cehalet kararlığı içinde kalmış olursun.

3. Sen boşuna yaratılmamışsın, yaratılmış olmanın bir amacı ve hikmeti vardır.

4. Allah seni, Kendisine kulluk etmen için yaratmıştır.

5. Seni Allahı bilmekten, Ona itaat, ibadet ve kulluk etmekten alıkoyan her şey senin için büyük zarar ve felakete yol açar.

6. Allah, senin Onu tanıman, emir, yasak ve öğütlerini öğrenmen için sana Muhammed Mustafa aleyhissalatü vesselamı Peygamber (Haberci ve Elçi olarak) göndermiştir.

7. Allah sana Kur’an adında bir kitap ve anayasa göndermiştir.

8. Allah sana İslam adında bir din göndermiştir.

9. Allah sana Şeriat göndermiştir.

10. Allaha, Kur’ana, Peygambere, o Peygamberin Sünnetine, İslama, Şeriata uygun bir hayat sürersen dünyada aziz, öteki dünyada mes’ud olursun.

11. İnsan varlığı ölümle bitmez, insan ölmekle hiç olmaz. Ölüm bir alemden başka bir aleme geçmektir.

12. Sen kurtuluş yolunu sadece kendi aklınla bulamazsın. Peygamber senin için zarurî bir rehberdir. Onun rehberliğini kabul etmezsen veya kabul ettikten sonra Onu dinlemezsen ebedî bir felakete ve zarara uğrarsın.

13. Allah katında tek hak, geçerli, kabul edilen din İslamdır. Başka hak din yoktur. Hz. Muhammed’den önceki Peygamberlerin hepsi de İslam dininde idi. Değişiklik sadece Şeriatlarda olmuştur. İnançlarda, asıllarda, temelde, ana hükümlerde değişiklik ve başkalık yoktur.

14. İslama, Tevhid inancına, Kur’ana, Sünnete ve Şeriata aykırı ve ters olan her şey bâtıldır ve hederdir.

15. Dünya hayatı yaman bir imtihandır.

16. Dünya fânidir. Gençlik, güzellik, çoluk çocuk, servet, mal mülk, makam mevki, güç hepsi geçicidir.

17. İnsan dünyada yaptıklarının hesabını verecektir.

18. Dünya bir tarladır, ekini âhirette biçilecektir.

19. Allah emirler, yasaklar, sınırlar koymuştur. Bunlara uymayanlar âsi olur.

20. Peygamber, iman edenler için en güzel örnek ve modeldir. Ona itaat eden Allaha itaat etmiş, ona isyan eden Allaha isyan etmiş olur.

21. Kur’anda “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyrulmaktadır. İman, İslam, Kur’an, Sünnet, Şeriat konusundaki bilgiler bilmeyenlerden veya yanlış bilenlerden değil; iyi ve doğru bilenlerden, gerçek din alimlerinden öğrenilmelidir.

22. İslam güzel ve yüksek ahlak dinidir. Ahlakı bozuk bir kimse iyi ve olgun Müslüman değildir.

23. Bütün mü’minler tek bir ümmettir.

24. Her mü’min ve Müslim kişi, İslam Ümmetinin bir üyesi ve mensubu olduğu bilincine sahip olmalı ve ümmet birliğini ve disiplinini bozmamalıdır.

25. İnsanın en büyük düşmanı kendi nefs-i emmaresidir. Bu nefs, kötülüğü çok emr edicidir. Mü’min ve Müslim kişi nefs-i emmaresiyle büyük cihad yapar ve onu kötüler, onun dediklerini yapmaz.

26. Allah yer yüzünde azgınlık ve çılgınlık yapılmasını istemez. Belli başlı azgınlıklar ve günahlar şunlardır: Küfür, şirk, nifak, küstahça ve açık şekilde büyük günah işlemek; insanlara, hayvanlara, çevreye zarar vermek, zulm etmek; riba zina, sarhoşluk, her türlü adaletsizlik, yalan, gıybet, nemime, tecessüs… Haram yemek… İsraf…

27. Müslümanların, kafirleri ve münafıkları dost ve veli edinmeleri kesinlikle yasaktır. Bunu yapanlar Allaha ve Resulüne isyan etmiş olur.

28. Allah gururluları ve kibirlileri sevmez. Olgun Müslüman mütevazı ve alçak gönüllüdür.

29. İslam dininde cihad fi sebilillah farzı vardır. Bunu inkar eden kafir olur.

30. Bütün mü’minlerin, yaşadığı zamanda Peygamberin vekili, halifesi, varisi durumunda bulunan ehliyetli, dirayetli, kiyasetli, muktedir ve âdil bir İmam-ı Kebire biat ve itaat etmekle mükelleftir (yükümlüdür). Hadiste “Zamanındaki İmama biat etmeden ölen kişi sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur” buyrulmaktadır.

31. Mü’minler birbirlerini sevmekle, benimsemekle, desteklemekle, birbirlerine yardımcı olmakla mükelliftir. Mü’min kardeşine düşmanlık etmek haramdır. Kötülüğü ve günahı varsa, sadece o kötülük ve günaha karşı olunur.

32. Zaruriyat-ı diniyeden birini veya birkaçını inkar eden kafir ve mürted olur, yani dinden çıkar.

33. Her Müslümanını İslamın temel inançlarını, ibadetleri, İslam ahlakının esaslarını ve mutlaka bilinmesi gereken diğer temel dini hükümleri ve bilgileri öğrenmesi farzdır. Bunu öğrenmeyenler ve öğretmeyenler günahkar ve âsi olur.

34. Dünya ikiye ayrılır: Darülislam ve Darülharb.

35. Din ve dünya ayrıdır, din sadece bir vicdan işidir, dünyaya karışamaz demek kişiyi dinden çıkartır. İslamda din ve dünya ayırımı ve dinin dünyaya karışmaması diye bir şey yoktur.

36. Din, iman, Kur’an, Sünnet, Şeriat kutsaldır, bunlar kirli dünya çıkarlarına, siyasî nüfuz ve prestije, zengin olmaya alet edilemez. Din sömürüsü yapanlar çok alçak, rezil ve sefil insanlardır.

37. Parayı, maddî menfaati, serveti put haline getirmek gizli şirktir.

38. İslam yaşanmadan anlaşılmaz. İslamı yaşamak için iyi ve doğru bilmek ve bilip uygulayanları taklid etmek gerekir.

39. Nifak küfürden eşeddir.

40. Gafil ve cahil insanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar ama artık çok geç kalmışlardır. Binaenaleyh onların vakit geçmeden uyarılmaları, bilenler ve imkanı olanlar için çok büyük bir vazifedir.

41. Bir tek Ümmet olmaları gereken Müslümanları bölenler, bin küsur fırka ve hizbe ayıranlar, birbirine düşürenler, onları soyup soğana çevirenler, onları parça holiganı ve delisi yapanlar, onları robotlara ve zombilere çevirenler haindir ve düşmandır.

42. Ümmet, Peygamberin de haber vermiş olduğu gibi yetmiş üç fırkaya ayrılmış olup, bunlardan sadece birisi kurtuluş fırkasıdır, öteki fırkalar nârdadır.

43. Kurtuluş fırkasının özellikleri şunlardır: Kur’anın doğru yorumu üzerine kuruludur. Sünneti İslamın ikinci kaynağı olarak kabul eder. İslamın ana caddesidir. Sevad-ı Âzamdır. İcma ve cumhur-i ulema yoludur.

44. Müslüman o kimsedir ki, insanlar onun elinden ve dilinden selamette ve güvende olur.

45. Küfre rıza, küfrü beğenmek küfürdür.

Yukarıda muteber ve güvenilir din kitaplarından çıkartılmış 45 madde saydım. Bunlar halka ve bilhassa gençliğe öğretilmelidir. Bunları bilmeyip de dünya dedikoduları, çeşitli gevezelikler ve zevzeklikler, boş çekişmeler, magazin haberleri, fitne ve fesatlar, futbol çılgınlıkları ve başka faniliklerle uğraşanlar büyük zarar ve ziyan içindedir. Onların vebali söylemeyen, yazmayan, öğretmeyen, uyarmayan, müjdeleyip korkutmayan bilenlere aittir.

İslamın müjdelerini ve uyarılarını var gücümüzle, en iyi ve uygun şekilde

İnsanlara devamlı şekilde duyurmalıyız.

 

* (İkinci yazı)

Ahlaksızlık ve İffetsizlik Patlaması

İSTANBULDA pornografik seks ve fuhuş=azgınlık filmleri gösteren iki sinemaya polis baskın yapmış…

Böyle sinemaların uzun yıllardan beri var olduğu söyleniyor. Polis yeni mi öğrenmiş?

Yoksa hamamın namusunu kurtarmak için bir gösteri mi yapılmış?

Sinemaların ve filmlerin özelliği: Eşcinsel filmler gösteriliyormuş ve eşcinsel ilişkilerde bulunuluyormuş…

Sonra ne olmuş? Yakalananlar adliyeye sevk edilmiş. Bir kısmı serbest bırakılmış…

Bütün İstanbulun adım başı, köşe başı dijital kameralarla dolu olduğu; devletin, emniyetin, istihbaratın uçan kuşu değil, uçan kelebeği bile görebildiği bir devirdeyiz. Büyük devlet adamlarının evlerine, ofislerine gizli mikrofonlar, kameralar, böcekler konulduğu bir devr-i dilarada yaşıyoruz.

Geçenlerde kalabalık bir semte gitmiştim, Emniyet amirliği binasının karşısındaki kaldırımda iki yosma müşteri bekliyordu. Polisin bunu görmemesi mümkün müdür?

Başta İstanbul olmak üzere ahlak çok ama çok bozulmuştur.

Hangi ölçülere göre bozulmuştur? İslama ve millî ahlak ölçülerine göre.

TC başlıklı vesikalar vererek KDV’li yasal ve hijyenik fuhuş yaptıran rejim bu ahlaksızlıklara karşı pek duyarlı değil.

Arada bir böyle baskınlar olur. Birkaç kişi yakalanır, yakalananların bir kısmı hemen salınır. Sonra eski hamam eski tas.

Çoğunluğu oluşturan Müslüman muhafazakar kesimden pek ses çıkmaz, tepki gelmez.

Uyuşturucu, din ticareti ve sömürüsü ve fuhuş Türkiyenin büyük sektörlerindendir.

Genelevler imparatoriçesi Madame la Baronne Mathilde Manokyan hazretlerine resmî devlet töreniyle büyüklerin, ekselansların huzurunda ödül veren zihniyet bunlardan niçin rahatsız olsun?

İstanbulda seks filmi gösterilirken içinde eşcinsel ilişkiler yapılan iki sinemanın basılması hadisesi münferid bir vak’a değildir. Bundan bir müddet Önce Sivas Kangalda da eşcinsel toplu ilişkiler yapıldığına dair rivayetler ve yayınlar bulunmaktadır.

Ne Kemalist, ne de İslamcı Feministler bunlardan pek rahatsız olmuşa benzemiyor.

İnkar edilemeyecek gerçek şudur ki, modern, laik, çağdaş Türkiyede seks ahlaksızlıkları patlaması yaşanmaktadır.

İslamî ölçülere göre ülkemiz modern bir Sodom ve Gomore haline dönüşmüştür.

Sodom ve Gomoreciler öylesine azmış ve cesaret bulmuştur ki, günahlarını sinemalarda bilet satarak gerçekleştirmektedir.

Yurt dışından bebek bakıcılığı, ihtiyarlara hizmet gibi yalanlarla getirilen binlerce yabancı genç kadın seks kölesi yapılmaktadır.

Uçan kuşu izleyen devlet bunlara bir şey yapmamaktadır.

Güpegündüz Emniyet Amirliği binasının karşı kaldırımında kadın satılmaktadır.

Bursada Emniyet Müdürü feryat etti: Akşam karanlığın basınca Kültür Park açık bir fuhuş yeri oluyor, her çalının dibinde bir çift sevişiyor…

Zina suç olmaktan çıkartılalı zina patlaması oldu. Adam karısını aşığıyla yatakta yakalıyor, emniyete gidip şikayet ediyor. Biz bir şey yapamayız, zina artık suç değil, başınızın çaresine bakınız cevabını alıyor… Türkiye ne hallere düştü…

Böyle şeyler bir kısım İslamcıların umurunda mı?

Turizmin girdiği her yerde ahlak yerlere serilmiştir.

Her turist ahlaksızdır demiyorum ama bir kısım turistlerin ahlaklı oldukları da söylenemez.

Ölçü meselesi… Dinsizlere ve İslam düşmanlarına göre normal… Müslümanlara göre anormal…

16.05.2013

 
_________________________________________________
BAŞKA OLAY 

deşifre olduğundan habersiz akrabam kadın  cumartesi günü eve gelmiş işte konuştuk konuşmalar hepsi gitmiş  kadınların çıplaklık konusu birinci konuşma hürmü bu kadınlar bu yazarın birinici konuşması bana azda olsa kendi görüşleri var burda bide dikkat edilmesi gereken bir yer var oda delicesine tıkınma köleliği bu konuşmada bana ait özel bi durumdu ondan bunu anlatttım ikinci konuşmada sadaka zekat olayı asıl mesele şurdan çıktı dilenciye para vermek sadakamı felan işte bu konuşmalar hepsi yazarın ikinci başlığında ordaki sadaka konusu çoğu bana ait hatta yazarın ikinci yazı başlığına bakın 3 yazıya bakın orda dilenci yazısı var hatta dilenciye verilecek miktar bile gitmiş bilgi olarak 50 kuruş 1 lira sadaka vermek 
 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Câriye Kıyafetiyle Gezen Hür İslam Kadınları
Mehmet Şevket Eygi
12 Mayıs 2013 Pazar 00:36

 

İSLAM kültüründe hür mü’mine kadınlarla, cariyelerin (köle kadınların) kıyafetlerinin değişik olduğu konusu vardır. Hür kadınlar Şeriatın emri gereğince örtünürler, cariyeler onlara nispetle açık gezer veya gezebilir.

Zamanımızda kölelik teorik olarak hukuken kalkmıştır ama büsbütün kalkmamıştır. Hür sanılan erkeklerin ve hür sayılan kadınların nicesi gizli köle durumundadır.

Devletin TC başlığıyla verdiği resmî fuhuş vesikası ile KDV’li, fişli, vergili, polis korumalı hijyenik (!) seks köleliği yapan kadınlar hukuken hürdür ama gerçekte hür müdür? Onlar maalesef bir tür köledir. Çok kötü ve iğrenç bir kölelik. Kadın haklarından bahs ederken mangalda kül bırakmayan Feministlerin bu köleliği görmezlikten gelmelerine ne demeli…

Köleliğin çeşitleri vardır.

İçki köleliği… Kumar köleliği… Sapık ideolojilerin, hurafelerin köleliği… Delicesine tıkınma köleliği… İsraf ve gösteriş köleliği… Lüks köleliği… Marka köleliği…

Beyni yıkanarak robot ve zombi haline getirilen kimse köle statüsüne düşmüş olmaz mı?

Fahişelik yapmıyor ama gençliğini, güzelliğini, şuhluğunu teşhir ederek para kazanıyor. Hür müdür, köle mi?

Kendi iradeleriyle açılıp saçılan, göğüslerinin yarısı, bazen yarısından fazlası görünen, erkekleri tahrik eden, seks fitne ve fesatlarına sebebiyet verecek şekilde çıplak dekolte kıyafetlere bürünen, bu uygunsuz halleriyle, dolaylı şekilde bazı azgınlara bize tecavüz edin davetiyesi çıkartan hür kadınlar, aslında köledir de farkında değiller.

İslamın Kur’ana, Sünnete, icmaya dayanan kendi ölçüleri, normları, temel değerleri vardır.

İslam cinsiyet, seks konusunda iffeti esas almıştır.

Nikah dışı sekse izin vermez.

İslam kesinlikle zinaya hoşgörü ile bakmaz.

Zina suç ve günah değildir, zinaya ceza verilemez diyen bir kimse İslamdan çıkmış olur.

Zinanın suç olduğu Kur’an, Sünnet ve icma ile sabittir.

Evli olan veya başlarından evlilik geçmiş olan kadın ve erkekler zina yaparlar ve bu suçları şer’î ölçülerle sabit olursa idam edilirler.

İslamda recm cezası=haddi yoktur diyen reformcu ve modernist, Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi tekzib ve inkar etmiş olur. Çünü Efendimizin, zina ettiğini ikrar ve itiraf eden bir kimseyi idam ettirdiği açıkça bilinmektedir.

Başkalarının anasına, karısına, bacısına, kızına kötü gözle bakan, onlara göz ile tecavüz eden, dil ile sarkıntılık eden bir Müslüman; aynı kötü şeylerin kendi anasına, karısına, bacısına, kızına yapılmasını dolaylı şekilde istemiş olur.

Tesettür her medeniyette (Dünyada on küsur ayrı medeniyet vardır), her dinde vardır. Tesettür medeniyettir, açıklık ve çıplaklık bedeviyettir.

Bir toplum şehvetlerinin kölesi olursa yıkılmaya mahkumdur.

Bu devirde taş devri kültürünü yaşayan bazı marjinal aborjinler dışında çırılçıplak gezen hiçbir kavim yoktur.

Şeriattaki tesettürü bir tür kölelik olarak gören ve kabul edenler büyük bir sapıklık içindedir.

Şeriat kadına değer verir, çıplaklık ise kadını değersizleştirir alçaltır.

Tesettürün kültür, sanat ve estetik bakımından ne olduğunu anlamak isteyenler Yakup Kadri’nin “Çarşafa ve Peçeye Dair” başlıklı nefis edebî yazısını dikkatle okumalıdır. O bu yazısını dinî duygularla kaleme almamış, çarşaf ve peçeye estetik açıdan bakmıştır.

Müslümanlar, buluğa eren bütün kız çocuklarını tesettüre sokmakla mükelleftir.

Anası kapalı, gelinlik kızı açık… Böyle çelişki olmaz…

Sadece başını örtmekle İslam tesettürü olmaz. Hem başını örtecek, hem de kılık kıyafeti erkeklerin dikkatini çeken, şehvetlerini kamçılayan şekilde olmayacak.

İki türlü başı örtülülük vardır. Şer’î tesettür… Şeytanî tesettür.

Muhterem açık Müslüman hanımlara câriye kıyafetiyle gezmemelerini tavsiye ederim.

Başını örten hanımlara da, Şeriata uygun şekilde örtünmelerini öğütlerim. Şeytanî tesettür de bir tür köleliktir.

 

(İkinci yazı)

ZEKÂT ile İLGİLİ SORULAR

Soru 1: Sadaka nedir?

Cevap: Sadaka Allah yolunda farz, sünnet, nafile olarak mal ve parayla mali ibadet yapmaktır.

Soru 2: Zekât bir sadaka mıdır?

Cevap: Evet bir sadakadır.

Soru 3: Sokaktaki profesyonel dilenciye elli kuruş, bir lira vermek sadaka mıdır?

Cevap: Bu harcamanın sadaka olduğunu zannetmiyorum. Dilenci profesyonel olmaz, gerçekten fakr u zaruret içinde olursa sadaka sayılabilir.

Soru 4: Zekât, göstererek açık olarak verilebilir mi?

Cevap: Fıkıh kitapları verilebileceğini yazıyor. Lakin nefsine pay çıkaracak, benliği için reklâm olacak şekilde verilmemelidir.

Soru 5: Nafile sadakalar nasıl verilir?

Cevap: Sağ elinin verdiğini sol eli görmeyecek şekilde gizli verilir.

Soru 6: Sırf Allah rızası için ihlâsla yapılmayan sadakaların kıymeti var mıdır?

Cevap: Sahih-i Müslim’de, insanlar kendisi için ne hayırsever zenginmiş desin diye hayır hasenat yapan zenginin yüz üstü sürüklenerek Cehennem’e atıldığı bildirilmiştir.

Soru 7: En küçük sadaka nedir?

Cevap: Sadece bir hurması olan kimsenin bunun yarısını bir kardeşine yedirmesidir.

Soru 8: En ucuz ve kolay sadaka nedir?

Cevap: Din kardeşinin yüzüne gülmen, tebessüm etmendir.

Soru 9: Zekât nedir?

Cevap: Malın kiridir. Zekât veren malını temizlemiş olur.

Soru 10: Derneklere, vakıflara, tarikatlere, cemaatlere, cemiyetlere zekât verilir mi?

Cevap: Kur’ana, Sünnete, Şeriata, fıkha göre verilmez. Zekatın Kur’anda zikredilen sekiz sınıftan (bunların bazıları zamanımızda yoktur) birine mensup Müslümana temlik suretiyle verilmesi lazımdır.

Soru 11: Zekât parasıyla cami yapılır mı?

Cevap: Yapılmaz.

Soru 12: Muhtaç zimmî vatandaşlarımıza nasıl yardım edeceğiz?

Cevap: Zekât dışındaki sadakalarımız ve yardımlarımızla.

Soru 13: Hakkı olmadığı halde zekât toplayanların durumu nedir?

Cevap: Son derece kötüdür.

Soru 14: Müslüman bir toplum zekâtını vermezse ne olur?

Cevap: Üzerlerine azap inmesinden korkulur.

Soru 15: Zekâtlarını Kur’ana, Sünnete, Şeriata, fıkha uygun olarak vermeyenler, zekat borcundan kurtulur mu?

Cevap: Kurtulmaz Yeniden usulüne uygun şekilde vermeleri gerekir.

Soru 16: Resulullahın (Salat ve selam olsun ona) birinci halifesi Hazret-i Ebubekir, biz namaz kılarız ama zekat vermeyiz diyen Arap kabilelerine ne yaptı?

Cevap: Onlarla savaştı.

Soru 17: Dini bir cemaat zekât topluyor, bu paralar cemaatin havuzuna=bütçesine konuyor. Bu paralarla boya badana, tamirat, kışın kalorifer, yazın klima, seyahat masrafları, otel masrafları, yemek masrafları, helaların tamiri yapılıyor. Böyle bir şey helal ve caiz olur mu?

Cevap: Fıkha, ahlaka, vicdana göre olmaz.

Soru 18: Zekât almaya hakkı olmayan bir Müslüman, zekât alırsa ne olur?

Cevap: Büyük günah işlemiş, hak sahibi fakirlerin haklarını yemiş olur.

Soru 19: Zekât öncelikle kimlerin hakkıdır?

Cevap: Müslüman fakirlerin ve Müslüman miskinlerin hakkıdır.

Soru 20: Sülale-i Tahire mensupları zekât alabilirler mi?

Cevap: Alamazlar. İslam devleti onlara bütçesinden ödenek ayırır.

Soru 21: Zekât nasıl verilir?

Cevap: Temlik suretiyle verilir.

Soru 22: Sen bu soru cevaplarla fakihlik ve müftülük taslamış olmuyor musun?

Cevap: Bunlar fetva değildir, Ehl-i Sünnetin fıkıh kitaplarında yazılı olan bilgilerdir.

Soru 23: Reformcu, modernist, mezhepsiz, bidatçi, Mutezile mezhebine mensup, bozuk kişilerin zekât konusunda fetva ve ruhsatlarına itibar edilir mi?

Cevap: Kesinlikle itibar edilmez.

12.05.2013

___________________________________________________
BAŞKA OLAY 

işyerinde iş icabı mite bilgi sağlayan deşifre olduğundan habersiz konuyu kendisi açtı ben turancıyım türk dünyası birleşmese ümmetin hali harab dedim başladım konuşmaya müslümanların çoğunluğu hangi konularda birlik içindedir diye sorarsan diye başladım konuşmaya ve bu konuşmayı yazar başlık yapmış yazarın başlığındaki çoğu konuşma bana ait ara sıra kendi atışlarıda var neyse konu ben milli gazete köşe yazarına giden bilgileri anladığımı mit sürekli benim konuşmalarımı dikkate alıyor dedim ve sabahleyin mehmet şevket eyginin köşesinde dedim bazen öfkeleniyorum dedim bu konuşmalarımıda akatrmış yazarın ikinci başlığına bakın yazımı okursanız öfkeleneceğinizi biliyorum diye   yazısına bakın 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Müslüman Çoğunluk Hangi Konularda Sarsılmaz bir Birlik İçindedir?
Mehmet Şevket Eygi
09 Mayıs 2013 Perşembe 00:21

MÜSLÜMANLARIN büyük çoğunluğu hangi konularda fikir birliği ve ittifak içindedir?.. Düşündüm taşındım ve aşağıdaki konuları buldum. Bilmem bunları bendenizle paylaşır mısınız?

Birinci ittifak: Birleşmemek, ittihad yapmamak konusunda…

İkincisi: Beş vakit namazı kılmamak.

Üçüncüsü: Beş vakit namaz kılan hür ve mukim Müslüman erkeklerin büyük kısmının cemaate katılmamaları.

Dördüncüsü: Bilhassa sabah namazlarını kılmamak, kılıyorsa camiye gitmemek suretiyle mabedleri boş bırakmakta.

Beşincisi: Faizden-ribadan kaçınmamak. Az faizli kredi caizdir mealindeki bâtıl fetva ve ruhsatların gölgesinde riba lağımlarının tufanları içinde yaşamak konusunda da büyük bir ittihad ve birlik vardır.

Altıncısı: Tek bir ümmet çatısı altında birleşmemek, binden fazla irili ufaklı, hepsi birbirinden kopuk cemaatler, klikler, sektler, gruplar, parçalar, hizip ve fırkalar halinde yaşamak ve bu yüzden zelil, rezil, zebun ve sefil olmak.

Yedincisi: İttihad etmemek konusunda ittihad etmiş Müslümanlar, başlarına bir İmam-ı Kebir seçip ona biat ve itaat etmemek konusunda da tam bir birlik ve beraberlik halindedir.

Sekizincisi: Bin yıllık millî yazımızla Türkçe okuma ve yazma öğrenmeme konusunda da yüzde 99’a varan güçlü bir ittihad sergilenmektedir.

Dokuzuncusu: Müslümanların büyük ittihadlarından biri de Cuma ezanı okununca dükkanlarını, bürolarını, iş yerlerini, atölyelerini, lokanta ve pastanelerini kapatmamak konusundadır. Halbuki Kur’an, Sünnet, icma, Şeriat bu konuda alış verişin durdurulmasını ve Allahı anmaya seğirtilmesini âmirdir.

Onuncusu: Müslümanların çok büyük kısmı bir defa değil, on defa değil, yüz defa değil, binlerce defa aldatılmaya hazır olmakta çelik gibi bir birlik arz etmektedir.

On birincisi: Yakın tarihteki acı hadiselerden, zulümlerden ibret almamak, derlenip toparlanmamak, tedbir almamak, tek bir Ümmet halinde kadrolaşmamak, yan gelip yatmak; düşmanlar uyumazken, gafil Müslümanlarda, yatakta ve ayakta uyumak konusunda büyük bir birlik görülüyor.

On ikincisi: Zengin, varlıklı Müslüman aileler; istidatlı, vasıflı, çok zeki, idealist oğullarının yeterli kısmını dindar subay, dindar öğretmen, kaliteli hademe-i hayrat (din görevlisi) olarak yetiştirmemekte sarsılmaz bir birlik oluşturmaktadır.

On üçüncüsü: Biraz hürriyet gelip siyasal ve sosyal ortam Müslümanların lehine gelişince

bu mübarekler yayılmakta, yan gelip yatmakta, gel keyfim gelde sımsıkı birleşirler.

On dördüncüsü: Müslümanların büyük kısmı, ellerine imkan, fırsat, para geçince (paraları yetmezse haram faizli kredi alarak) çılgınlar gibi israfta, lükste, aşırı tüketimde, saçıp savurmakta, imkanlarını aşan masraflar yapmakta, 60 bin liralık bir otomobil pekala işini görecekken 160 bin liralığını almakta birleşmişlerdir.

On beşincisi: Birkaç cemaat dışında, Ehl-i Sünnet Müslümanlarının çok büyük bir kısmı, ilmihallerini doğru şekilde öğrenmemek konusunda güçlü birlik arz etmektedir. (Soru: Allahın on dört sıfatını sırasıyla sayınız ve manalarını söyleyiniz?.. Bu soruya cevap veremeyen her Müslüman cahillik ve öğrenmezlik birliğinin sâdık bir üyesidir.)

On altıncısı: Sünnetlerin ve edeblerin en kolayı ve zahmetsizi olan, erkeklerin namazları takke veya imame ile kılmaları sünnetini ihmal etmekte, bu konuda tehavün göstermekte de çoğunluk ittifak halindedir.

On yedincisi: Büyük çoğunluk birbirini sevmemekte, yardımlaşmamakta ittifak etmiştir.

On sekizincisi: Müslümanların çoğunluğu gıybet, tecessüs ve nemime konusunda çok sağlam bir ittifak içindedir. (Bunları yapmamak konusunda mı, yapmak konusunda mı?)

On dokuzuncusu: Emr-i maruf ve nehy-i münker farzını ihmal ve terk etmekte, Müslümanların büyük çoğunluğu ittifak halindedir.

 

(İkinci yazı)

Sayın Şarbaya Açık Mektup

SAYIN Şarbay!.. Bir yığın masraf ederek davul çalarak, reklam yaparak tantanalı bir toplantıda malum ve mâruf reformcuyu konuşturmuş, alkışlatmış, ödüllendirmişiniz.

İnterneti açınız ve bu zatın ne kadar ağır tenkitlere uğramış olduğunu görünüz. O, icazetli bir fakih olmadığı halde, ya kendi re’y ve hevası ile, yahut birtakım şazz ve geçersiz rivayetlere dayanarak yanlış ictihadlar yapmış, bâtıl fetvalar vermiş ve doğru yol, ana cadde, Sevad-ı Âzam olan Ehl-i Sünnet İslamlığını dinamitlemiştir.

Ehl-i Sünnetin kalelerinden biri olan mübarek bir şehirde böyle bir kimseyi konuşturmak, alkışlatmak, ödüllendirmek Müslüman mahallesinde salyangoz satmak değil midir?

İcazetli bir Ehl-i Sünnet hocasını, yazarını veya ziyalısını konuşturmak yerine niçin bu aykırı zatı seçtiniz acaba?

Türkiyede Ehl-i Sünneti yıkmanın İslamı yıkmak demek olduğunu bilmiyor musunuz?

Böyle bir etkinlik yapmadan önce niçin bilenlere sormadınız, istişare etmediniz.

Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) “Danışmayan nâdim=pişman olur” buyurmuşlardır.

Ülkemizde, Ehl-i Sünneti yıkıp, onun yerine AB standartlarına uygun Şeriatsiz, fıkıhsız, cihadsız, Protestanlaştırılmış bir İslam türetmek isteyen birtakım reformcular ve modernistler var. Sizin konuşturup alkışlattığınız kimse bunların önde gelen en tahripkâr ve ziyankâr dört kişisinden biridir.

O kişiyi siz cebinizden masraf ederek mi getirttiniz?.. Halkın parasını böyle negatif kültür faaliyetleri için harcamaya ne hakkınız var?

Yazımı okursanız, bana öfkeleneceğinizi tahmin ediyorum. Öfkelenmeyin, size çok büyük bir iyilik ediyorum. Çünkü sizi uyarıyorum. Henüz vakit ve imkan varken, önceki hatânızı telâfi için muhterem, icazetli, faziletli, ihlaslı bir Ehl-i Sünnet büyüğünü şehrinize davet ederek ona doğruları söyletiniz.

Bu millet Farmason Afganî’nin peşinden giderek değil, Ehl-i Sünnet imamlarının=önderlerinin, ulemasının, fukahasının, mürşidlerinin, meşayihinin, ziyalılarının izinden giderek kurtulabilir.

Ehl-i Sünnet yıkıcılığı ve dört fıkıh mezhebi düşmanlığı İslamı tehdit eden en büyük tehlikedir.

İslama ve Müslümanlara bid’atçilerden, mücessimeden, Mutezileden, Necdîlikten, reformculuktan, modernizmden, Afganîcilikten, Fazlurrahmancılıktan, Sünnet düşmanlarından hayır gelmez.

Tarihin kaydettiği en büyük ve en âdil cihan devleti ve barışı olan Osmanlı devlet-i aliyyesi Ehl-i Sünnet İslamlığına dayanan bir devletti.

Sayın Şarbay!.. Sizi tekrar uyarıyorum: Yanılan ve sapıtan cahillerin vebali sizin üzerinize olacaktır.

Ehl-i Sünnete doğrudan doğruya veya dolaylı şekilde zarar vermek cezasız kalmaz. Taraf-ı ilahîden sille ve tokat yiyebilirsiniz.

Lütfen hatânızı telafi ediniz.

Selamlarımla.

09.05.2013

 
___________________________________________________
BAŞKA OLAY 
deşifre olduğundan haberi olmayan konuyu açtı  şeriat diye bende azımı açtım konu şeriat bende cumhuriyetin ilk yıllarına dönmek lazım gelir mustafa kemal yaşasaydı bu günkü durumlar olmazdı şeriat şimdi vardı dedim ve mohiz kohen tekin alp gibi değil dedim mustafa kemal mustafa kemal paşa meclisteki konuşmasını hatırlıyormusun dedim şunları demişti diye başladım konuşmaya azımda durmaz işte baya konuştum yazarın yarı konuşması ve benim konuşmam karışık yazar hep son atışı kendisi yapar  ilk konuşmam ne cuhuriyetin ilk yıllarına dönmek lazım dedim başlığa bakın yazarın birinci yazısı çaoğu bana ait hep cumhiryet yazı başlığı ve takiben yazıları neyse gelelim ikinci meseleye ben istihbaratçıya deşifre oldun desem olmuyor böyle dedimmmi daha önceki olaylarda hiçde iyi şeyler olmuyor bende ona laf çarptırma yaptım ben ne zaman mitte bilgi toplayanların yanında konuşsan sabahleyin mehmet şevket eygini köşsesinde analiz yapar konuşmalarımı dedim buda gitmiş bu olayıda yazarın ikinci yazısında ele almış bir şikayetçiye diye  kendisini eleştiri gibi anlamış öyle yoruma gitmiş  
 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
1923 Cumhuriyetine Dönülmelidir
Mehmet Şevket Eygi
07 Mayıs 2013 Salı 00:38

TEKRAR 1923 cumhuriyetine dönmekten başka kalıcı ve kurtarıcı çare ve çözüm yoktur.

Moiz Kohen Tekin Alp’in şırınga ettiği sapık ideoloji mutlaka terk edilmelidir.

Janus gibi iki çehresi olan o Yahudi “Kahr olsun Şeriat!” diye yazmamış mıydı bir kitabında?

Evet bin kere tekrar edelim ki, hatırımızdan çıkmasın: 1923 cumhuriyeti, 1923 cumhuriyeti…

Türkiyenin millî kimlik ve kültürüyle barışık cumhuriyet.1920’de M. Kemal Meclis kürsüsünde ne demişti?

“Mustafa Kemal Paşa:

- Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksud olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimî bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-ı İslâm’a münhasır değildir. Anasır-ı İslâmiyeden mürekkep bir kitleye aittir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-i millîmiz İskenderun’un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte hudud-ı millîmiz budur dedik! Hâlbuki Kerkük şimalinde Türk olduğu gibi Kürd de vardır. Biz onları tefrik etmedik. Binaenaleyh muhafaza ve müdafaası ile iştigal ettiğimiz millet bittabi bu unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslâmiyeden mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-ı İslâm bizim kardeşimiz ve menafii tamamıyla müşterek olan vatandaşımızdır. Ve yine kabul ettiğimiz esasatın ilk satırlarında bu muhtelif anasır-ı İslâmiye ki: Vatandaştırlar, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ile riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna; ırkî, ictimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar te’yid ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik. Binaenaleyh menafiimiz müşterektir. Tahsiline azmettiğimiz vahdet, yalnız Türk değil, yalnız Çerkes değil hepsinden memzuc bir unsur-ı İslâmdır. Bunun böyle telâkkisini ve sui tefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum. (Alkışlar)” (Büyük Millet Meclisi zabıtları, 1 Mayıs 1920)

İşte o cumhuriyet.

Kripto Yahudilerin ve Kripto Haçlıların cumhuriyeti değil.

Selaniklilerin cumhuriyeti değil…

Yirminci asırda iki Yahudi devleti kurduklarını iddia edenlerin cumhuriyeti değil.

Boğaziçi aşiretinin cumhuriyeti değil.

1923 cumhuriyeti, Türkiyenin ve Türkiyelilerin cumhuriyeti.

Azınlıkların bütün haklarını vermek şartıyla çoğunluğun cumhuriyeti.

Resmî ideolojisiz, tabusuz bir cumhuriyet.

İnsanların inançları ve kimlikleri yüzünden zulme uğramadığı, zindana atılmadığı, idam edilmediği âdil ve merhametli bir cumhuriyet.

İdeolojik sloganlar cumhuriyeti değil realitelerin cumhuriyeti.

Çoğunluğun en az egemen azınlıklar kadar eşit olduğu bir cumhuriyet.

Halkının bin yıllık millî yazıyla okuma yazma bildiği bir cumhuriyet.

Resmî lisanı uydurukça değil, zengin Türkçe olan Cumhuriyet.

Ahlak, fazilet ve bilgelik üzerine kurulu bir cumhuriyet.

Ebeveynlerin, çocuklarını kendi dinlerine ve kimliklerine uygun şekilde yetiştirmelerine izin veren bir cumhuriyet.

Kanunlarının ve yargı sisteminin âdil olduğu bir cumhuriyet.

Bazı bedbaht kadınlara TC başlıklı yasal fuhuş, yani seks köleliği vesikası vermeyen iffetli bir cumhuriyet.

Faiz, riba ve enflasyonla parasızları ezmeyen, birtakım uğursuzları Karun gibi zengin etmeyen bir cumhuriyet.

Rüşvetsiz, alaveresiz, sömürüsüz, kokuşmasız şeffaf ve temiz bir cumhuriyet.

Âdi sivil suçlara dokunulmazlık tanımayan bir cumhuriyet.

VİP’siz bir cumhuriyet.

Kadınlarını seks azgınlıklarına köle etmeyen bir cumhuriyet.

Dünyada zulme uğrayan her dinden, her ırktan, her renkten, her meşrebten insanların, şemsiyesi altına sığınmaya can atacağı bir barınak olan cumhuriyet.

Kara, kirli, necis, haram para ve servet birikimine izin vermeyen bir cumhuriyet.

Türkiyede böyle bir cumhuriyet kurulduğu zaman komşularıyla pasaport ve vize kalkacak, insanlar kimlik kartlarıyla gelip gidecektir.

Moiz Kohen Tekin Alp Selanik egemen azınlıklar vesayet rejimi resmî ideoloji Ulu Paşa İstiklal Mahkemeleri Boğaziçi aşireti cumhuriyetiyle buraya kadar. Ya 1923’teki gerçek Türkiye cumhuriyetine dönülür, yahut korkunç bir yıkım olur.

Cumhuriyet fazilet, hikmet=bilgelik ve yüksek ahlak üzerine kuruludur. Temeli fazilet, hikmet ve ahlak olmayan cumhuriyetin adı cumhuriyet olsa da o gerçekte cumhuriyet değildir.

1923 cumhuriyeti, Madam Manokyana resmî törenle ödül verir miydi?

1923 Cumhuriyeti İskilipli Atıf Efendiye idam ettirir miydi?

1923 cumhuriyeti Medaris-i islamiyeyi ve tasavvuf tekkelerini kapatır mıydı?

Halifeyi yurt dışına sürer miydi?

Şapka yüzünden adam asar mıydı?

Beyler 1923’ten bahs ediyorum. 1924’ten, 25’ten değil…

1923 güzel bir başlangıçtır, devam etmelidir.

 

(İkinci yazı)

Bir Şikâyetçiye: Lütfen yazılarımı Okumayınız…

BENİM aziz ve muhterem kardeşim… Bazı konuları tekrarlayıp durduğumu beyan ile bundan şikayet ediyorsunuz. Çok haklısınız… Eski yazılarımı tekrar yayınlatmam ama hayatî konularla ilgili uyarılarımı ve tenkitlerimi her defasında yeniden yazarak çok tekrarlarım.

Bir ülkede, bir toplumda mânevî ve kültürel yangınlar var, bir kere yangın var diye bağırmak yeterli olmaz. Halkı ve bilhassa gençliği devamlı olarak uyarmak gerekir.

Türkiyemiz dinî, sosyal, kültürel, siyasî krizlerle boğuşmaktadır.

Halkımız uzun yıllardan beri uyutulmakta, afyonlanmakta, sersemletilmektedir.

Üç kıt’aya kol salan bir cihan devletinden bugünkü topraklarımız kaldı, onların bir kısmı da elimizden gidiyor.

Dış düşmanlarımız ve onların içimizdeki işbirlikçiler Ümmet-i Muhammed’i birbirinden kopuk bin parçaya, fırkaya, hizbe, cemaate, İslamcılığa ayırdılar.

Müslümanların onda dokuzu namazı terk etti. Namaz kılan onda birin büyük kısmı cemaati terk etti.

El sanatı kooperatifinin bile bir başkanı var ama Türkiye Müslümanlarının dinî/İslamî bir reisi, İmamı, kaidi yok.

Sabah namazlarında camilerde hemen hemen cemaat kalmadı.

Dindar denilen gençliği seher vakitlerinde camide göremiyoruz.

Bina ve zina yaygın hale geldi.

Para put oldu.

Namazı terk eden yığınlar her türlü şehvetlerine uyar oldu.

Eskiden Allah katında tek hak, geçerli, makbul din İslam idi; son on yıl içinde birileri üç hak İbrahimî din çıkardı.

Her yer okul ve üniversite doldu, sözde bilgi çağında yaşıyoruz ama ilmihalini bilenlerin nispeti yüzde kaçtır acaba?

Futbol ve seks din haline geldi.

Nicelerinin dini para, kıblesi karı oldu.

Cahillik o kadar koyulaştı ki, adamın anadili Türkçe ama atalarının ve dedelerinin Türkçe(=Osmanlıca) mezar taşlarını okuyamıyor.

Haram yeme yaygınlaştı.

Riba riba riba…

Bina ve zina…

Elli bin liralık gösterişli turistik umre seyahatleri yapılmaya başlandı.

İslam ailesinin başkanlığı erkekten alındı, reissiz bir aile türetildi.

Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı büyük ve topyekûn bir savaş başlatıldı.

Bir taşra şehrinde 12 yaşındaki bir kıza 29 kişi tecavüz etti.

Müstehcen neşriyat aldı yürüdü.

Beyinsizliğin bini bir paraya…

İş o raddeye geldi ki, Kur’andaki üç yüz küsur muhkem=hükümleri Kıyamete kadar yürürlükte kalacak kesin ayet için, onlar tarihseldir, bu devirde geçerli değildir diyen Fazlurrahman adında bir reformcunun dinini savunanlar var.

A benim muhterem dostum, bunca felaket ve yangın karşısında bendeniz feryat etmeyeyim de ne yapayım?

Bunca haksızlık, münker, fuhşiyyat=azgınlık, beyinsizlik karşısında dilsiz şeytan gibi susmam doğru olur mu?

Dostluğumuza sığınarak sizden bir ricam olacak: Yazılarımdan ve bilhassa tekrarlardan çok rahatsız oluyorsanız, sağlığınız açısından lütfen okumayınız. Huzur, sıhhat ve rahatınız bozulmasın.

Baki selam ve hürmetler…

07.05.2013



_____________________________________________________
BAŞKA OLAY 

işyerine girmiş deşifre olduğundan haberi olmayan mite bilgi sağlayanla konuşuyoruz işte ahlaksızlığın kaynağı kötü medyadır diye yazarın 1) ci yazısından itibaren 2 / 3 / başlıyan tüm konuşmalar bana ait hepsini aktarmış yazarın başılığda yazı başlığıda bana ait    ikinci konuda gene bi zaman sonra konuşmaya başladık türk otomobili yapmak yapmamak intihar olur diye başladım konuşmaya bu konuşmalarda gitmiş yazarın ikinci başlığına bakın aşağıdaki 
 
 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Ahlaksızlığın Kaynağı Kötü Medyadır
Mehmet Şevket Eygi
05 Mayıs 2013 Pazar 01:00

1. Çıplaklığı, seks azgınlıklarını, zinayı, içkiyi, şehvetleri, hafifmeşrepliği, fuhşu teşvik eden kötü tv’ler ahlaksızlık kaynağıdır.
2. Gazete ve dergilerin bir kısmı da ahlaksızlık, seks ve şehvet ocağı haline gelmiştir.
3. Ahlakı yıkılan bir toplum, maddeten ve teknik bakımından kalkınsa, ilerlese ve zenginleşse bile çökmeye mahkumdur.
4. Ahlaksızlık ve iffetsizlik o derece yaygın ve yoğun hale gelmiştir ki, seks pislikleri içinde yaşayan çocuklar vaktinden iki sene önce ergenleşmektedir.
5. Agresif din düşmanı sözde laikler içkiyi, çıplaklığı, fuhşu, zinayı, gayr-i meşru birleşmeleri laikliğin ve çağdaşlığın zarurî gerekleri sanacak kadar beyinsizleşip çıldırmışlardır.
6. Medyada, bundan yüz sene evvel, fahişelerin bile söylemekten ve yazmaktan utanacağı çirkin yayınlar yapılmakta, azdırıcı resimler basılmaktadır.
7. Zerre kadar abartmıyorum: Geçen yaz, Bursa Emniyet müdürü, “Karanlık bastı mı, Kültür Parkı bir açık hava fuhuş mekanı oluyor, her çalının ardında uygunsuz vaziyette bir çift… Uyarmaktan başka bir şey yapamıyoruz…” dedi mi, demedi mi?
8. Bu Müslüman memlekette İslamın ahlak, iffet, namus, terbiye, edep, nezaket kuralları ayaklar altına alınmıştır.
9. Bu pisliğin ana kaynağı bir kısım tv’ler ve gazetelerdir.
10. Müstehcen ve ahlaksız yayınları yasaklayan bir kanun çıkartılsa bunlar yaygarayı basacak, basın ve düşünce hürriyeti baskı altına alınıyor diye bağıracaktır.
11. Müslüman çoğunluk, onun temsilcileri ve başı çekenleri maalesef bu ahlaksızlık ve müstehcenlik tufanına karşı direniş ve tepki göstermemektedir.
12. Diyanet, ahlaksızlığı bir oldu bitti gibi görmekte ve halkı uyarmamaktadır.
13. Birtakım gafil Müslümanlar dindarlık ile ahlaksızlığın barış içinde birlikte yaşayabileceğini sanıyor.
14. Ahlaksız medya yüzünden vatanımız bir pislik deryası haline gelmiştir.
15. Pislikler ahlaksızlıklar bir kısım Müslümanların üzerlerine de sıçramıştır.
16. Elinde imkan, fırsat ve hürriyet olduğu halde ahlaksızlıkla, iffetsizlikle, azgınlıklarla mücadele etmemek de bir ahlaksızlıktır.
17. Müslüman halkın bir kısmı ahlaksız tv’leri fütursuzca ve utanmadan seyr etmekte, ahlaksız basını okumaktadır. 
18. İş o hale gelmiştir ki, 12, 13 yaşındaki kızlara topluca tecavüz edilebilmektedir. 
19. Ceza Kanunundan zina suçunun çıkarılması ahlaksızlık yangının üzerine benzin dökmek gibi olmuştur.
20. M. Kemal, İsmet, Celal Bayar devirlerinde bir otele bir kadın ile bir erkek birlikte gidip bir oda istedikleri zaman onlardan evlilik cüzdanı soruluyordu. Zamanımızda böyle bir belge sormak ve istemek suç ve küstahlık olmuştur. 
21. Birtakım siyasal İslamcıların ahlaksızlığa, iffetsizliğe, fuhşiyata karşı direnmemeleri, bu konuda çare ve çözüm aramamaları işin en vahim tarafıdır.
22. Bir Müslüman olarak din kardeşlerimi uyarıyorum: Ahlaksızlıkla, fuhuşla, işretle, iffetsizlikle, her çeşit azgınlıkla, açıkta küstahça ve meydan okurcasına işlenen günahlarla mücadele etmek, bunları engellemeye çalışmak emr-i mâruf ve nehy-i münker farzı içindedir. Müslümanlar bu farz terk ederlerse ahlaksızlık ve namussuzluk tufan haline gelir ve ülke batar.
23. Halkın ahlakını bozan, halkı iffetsizleştiren, sarhoşluğu ve her çeşit azgınlık ve çılgınlığı teşvik eden medya şerlidir ve şakidir.
24. Bir ülkede ahlaklılar, namuslular ve iyiler; en az ahlaksızlar, namussuzlar ve kötüler kadar cesur ve gözü kara olmazsa o ülkenin geleceği çok karanlıktır.
 
• (İkinci yazı)
Türk Otomobili Yapmamak Bir İntihar Olur
İsveç Kral’ı ve devlet büyükleri İsveç otomobillerine biner.
İngiltere Kraliçesi ve devlet büyükleri İngiliz otomobillerine biner.
Fransızlar Fransız otomobillerine; İtalyanlar İtalyan otomobillerine; Almanlar alman otomobillerine; Japonlar Japon otomobillerine biner.
Güney Kore Cumhurbaşkanı ve devlet büyükleri Kore otomobillerine.
Türkiye’nin büyükleri Mercedeslere, BMW’lere biner.
Niçin Türk otomobillerine binmezler?
Yüzde yüz yerli bir Türk otomobili yoktur ki binsinler.
Sayılı zenginlerimizden biri “Yerli otomobil üretmek, yerli otomobil sanayi kurmak ticari bir intihar olur” demiş. Bendeniz de şöyle diyorum: Yüzde yüz yerli ve milli vasıflı bir otomobil üretmemek Türkiye için manevi bir intihardır.
Yahu şu küçük Çek Cumhuriyetinin bile Scoda’sı var bizim kendi otomobilimiz yok.
Osmanlı İmparatorluğu’nu kurmuş atalarımızın torunları bu kadar aciz ve beceriksiz olabilir mi?
İsveç’in Volvo firması mali bakımdan sıkıntıya düşünce Çinliler satın aldı. Niçin Türkiye almadı?
Türkiye’nin yerli ve milli otomobil yapması intihar olmaz. Asıl intihar şunlardır :
1- Yabancı markaların otomobillerinin montaj sanayi.
2- Dışarıdan buğday, pirinç, nohut ithal etmek 
3- Dışarıdan gemiler dolusu yemeklik sıvı yağ ithal etmek
4- Dışarıdan gemiler dolusu domuz içyağı ithal etmek
5- Yabancılara mülk satmak 
6- Her sene yüz milyar dolardan fazla faiz ödemek
7- Günde 6 milyon ekmeği çöpe atmak
8- Isınmak ve yemek pişirmek için dışarıdan gelen doğal gaza on milyarlarca dolar ödemek
Bizim Japonlardan, Güney Korelilerden, İsveçlilerden, Çeklerden ne eksiğimiz var ki kendi milli otomobilimizi yapamayacakmışız.
Türkiye’nin milli bir uçak sanayi olabilirdi ama İsmet Paşa rejimi Nuri Demirağın uçak fabrikasını iflas ettirdi. Belki Airbus veya Boeing uçakları yapamazdık ama biz de uçak yapabilirdik.
Yıllar yılı demiryollarını ihmal ettiler, dolaylı şekilde sabote ettiler.
İki kimlikliler Türkiye’nin güçlenmesini istemezler.
Türkiye’deki çeşitlilik içinde sosyal barış ve mütabakat olmasını istemezler.
Otuz yıl boyunca Kürt halkına kasıtlı şekilde baskı eziyet işkence yaptılar, ta ki canlarına tak etsin silaha sarılıp dağlara çıksınlar.
Türklerle Kürtleri çatıştırmak için her hıyaneti yaptılar.
Sünnilerle Alevileri birbirine düşman etmeye çalıştılar.
Laikçilik heyulasıyla çoğunluğun temel hak ve hürriyetlerini ayaklar altına aldılar.
Yüzde yüz yerli otomobil neyimize gerek. Yabancı markalar hem içeride montajlanıyor, hem dışarıdan getiriliyor, onlara bineriz olur biter.
Letonya’nın Portekiz’in Bulgaristan’ın Sırbistan’ın otomobili olmayabilir ama Osmanlı cihan devletinin devamı olan Türkiye’nin yerli otomobilinin olmaması büyük eksiklik büyük ayıp büyük yüz karasıdır.
Bendeniz bizim Scoda ayarında otomobil yapmamızı bile kabul etmem, yapacaksak Saab Volvo Jaguar Mini Cooper Volkswagen gibi yapacaksın.
Bizler Fatih sultan Mehmedlerin Barbarosların Mimar Sinanların torunlarıysak yapmaya mecburuz. Yapmamak bir intihar olur.
Osmanlı İmparatorluğu devşirme yoluyla 72 milletin en zeki, en akıllı, en kabiliyetli, en çalışkan, en istidatlı, en hünerli, en marifetli, en becerikli çocuklarını “Din ü Devlet” hizmetine koşmuştur. Biz de milli otomobil sanayii milli uçak sanayi kurmak için çekebildiğimiz kadar vasıflı beyni Türkiye’ye getirmeliyiz.
05.05.201
________________________________________________
BAŞKA OLAY 

deşifre olanla altın biriktirme olayını konuştuk yani biri konuyu açtı işte zenginlik  altın para biriktirme riba faiz 
hepsi gitmiş yazarın kendi katkısıda var   
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Dünyanın En Zengin Yahudileri
Mehmet Şevket Eygi
26 Şubat 2013 Salı 00:08

 

Forbes Israel dergisinin yazdığına göre İsrail’in en zengin hahamları şunlarmış: (1) Pinchas Abouhatzeira (Meşhur haham Baba Salim’in ahfadından, Sefarad mezhebine mensup) 226 milyon euroluk bir servete sahip. (2) Kardeşi David Hai Abouhatzeira 124 milyon euro. (3) Jaacov Arie Elter (Eşkenaz mezhebine mensup) 71 milyon euro. (4) Yissachar Dov Rokach 36 milyon euro. (5) Nir Ben Artzl 20 milyon euro. (Bu zat haham olmadan önce parasız bir tarım işçisiymiş…)

Dünyanın en zengin Yahudilerine gelince: Yukarıda adları ve servetleri zikr edilen hahamlar bunların yanında dilenci gibi kalır.

Dünya en zengin Yahudisi: Larry Ellison’un serveti 36 milyar dolar.

Kumarhaneler kralı Sheldon Adelson’ununki 24,9 milyar dolar.

New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg 22 milyar dolar.

Gorge Soros 20 milyar dolar.

Sergey Brin 18,7 milyar dolar

Larry Page 18,7 milyar dolar.

Listenin tamamını vermiyorum. Merak edenler İngilizce “Dünyanın en zengin Yahudileri” kelimeleriyle internetten arayabilirler.

Yazımın başındaki hahamlar nasıl zengin olmuşlar? Ticaret, sanayi işleri falan mı yapmışlar? Hayır kerametleriyle, miracle’larıyla bu servetlere sahip olmuşlar.

Hz. Musa’nın Şeriatında faiz, riba, para ticareti yasak ve haramdı ama Yahudilerin bir kısmı sonradan yoldan çıkmış ve para ticaretiyle zengin olmuştur.

İslam dini ribayı, bâtıl alışverişleri, para ticaretini kesinlikle yasaklamıştır. Bu işi yapan ve zâhirde Müslüman görünenler, aslında mecazî mânada Müslüman Yahudilerdir.

Kur’an-ı Kerimin Tevbe suresinin 34-35’inci âyetlerinin mealini aşağıda veriyorum:

“Ey o bütün iman edenler!.. (Haberiniz olsun ki) Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah yolundan alıkoyuyorlar.

Altın ve gümüşü yığanları (kenz=hazine yapan) ve onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.

O gün bunlar (biriktirdikleri paralar) Cehennem ateşinde kızdırılacak, sonra da onların alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacak.

İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir.

Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!”

Bu ayetlerin, haram yollarla zengin olan, Müslüman halkı dolandıran, rüşvet alan Müslümanları da kasd ettiği söylenmiştir.

Elmalılı Tefsiri’nde bu ayetle ilgili yorumlardan bazı cümleleri özetleyerek ve sadeleştirerek aşağıya alıyorum:

“Hahamların ve papazların bazısı yok yere, sebepsiz veya haksız sebeplerle, gayr-i meşru amaçlarla halkın mallarını, paralarını alıyor, servetler topluyor.

O paraların Allah yolunda harcanmasına engel oluyorlar.

O servetlerle ve o bâtıl faydalanmalarla halkı kendilerine ve değiştirip tahrif ettikleri hükümlere uydurup; İslam’dan, doğruluktan, gerçek Tevrat ve İncil’de gösterilen doğru yoldan saptırıyorlar.

Böylece halka kötü örnek oluyorlar.

Sanki para için her haksızlık yapılabilir,

Para ile her şeyin çaresi bulunabilir,

Hattâ para ile hak, hukuk ve kanunlar değiştirebilir,

İnsanların günahları afvolunabilir…

Öyleyse haram helal tanımayarak ve hiçbir günahtan çekinmeyerek ne yapıp yapmalı, para kazanmalı,

Hazineler (büyük servetler) yığmalı…

Gibi bir fikir ve his veriyorlar, hak yolundan saptırıyorlar.

Ve onlar ki, altın ve gümüşü kenz yaparlar, toplayıp biriktirip sımsıkı saklarlar, tıkız ederler…

Altın ve gümüşün hakkı, insanlığa yararı noktasından hikmeti, mübadele vasıtası olmaktır,

Allahın kullarının hakikî ve meşru ihtiyaçlarına sarf edilip tedavül etmektir,

Hem de sadece zenginler arasında değil, umum halk arasında tedavül etmek,

İhtiyaçların en önemlisi önemlisine, umumu hususuna, şiddetlisi hafifine tercih ve takdim olunarak en güzel ve doğru şekilde harcanmaktır.

Bir takımları tutup bunları (parayı, altın gümüşü) topluyor, tedavülden çekiyor,

Sımsıkı saklıyor, gizleyip yığıyor,

Ve bunları Allah yolunda harcamıyorlar.

Allah için hakkını vermiyorlar.

Her kim olursa olsun,

Haham ve papazlardan,

Onlara uyan gayr-i müslimlerden,

Gerekse zekat vermeyerek nakitlerini (paralarını) saklayan Müslümanlar…

Artık bunları acı bir azap ile müjdele ey Resulüm.

O gün o altın gümüş paralar Cehennem ateşinde kızdırılacak, bunlarla onların alınları, böğürleri, sırtları dağlanacak, İşte bunlar nefisleriniz için yığıp sakladıklarınızdır, haydi tadınız bakalım sakladıklarınız denilecektir.”

Evet bugün İslam dünyasında, Müslümanları din ve mukaddesatı alet ederek aldatan ve soyan, bu yolla büyük zengin olan birtakım eşkıya bulunmaktadır. Onlar Resulullah Efendimizin (Salat ve selam olsun ona) bildirdiği gibi bu Ümmetin Yahudileridir.

Zekatı hiç ödememek.

Yahut kısmen ödemek.

Veya Kur’ana, Sünnete, fıkha ve Şeriata uygun olarak vermemek ve sarf etmemek… İşte bunlar da büyük günah ve isyandır.

Allahın âlemlere rahmet olarak yarattığı ve insanlara en güzel örnek ve model olarak gösterdiği Muhammed Mustafa aleyhissalatü vesselam Efendimiz altın ve gümüşü yığıp depolamamıştır (iddihar etmemiş ve kenz yapmamıştır).

Zengin olan sâlih Müslümanların servetleri, haram yollarla değil, Şeriatın izin verdiği helal yollarla olmuştur ve onlar servetlerini bir emanet ve imtihan bilmişler, farz ve sünnet olan sadakaları vermişler, mâlî ibadet yapmışlardır.

Hiç şüphe yok ki, servetlerin en kirlisi din ve mukaddesat sömürüsüyle; cahil ve saf Müslüman halkı soyarak elde edilenidir.

Böyle servetler, karı satarak, fuhuş yerleri açarak, yol keserek elde edilen servetlerden daha kirlidir.

Ey zengin Müslümanlar!.. Zekatlarınızı Kur’ana, Sünnete, fıkha, Şeriata uygun olarak vermezseniz servetiniz sizi âhirette yakacaktır.

Bu devirde zekat vermekle de vazifemiz bitmez.

Zekatını verdi ama geri kalan servetiyle lükse, israfa, çeşit çeşit azgınlıklara saptı…

Böyleleri de bu yaptıklarının hesabını verecektir.

Sosyal adalet, yardımlaşma, paylaşma, infak Müslümanlığın şartlarındandır.

Adana’da 26 yaşındaki aç, yoksul, çaresiz, perişan, borca batık, üzüntü ve kahırdan çıldıran Müslüman anne intihar ederek iki küçük yavrusunu yetim bıraktı.

Türkiye Müslümanları zekatlarını doğru dürüst vermiş olsalardı bu kadıncağız bu duruma düşmezdi.

Peygamberlerden (aleyhimüsselam) sonra insanların en üstünü ve faziletlisi olan Ebubekir Sıddiq hazretleri bütün malını, din hizmetleri ve cihad yolunda harcaması için Efendimize getirip vermişti. Efendimiz ona sormuştu: Çoluk çocuğuna ne bıraktın? Sıddik hazretleri şu cevabı vermişti: Allah ve Resulü onlara yeter.

Bugün dünyada İslam her taraftan saldırıya uğruyor, her yerde Müslümanlar katl ediliyor; ahlaksızlık, fısk fücur, isyan tuğyan almış yürümüş, memleket bir fuhuşhane-i kübraya dönmüş, on altı yaşındaki kız sokakta doğuruyor ve dindar zenginler sanki dindar Halife Sultan Süleyman devrinde yaşıyorlarmış gibi keyiflerine bakıyor. Olur mu böyle şey?

Gerçek ve sâlih alimler, gerçek fakihler, gerçek şeyhler, gerçek mürşidler, Müslüman zenginler elele vererek halkın imanını kurtarmak için çalışmalıdır.

Servetlerin yeterli kısmı en uygun, en etkili, en başarılı şekilde din, iman, İslam, Kur’an, Sünnet, ahlak-ı islamiye hizmetleri için harcanmalıdır.

(Not: İslamî, imanî, Kur’anî hizmet ve faaliyetler için milyarlarca lira ile oynadıkları halde, işe bir ceketle başlayıp yıllar sonra bir ceketle ayrılan ihlaslı, faziletli, temiz, şeffaf gerçek hizmetkarların ellerinden ve ayaklarından öperim…)

26.02.2013


___________________________________________________
BAŞKA OLAY 
29 nisan pazartesi günü 2013 günü işyerinde konuşmalarım bu konuşmalar ertesi gün yazarın köşsesinde 
çalıştığımız işyerinde deşifre olduğundan haberi olmayan mite bilgi sağlayanla aramız sıkı fıkı kafalar uyuşuyor işte 
iyi ahlaklı bir insan içim ısındı ona çok temiz bir insan örnek aldığım çok konuşmaları var konu açıldı çay içiyoruz zenginlik kötümüdür evet dedi zengin olcam diye yasal olmayan yollardan kazanç elde edilmesi kötü valla çok doğru söyledin dedim helal sana bu iyi tesbitlerin var dedim başladık konuşmaya ben unutulan islami değerlerimiz kavramlarımız diye konuşmaya başladım yazarın 1 ci yazısı 2 yazısı 3 cü yazısı 5 ci yazısı 6 cı yazıdaki ana konuşma başlığım benim işte helal haram 10 cu yazıya kadar benim konuşma başlığım yazarın kendi katkısıda var neyse gelelim ikinci  ana başlığın yazılma sebebine mite bilgi sağlayan bir ara yanıma geldi abi kalemin varmı bende malesef dedim  varda iyi değil dedim işte ikinci konu başlığıda yazara ait benim değil benim  iyi kalem bulundurmayışımın üzerinde durmuş nasihatlari haklı yani mit teşkilatı )))) 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
UNUTULAN İSLAMÎ KAVRAMLAR ve DEĞERLER
Mehmet Şevket Eygi
30 Nisan 2013 Salı 00:40

ZAMANIMIZDA kullanılmayan, zikr edilmeyen bazı kelimelerden, kavramlardan, değerlerden bahsetmek istiyorum.

*Birincisi: Mürüvvettir. Anlatması, tarif edilmesi zor bir değer ve kavram… Sadece lafla öğretilemez. Mürüvvetli insanları gören çocuklar ve gençler mürüvvetli olur.

2. Fütüvvet: Fütüvvet Arapça feta kelimesinden gelir, delikanlılık yiğitlik demektir. Bugünkü lisana gönül yiğitliği şeklinde tercüme edebiliriz. Eskiden çalışma, iş, zanaat, ticaret, üretim hayatı dini, ahlaki, tasavvufi kontrol altındaymış. Loncalar ve ahilik dini bir kurummuş. Bu yolla birçok kötülükler, soygunlar, sömürüler, zararlar önleniyormuş. Bir çocuk bir işyerine çırak verilirmiş, epey çalışır  kalfa peştamalını dini törenle kuşanırmış. Öyle önüne gelen herkes ayakkabıcılık, kebapçılık, börekçilik yapamazmış. Esnafların, çarşıların şeyhleri varmış. Halka çürük bozuk mal satamazlarmış. Satmaya kalkan intihar etmiş olurmuş; damını başına yıkarlarmış. Fütüvvet teşkilatına üye olanlar doğru, dürüst, ahlaklı, faziletli insanlar olarak çalışırmış.

3. Adab-ı muaşeret, bugün görgü diyorlar. Eskiden şehirlerde insanları bağlayan görgü kuralları varmış. Çocukluğumda duymuştum, bundan yüz küsur sene önce küçük bir Anadolu şehrinde her gün dükkânına inen çok yaşlı bir esnaf varmış, yaşça en büyük o olduğu için akşam dükkânı kapatıp evine giderken hiç kimse önüne geçemezmiş. O ağır ağır yürür, halk ve gençler mecburen onu ağır ağır takip ederlermiş. Ana yoldan evinin bulunduğu yokuşa sapınca halk hüryâ gidermiş. Şimdi böyle bir şeyi düşünmek bile mümkün değil. Eskiden kadınların ve kızların iç çamaşırları herkesin göreceği yerlerde kurutulmazmış. Sokaklarda, meydanlarda herkesin göreceği açık yerlerde yemek içmek mürüvvete ve adab-ı muaşerete aykırıymış.

4. Eskiden iki çeşit tesettür varmış. Birincisi Müslüman kadın ve kızların örtünmeleri. İkincisi namahrem erkeklerle ihtilat etmemeleri, görüşmemeleri. 1950’li yıllarda Tarikat-i Nakşibendiyye mensubu merhum Doktor Yüzbaşı Dursun Aksoy Bey’in Ankara  Namık Kemal mahallesindeki evine giderdim, bazı geceler güzel sohbetler yapılırdı. Hanımı erkek misafirlere görünmezdi. Çayları hazırlar, bir tepsiye koyar, kapıyı tıklatır, Dursun Bey gider, alır dağıtırdı. Şimdi başı örtülü Müslüman hanımlar namahrem erkeklerle hep birlikte güle oynaya sohbet ve yarenlik ediyor.

5. İlmihalini öğrenme kavramı… Bu da büyük ölçüde yitirildi. Akıllarınca tefsir, hadis okuyan ve okuduğuna sanan öyle Müslümanlar görüyorum ki Allah’ın on dört sıfatını, Peygamberlerin beş sıfatını, namazın iç ve dış farzlarını bile bilmiyorlar. İsimleri yaldızlı ve cafcaflı birtakım din kitapları okuyorlar lakin istibrayı bilmedikleri için abdestleri bozuluyor, farkında olmadan abdestsiz namaz kılıyorlar. Modernist ve reformist bidatçiler Sünni halkın ilmihal öğrenmesini istemiyor. Hâlbuki Efendimizin buyurduğu gibi “İlim (yani zaruri ilmihal ve faydalı hayat bilgilerini) öğrenmek erkek kadın her Müslümana farzdır”

6. Zamanımızda helal ve haram kavramları da çok sulandırıldı. Para, kazanç, zenginlik olsun da nasıl olursa olsun. Eskiden aile, mektep ve toplum Müslüman halka haram ve helal kavramlarını ve ölçülerini iyice öğretirdi. İyi Müslümanlar haram kazanmaktan ve yemekten ateşten kaçar gibi kaçarlardı. Şimdi bazıları şeytandan fetvalar almışlar, “Bozuk düzenlerde bozuk işler yapılır” diyerek haram kazanıyorlar, haram zengini oluyorlar, haram yiyorlar. Bu yüzden de bet bereket kalmadı.

7. Eskiden ekmek ve kâğıt kutsaldı. Bir duvar dibinde, sokakta kuru bir ekmek parçası bulan onu alır kuşların ve başka hayvanların yemesi için müsait bir yere bırakırdı. Yerdeki yazılı kâğıtlar da ihtiramla alınır, temiz bir yere konurdu. Bugün ülkemizde altı milyon ekmek her gün çöpe atılıyor. Her yer kâğıt dolu. Bazen bir otomobile biniyorum, hava yağmurlu olduğu için ayakaltına gazete serilmiş. Gazete deyip geçmeyin, orada futbolcu Abdullah… Hakem Şükrullah… Şoförler derneği başkanı Nurullah ismi yazılı olabilir ve bunlara basmak haramdır, büyük günahtır. Günümüzde böyle bir hassasiyet yok.

8. Hayâ… Bu kelime ne kadar az kullanılıyor. Zamanımızda utangaçlık bir fazilet değil sanki bir ayıptır. Arsızlık, yırtıklık, terbiyesizlik, şirretlik, edepsizlik geçer akçedir. Peygamberimiz hayâ imandandır buyurmuş… Hayâ şişesini taşa çalanların dinlerini ve imanlarını korumaları çok zor olur.

9. İffet… Bu devr-i dilârada iffetin pabucu dama atıldı. İffet erdem olmaktan çıktı. Eskiden insanlar, hasbelbeşeriye bir günah işledikleri vakit gizlerlermiş. Şimdi iftiharla anlatılıyor. Öyle kimseler görüyoruz ki, evli bir kadınla zina etmiş, bunu fahr ederek söylüyor. Yıllar önce anlatmışlardı, herifin biri yüklü bir ihaleye girmemek için o zamanın parasıyla beş yüz bin lira almış. Bunu da otuz iki dişini gösterecek şekilde pişmiş kelle gibi sırıtarak anlatmış.

10. Eskiden insanların bir kısmı edep taçlarıyla taçlı olarak gezerlermiş. Şimdi böyle taçlı kimseler çok azaldı.

On değer ve kavram saydım. Bunlar İhyau Ulumiddin gibi muteber din ve ahlak kitaplarında yazılıdır. Böyle kitaplar lisanımıza çevrildi, yayınlandı, milyonlarca adet satıldı. Lakin dikkatle okunup içindeki bilgiler sağlam şekilde öğrenilip hayata uygulanmadığı için faydası az oluyor.

Bazen pazar günleri yaz aylarında Haliç’ten geçerken sahilde dehşetli dumanlar görüyorum. Yüzlerce mangal yakılmış, üzerlerinde et, tavuk kızartılıyor, bazı kimseler ateşi yelpazeliyor, üflüyor, kimisinin suratı mosmor kesilmiş, dumanlar kokular gelip geçeni rahatsız ediyor… İstanbul terbiyesinde ve görgüsünde pikniğe gitmek vardır ama bu anlattığım gibi mangalcılık hoş görülmez. Bir gün önceden evde soğuk yenen börekler, kuru köfteler, zeytinyağlı dolmalar yapılır… Bugünkü piknikçiler akşam ayrılırken mangallardaki ateşleri de çimenlerin üzerine döküyor. Oradaki karıncaları böcekleri yakarak öldürüyorlar.

Ehl-i Sünnet dairesi içindeki dini cemaatlerin ve tarikatlerin İslam’ın temel kavram ve değerlerini halka öğretmek için etkili faaliyetler ve hizmetler yapması temenni olunur. Lakin bu hizmet ve faaliyetler ayrı ayrı yapılmaz, birleşerek yapılabilir. Müslümanlar ise birleşmemek konusunda ittifak etmişlerdir.

 

(İkinci yazı)

CEP TELEFONU VE DOLMAKALEM

Hem bilgisayar, hem televizyon, hem telefon… Harika bir cihaz… Navigasyon cihazına bağlıyorsunuz, size 300 metre ötede sağa sapınız, filan sokağa girmiş olacaksınız, 500 metre ilerleyiniz, aradığınız yer sağdadır… diyerek yol gösteriyor. Bu cep cihazının fiyatı bin beş yüz dolarmış. Bunun sahibi veya sahibesinin cebindeki kalem ise 1 TL’lik en ucuzundan berbat bir tükenmez kalem… Yarabbi! Ne korkunç bir uçurum… Bu muhterem, çok kültürlü bir insan olsaydı cebinde en azından birkaç yüz liralık güzel bir dolma kalem bulundururdu… Bir Müslümanın kaleme ehemmiyet vermemesini düşünemiyorum. Kur’anda “Nun ve’l-Kalem” ayeti vardır. Kalem medeniyet demektir, kültür ilim irfan düşünce hikmet demektir. Bu yazımı okuyan ve imkanı olan muhterem okuyucu ve kardeşlerimden rica ediyorum, lütfen doğru dürüst kalemlenelim.

***

Karşısındakine bir adres veya kısa bir referans verecek, cebinden bir not defteri çıkartıyor, içinden bir sayfa yırtıyor, bu sayfanın üç tarafı düzgün kesilmiş, yırttığı kısım fare yemiş gibi. Üzerine bir şeyler yazıyor ve karşısındakine veriyor. (Medeni Müslümanlar için yazıyorum) Olmaz, olmaz, olmaz! Medeni, nazik, kibar, efendi bir Müslüman karşısındaki insana bir kenarını fare yemiş gibi tırtıklı, çirkin bir kâğıt veremez. Eeee ne yapsın? Cebinde dört tarafı düzgün kesilmiş küçük not kağıtları bulundursun, kaliteli kalemiyle düzgün bir yazıyla ne yazacaksa yazıp versin. (Bana küçük bir kâğıda bir not yazıp ver, ben senin ne mal olduğunu söylerim…)

***

Halis poplinden birinci sınıf dikiş harika bir gömlek… Seri sonu olduğu için 19 lira gibi son derece ucuz bir fiyata satılıyor. Yakasının altındaki marka tanınmış bir marka değil, lakin gömlek şaheser. Bizim nostaljik Havadar Bey bu güzel gömleği görünce burun kıvırıyor, almıyor, gidiyor lüks bir dükkandan aynı kalitede, belki ilk gömlek kadar da güzel olmayan bir gömleği 155 liraya alıyor. Neymiş, meşhur markaymış. Bu beyceğiz bir marka fetişistidir. Ona tavsiye ediyorum: Lütfen gömleğin görünmeyen yerindeki markasını söktürüp sağ veya sol yakanın üzerine, gözlere batacak şekilde diktiriniz. Öyle ya marka!

***

Üniversiteyi bitireli bunca yıl geçmiş, bizimki makam mevki sahibi olmuş… Ev yazlık, lüks otomobil… Mobilyalar… Gardropta bir yığın elbise, palto, pardösü… Kısa zamanda zengin bile olmuş, semirmiş… Lakin o geniş evinde bir kütüphane odası yok. Zaten kitaba, kütüphaneye de ihtiyacı yok. Çünkü kitap okumaz. Dindar kesime mensupsa birkaç yaldızlı din kitabı vardır ama onları mütalaa etmez. Zaten okusa da anlamaz. Farz edelim anladı, öğrendiği bilgileri hayatına uygulamaz. Ne fakir adamdır böylesi.

***

İstanbul’da erguvanlar açtı, kaç tane kaldıysa mor salkımlar açtı. Merak ediyorum Boğaz’a erguvanları seyretmeye, köşede bucaktaki mor salkımlara bakmaya şu yirmi beş milyon İstanbullunun içinden kaç kişi seğirtiyor acaba. Erguvanlar, mor salkımlar gerçekten seyredilecek güzelliklerdir. Yazık ki, insanların çoğu bunları görmüyor bile. Geçen gün bir toplantı için bendenizi almaya gelen bir beyefendiyle yolda giderken “Şu köşedeki binanın bütün cephesini sarmış mor salkımlar ne kadar güzel” dedim… Gösterdiğim tarafa hayretle baktı, ne keskin gözleriniz var, ben hiç dikkat etmemişim dedi. Bendenizin gözleri keskin değil, o muhteremde bakış yoktu.

***

İstanbul bitti mi bitmedi mi? İşte tüm mesele burada. Şehir çoktan bitti ama farkında değiliz. Denizde yaşayan balıklar, deniz nedir bilmezlermiş. İstanbullular da şehrin bittiğini anlayamıyor, bilemiyor. Dostlarımdan biri her gün evden işe, işten eve en az üç saat yitiriyor, farkında bile değil. Bunu tabiî, olağan sanıyor. İstanbul’un nüfusu 5 milyonda tutulabilmiş olsaydı, gidiş geliş bir saati geçmezdi. İnsanımızda isyan duygusu dumura uğradı. İstanbul’un haline, yasal sınırlar içinde isyan edemiyoruz, protesto yeteneğimiz erozyona uğramış. Başta trafik çilesi olmak üzere bütün çilelere kurbanlık koyun gibi boyun eğiyoruz. Sorumlulardan ve ilgililerden hesap sormuyoruz. Öyleyse başımıza gelenlere layığız.

30.04.2013

 


__________________________________________________
BAŞKA OLAY 

23 nisan 2013 günü eve gelen mit elamanıda vardı ordan annem dediki tavuk algel dedi 10 tl verdi  bende gittim kasaba çok pahalı 13.750 diyor benimde üzerimde para yok  tavuğu alamadım   işte bu bilgiler yazarın ikinci yazısında aşağılara doğru islami hürriyet başlığı ordan mit dediki ya baksana markete git dedi bende gitmem dedim ordaki tavuklar iyidir hemde ucuz dedi iyide 10 tl var alamam dedim  bende zor zor gittim işte buda aktarılmış yazarın ikinci yazısına bakın şu yazı Markete gidip de doğal, temiz, ekolojik, faydalı besinler ve içecekler alamayanlar hür insanlar mıdır, esirler midir?  neyse ilk başlarda ben televizyonu söktüm evde onuda aktarmış mit elamanı oda yazarın ikinci yazsında bakın şu yazıya Televizyonun önüne geçiyor ve saatler boyunca saçma sapan beyin yıkayıcı bayağı programlar seyrediyor. Hür müdür, tv kölesi midir? bu bilgiler hepsi gitmiş anlayın işte 
birde yazar şu konuyu muhatab almış tavuk konusunu baya işlemiş   
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Riba_ve_Faiz_Konusunda_Uyari/14664#.UXf3DbJKMdk
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Riba ve Faiz Konusunda Uyarı
Mehmet Şevket Eygi
24 Nisan 2013 Çarşamba 00:35

Bendeniz iktisat ve maliye konusunda uzman değilim. Parayı sevmem. Alim ve fazıl kimselere hürmet ederim. Faiz konusunda az bilirim öz bilirim. Kur’anda muhkem ayet vardır, mütevatir ve sahih hadisler vardır; riba haramdır. Ribanın helal olduğuna inanan dinden çıkar.

Ribanın yani faizin azı da haramdır çoğu da…

Riba ayrı şeydir faiz ayrı şeydir demek batıl bir söz etmektir. İkisi de aynı şeydir.

Yetmiş çeşit riba vardır, hepsi de haramdır.

Darülharbte iki mü’minin ribalı iş yapmaları haramdır.

Riba, hadise göre “Anasıyla zina yapmaktan daha büyük bir günahtır.

Riba/faiz sadece iktisadî ve malî bir konu değildir, öncelikle dini ve fıkhı bir konudur.

Günümüz insanlığının başındaki en büyük bela ribadır, faizdir.

Kur’an ribacılar için “Onlar Allaha ve Resulüne savaş ilan etmişlerdir” buyurmaktadır.

Resuli Kibriya aleyhi ekmelüttahaya efendimiz Veda Haccındaki hutbesinde riba muamelelerini kesin olarak Kıyamete dek kaldırdığını, ibtal ettiğini insanlığa duyurmuştur.

Allah ile savaşmaya yeltenen ribacılar bu savaşı kazanacaklarını mı sanıyorlar?

Ribanını en düşüğü de haramdır. Mesela binde bir, milyonda bir riba yine haramdır.

Düşük faizin helal olduğunu iddia eden Reşid Rızanın kendisi de, bu bozuk fetvası da merduttur.

Nefs-i emmaresini, gururunu, kibrini, şehevatını tatmin için faizli krediyle pahalı ve lüks bir oto alan Müslüman, hem ribaya bulaştığı, hem de israf ettiği için iki kere günahkar ve fasık olur.

Faizli banka kredi kartları kullanmak günah ve haramdır.

Sadece faiz almak veya vermek değil, faizin hesabını tutmak bile haramdır.

Müslüman gazetelerin ve tv’lerin faizli reklamlar almaları haramdır, büyük günahtır.

Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bir ülke gırtlağına kadar ribaya, faize, krediye batarsa onun geleceği çok karanlık olur.

Riba ve faiz konusunda şazz ve geçersiz ictihladlara, fetvalara, görüşlere kulak asılmaz.

Faizin kötü olduğunu anlamak için dindar bir Müslüman olmak gerekmez. Akl-ı Selimi ve vicdanı olan herkes bunu kolayca anlar idrak eder.

Faiz yasağı rahmanî, faize cevaz Tağutî ve şeytanîdir.

Faiz konusunda Tağuta, şeytana, decacileye, kezzabîne uyanlar Cehenneme doğru yol alır.

Faiz sadece İslamda değil, tahrife uğramış dinlerin şeriatlarında da haramdır.

Dünyada mekan, âhirette iman diyerek faizli krediye baş vuranlar ve düşük faizin helal olduğuna itikad edenler, imanlarını ve ahiretlerini kaybetmekten korksunlar.

Bugünkü faiz çılgınlığı böyle artarak devam ederse Türkiye ileride birkaç trilyon dolar faize batacak ve İtalya gibi iflas edecektir.

Dünya hayatı bir imtihandır, insanlar imtihan edilmektedir. Önemli sorulardan biri de faizdir.

Veyl bu faiz sorusuna yanlış cevap verenlere!

Bildikleri ile âmil olmayan ulema-i sû’un aldatıcı fetvalarına kanıp de ayaklarımız kaymasın.

Dini imanı para olanların dinî fetva vermeye hakları yoktur.

İslam nizamında, yetmiş çeşit ribanın yetmişi de haramdır ve yasaktır.

Allahü Teala, Şeriat sınırları içindeki ticareti helal, ribayı haram kılmıştır. Kur’an böyle diyor.

Müslümanlar, birbirlerine yardım için, ticaret ziraat ve sanayi geliştirmek için karz-ı hasen sandıkları ve mudabere şirketleri kurmalıdır.

Ribanın haramlığına aykırı ictihad yapılamaz. Çünkü mevrid-i nasta ictihada mesağ yoktur.

Abrürrezzak beyefendi kardeşim… Cebinizdeki o radyasyonlu kredi kartı konusunda taqva sahibi ulema ile, kamil mürşidlerle istişare yapınız. Bir de istihareye yatınız. Bakınız neler duyacak ve (kısmetiniz varsa) neler görecek ve işiteceksiniz.

İslam dininde helal belli, haram da bellidir. Riba belli olan haramlardandır… Bir de bu helallerle haramlar arasında şüpheli işler ve muameleler vardır ki, Resulullah Efendimiz onlardan da uzak durmamızı emir ve tavsiye buyurmuşlardır.

Abdüsselam kardeşimize: Evet namazınızı kılıyor, orucunuzu tutuyorsunuz ama riba konusundaki bu genişliğinize ne demeli?

Bu hatırlatma yazım dolayısıyla bendenize öfkeleneceklere bir sözüm var: Ne haliniz varsa görün derim…

 

(İkinci yazı)

İslamî Hürriyet Nedir?

Ömründe hiç kivi yememiş bir kimseye, bu meyvenin tadını doğru dürüst anlatmak mümkün müdür? Yüz sayfalık bir kitap yazsanız yine anlatamazsınız.

Kiviyi anlamak için yemek gerekir.

Her kivi yiyen, kivinin tadı nedir hakkıyla anlar mı? Anlayamaz. Damak lezzeti kültürüne sahip kişi ile önüne gelen her şeyi hapur hupur yiyen bir pisboğaz bir olur mu hiç?

Nefis yemeklerin, lezzetli meyvelerin tadını herkes eşit olarak alamaz.

Dünyanın en nefis, en pahalı, en nadide çaylarından bir karışım yaptınız, porselen bir çaydanlıkta demlediniz, billur bardaklarla ikram ettiniz. Çaydan anlamayan biri için bu dillere destan içecek bulaşık suyu gibi bir şeydir. Anlayan kimse ise tadını kırk yıl unutamaz.

Anlamak için yaşamak, denemek gerekir. Bu da yetmez anlama, lezzet alma, algılama kültürü de gereklidir.

İnsanlar dünyayı, hayatı, varlığı kültür seviyelerine göre anlar veya anlamaz.

Yaşar görünen öyleleri vardır ki, onlar yaşamaz.

Notalardan, bestelerden söz edelim. Mahalle düğünlerinde oynak havalar çalan beşinci dereceden bir orkestra Mozart’ın harika bir bestesini aslına uygun şekilde icra edebilir mi?

Öyle adamlar vardır ki doğumları ile ölümleri arasında uzun bir zaman dilimi olur ama onlar yaşamadan ölmüşlerdir.

Bugünkü medeniyet robotlar, zombiler yetiştiriyor.

Modern tavuk çiftliklerindeki zavallı tavuklar gibi. Yirmi dört saat ışık altında durmadan yediriliyor, şişiriliyor ve otuz küsur gün sonra kesilecek hale getiriliyor. Zaten kesmekte gecikilirse çatlayıp ölüyorlar. Bu tavukların hayatı normal tavuk hayatı mıdır? İşte medeniyet insanlara da fabrika tavuğu muamelesi yapıyor.

Çocukluğumda tavuklarımız vardı. Serbest gezerlerdi. Biz onlara yem vermesek de karınlarını doyuracak bir şeyler bulurlardı. Sıcak havalarda bir ağacın gölgesinde dinlenirlerdi. Günün birinde kesilip yenilirlerdi ama normal bir tavuk hayatı yaşamış olurlardı.

Şimdi insanlar fabrika-çiftlik tavukları gibi. Berbat bir hayat sürüyorlar, farkında bile değiller.

Ülkenin çoğunluğunu oluşturan Müslüman halka bakalım. Varlık nedir, hayat nedir, dünya nedir, İslam nedir sorularını soran ve cevaplarını bilen kaç kişi çıkar.

Kölelik kalktı diyorlar. Hukuken kölelik kalkmıştır ama kendilerini hür sanan milyarlarca köle var yeryüzünde.

Eroin veya kokain bağımlısı bir köle değil midir?

Evden işe işten eve gitmek için günde üç dört saat çile çeken adam hür müdür, köle mi?

Televizyonun önüne geçiyor ve saatler boyunca saçma sapan beyin yıkayıcı bayağı programlar seyrediyor. Hür müdür, tv kölesi midir?

Ya şu telefon kolikler? Vır vır zır zır dır dır konuşup dururlar. Gevezelikler, zevzeklikler… Bunlar hür müdür?

Sağlığa zararlı bembeyaz kimyalı ekmekleri tüketenler sağlık ve beslenme bakımından ne kadar hürdür?

Markete gidip de doğal, temiz, ekolojik, faydalı besinler ve içecekler alamayanlar hür insanlar mıdır, esirler midir?

Siz Müslümansınız, çocuğunuzu okula gönderiyorsunuz, yavrunuza orada İslama aykırı bir yığın ideolojik hurafe okutuluyor, evrim teorisi doğruymuş gibi gösteriliyor, sapık bir insan olarak yetişmesi için çalışılıyor. O çocuk, onun ebeveyni hür müdürler?

Dindar bir vatandaş, Türkiyede niçin Cuma günü tatil yapamıyor?

Mason locaları açık da, tasavvuf tekkeleri niçin kapalı?

Heybeliada’daki Ruhban Okulu açılırken, çoğunluğun İslam Medreseleri niçin açılmıyor?

Birtakım ruhban-perestlerin tuzaklarına düşmüş safderun Müslümanlar hür Müslümanlar mıdır?

Bin yıldan fazla kullanılmış olan millî alfabeyi bilmeyenler, 1928’den önce yayınlanmış Ömer Seyfeddin hikayelerini okuyamayanlar kültür yönünden hür olabilir mi?

Hür ve mukim Müslüman erkeklerin beş vakit farz namazları cemaatle kılmaları mecburîdir. Cemaati devamlı şekilde terk edenler, mecazî manada, köle statüsünü tercih etmiş olduklarından haberdar mıdır?

Tesettürü terk eden hür İslam kadınları, kendilerini cariye statüsüne düşürdüklerinin farkında mıdır?

Kölelere hürriyet şarkıları okutturulabileceğini unutmayalım.

Hür Müslümanlar olmak için hürriyetin şartlarını ve gereklerini bilmemiz ve onları hayata geçirmemiz gerekir.

Türkiyede Yahudiler cumartesi günü, Hıristiyanlar pazar günü resmî tatil yapıyorlar. Müslümanların cuması ise resmen tatil günü değil. Bu bir hürriyet midir, yoksa bir kölelik mi?

Ah, keşke Müslüman halka ve gençliğe İslamî hürriyet dersleri verilse…

24.04.2013

 

_________________________________________________


BAŞKA OLAY 

deşifre olan beni gördü selam verdi aleyküm selam hoş beş işte nasılsın falan ayak üstü yürüyoruz işte o sıralarda mini etek giymiş kadın gördüm ya şuna baksana dedim oda boşver dedi bu konuşmalar aktarılmış yazarın ilk 5 ci yazısına bakın oda kendi yorumlarını katmış akşam konuştum sabahleyin yazarın köşesinde birde namuslu para kazanmadan  helalinden konuştum oda yazarın köşesinde birde yazarın ikinci yazısında biz incile meryeme hürmet ederiz yazısıda bana ait ikinci yazı 
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Esitlik_Yaygara_ve_Aldatmacalari/14635#.UXVWtbJKMdk
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Eşitlik Yaygara ve Aldatmacaları
Mehmet Şevket Eygi
22 Nisan 2013 Pazartesi 00:13

 

Herkes eşit olsun, bütün azınlıklar, bütün ırklar, bütün altkimlikler eşit haklara sahip olarak birlikte barış içinde yaşasın diyorlar… Bendeniz bütün vatandaşların, bütün insanların yargı önünde ve temel insan hak ve hürriyetlerine sahip olmaları bakımından hür olmalarını isterim ama mutlak, sonsuz eşitlik yoktur ve olamaz.

Mutlak eşitlik bir ütopyadır, hem de tehlikeli bir ütopya.

Türkiyenin realitelerine bakalım:

1. Sünnî çoğunluk birçok temel haklar ve hürriyetler bakımından egemen azınlıklarla eşit değildir. Eşitlik konusunda yapılacak ilk iş, çoğunluğa azınlıkların sahip oldukları hakları vermektir.

2. Egemen azınlıklardan biri olan Farmasonlar, “hür ve kabul edilmiş localarında” hürriyet ve güvenlik içinde mason âyinleri yapabiliyor ama çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanlar, tasavvuf tekkelerinde toplanıp zikrullah yapamıyor. Eşitlikse, Müslümanlara da Masonların sahip oldukları haklar verilsin.

3. Bu memlekette Katolik ve Protestan, Ermeni ve Rum okulları var ama Müslümanların İslam okulları ve İslamî eğitim veren bağımsız kurumları yok. Çoğunluktaki Sünnî Müslümanlara bu konuda eşitlik sağlanmalıdır.

4. Ortodoks Rumlar kendi patriklerini, Gregoryen Ermeniler kendi patriklerini, Museviler kendi hahambaşılarını, Süryaniler kendi patriklerini, Masonlar kendi Üstad-ı Azamlarını seçebiliyor, din işlerini bağımsız şekilde idare edebiliyor ama Sünnilerin böyle bir hakkı yoktur. Onların din işleri devletin bir genel müdürlüğü tarafından idare edilir. Diyanet Başkanını devlet seçer ve istediği zaman azl eder. Din konusunda, çoğunlukta olan Sünnîlere azınlıklar kadar hak verilmelidir. Ülkemizde zulme ve baskıya uğrayan azınlıklar olabilir, ben burada çoğukluktan daha fazla eşit olan azınlıkları kasd ediyorum.

5. Bu memlekette bir kısım çağdaş, ilerici, Kemalist kadınların açılıp saçılmasına, seksî kıyafetler içinde dolaşıp çalışmasına izin vardır ama Müslüman kadın avukatların başları örtülü olarak mesleklerini icra etmelerine birçok büyük şehrin barosu tarafından izin verilmemektedir. Pratikte mayo ve mini etek başörtüsünden daha eşittir. Çoğunluk bu konuda da eşitlik istemektedir.

6. Türkiye Cumhuriyetinde Yahudi azınlık cumartesi günü, Hıristiyan azınlık pazar günü hafta tatili yapabiliyor ama Müslüman çoğunluk cuma günü tatil yapamıyor. Bu konuda da eşitlik sağlanmalıdır.

7. Lisan ve yazı konusunda da eşitlik yoktur. Bir vatandaş canı isterse Kiril, Grek, Ermeni veya İbrani alfabesiyle Türkçe yayın yapabilir; dergi, broşür ve kitap çıkartabilir ama Müslümanların bin yıldan fazla kullanmış olduğu İslam yazısıyla Türkçe yayın yapamaz. Çoğunluktaki Müslümanların bu konuda eşit hakları yoktur.

8. Kılık kıyafet konusunda da eşitlik yoktur. Taklitçiler frak, smokin, isterlerse silindir şapka giyebilir ama Müslümanlar millî kıyafet giyemezler.

Örnekleri çoğaltmayayım… Bu memleketin Müslüman çoğunluğunun, egemen azınlıklar kadar hakları olmadığı güneş gibi görünen bir gerçektir.

Eşitlik edebiyatı yaparak mangalde kül bırakmayanlara sesleniyorum:

Edebiyatı bırakın ve Müslümanlar için de eşitlik isteyin ki, samimi olduğunuzu anlayalım.

Sabataycı azınlığın Müslüman çoğunluktan daha hür, daha eşit, daha güvenli olduğu bir ortamda eşitlikten bahs etmek gülünçtür, bir aldatmacadan ibarettir.

Yazımın başında mutlak eşitlik yoktur, olmaz demiştim.

Türkiye gibi bir ülkede mutlak eşitlik kaos ve anarşi doğurur.

Elbette hukuk önünde bütün vatandaşlar eşit olacaktır ama bu memleketin bir millî kimliği vardır ve bunu göz ardı edemezsiniz.

Bilenlerle bilmeyenler bir olamaz.

Ahlak ve fazilet sahipleri ile ahlaksızlar eşit olamaz.

Namuslular ile namussuzlar… İffetli kadınlar ile iffetsiz kadınlar…

Helalinden kazanıp zengin olanlar ile haram ve kirli yollarla zenginleşenler… Bunlar nasıl eşit olabilirmiş.

Mutlak eşitlik âdil kanunlarla yargılayan mahkemeler önünde olur. Bu eşitliğe kimse itiraz edemez. Lakin mutlak eşitlik bir aldatmacadır beyler!..

Devletin yapay ve millî kimlik ve kültüre zıt resmî ideolojisi, hiçbir vakit İslam ile eşit olamaz.

Temiz insanlar ile kirliler hiçbir zaman mutlak manada eşit olamaz.

Hürriyetin, eşitliğin meşru sınırları vardır. Bu sınırlar zorlanırsa devlet de, millet de vatan da batar.

Rahmana tapanlar ile şeytana tapanlar nasıl eşit olabilirmiş?

Muvahhidler ile müşrikler nasıl eşit olabilirmiş?

Eşitlik diye haykıranlar… Gözünüzü açıp baksanıza:

Parası olan lüks hastanelerde tedavi oluyor, parası olmayan halk hastanelerinde…

Zenginler ve kodamanlar hava alanlarının VIP salonlarında rahat ediyor, ağırlanıyor, uçaklara VIP kapılarından biniyor. Parası olmayanlar daha zahmetli seyahat ediyor.

Nerede eşitlik?

Eşitlikse önce Müslümanlardan başlayın:

Dindar Müslüman kadın avukatlar duruşmalara başörtüsü ile girebilsin.

Müslümanların da gayr-i Müslim azınlıklar, misyonerler gibi hür ve bağımsız bir eğitim sistemi olsun.

Müslüman çoğunluğa cuma günü hafta tatili yapmak hürriyeti tanınsın.

Müslümanların devletten tamamen bağımsız bir İslam cemaati teşkilatı kurmalarına, başına bir İmam-ı Kebir getirip ona biat ve itaat etmelerine izin ve fırsat verilsin.

İngilterede olduğu gibi Müslümanlar için mahkemeler kurulsun.

Egemen azınlıklar daha fazla eşit, Müslüman çoğunluk daha az eşit… Böyle rezalet olmaz!

(İkinci yazı)

Trabzon Ayasofya Camii

TRABZONDA PONTUS Rum devletinden kalma (İnşaı: 1238-1263) Ayasofya kilisesi restore edilmiş ve cami olarak hizmet verecekmiş.

Bir Müslüman olarak, bir caminin kilise yapılmasına üzülürüm. Çünkü Hıristiyanlar bizim Peygamberimizi tanımazlar, Kur’anın ilahî kitab olduğuna inanmazlar. Hıristiyanların, bir kilisenin cami yapılmasına üzülmeye hakları vardır ama fazla üzülmeye hakları yoktur. Çünkü biz Müslümanlar Hz. İsaya iman ederiz, Allahın İncil isminde bir kutsal kitap gönderdiğine iman ederiz, Meryem annemizi severiz ve ona çok hürmet ederiz.

Trabzon Ayasofya binası içindeki freskler ve suretler muhafaza edilecekmiş. Namaz vakitlerinden bunlar otomatik elektrikli perdeler ile kapanacak ve sonra tekrar açılacakmış.

Cami açılınca inşallah bu tarihî binada 125 şiddetinde hoparlör, yerden ısıtma, klima, kalorifer, kırmızı ışıklı namaz saatleri levhası, mihrap tarafındaki duvarlarda Tahtakalede on-yirmi liraya satılan Çin işi rezil pilli saatler gibi fetişizmler sergilenmez.

Yine inşallah caminin avlusuna WC WC WC Men Women One Turkish lira… gibi öğürtücü hela reklamları konulmaz.

Gelelim en önemli konuya: Caminin mihrabına nasıl bir imam getirilecektir? Trabzondaki bu Ayasofya eski kilisesi ve yeni camisi dünya çapında bir tarih ve sanat eseridir. İnşaallah Diyanet İşleri Başkanlığı bu mâbedin mihrabına, minberine şu aşağıda sayacağım şartlara sahip bir hoca tayin eder.

Birinci şart: Şer’î ilimlerde icazet almış olacak ve kitap yazacak derecede mükemmel Arapça bilecek.

İkinci şart: Kitap yazacak kadar İngilizce bilecek.

Üçüncü şart: En yüksek seviyede Osmanlı edebiyatına vakıf olacak.

Dördüncü şart: Bu cami eskiden bir Ortodoks Rum kilisesi olduğu için Grekçe bilecek, Bizans tarihine aşina olacak. Yunanistandan gelen misafirlerle Rumca konuşabilecek.

Beşinci şart: Bir Amerikan veya Avrupa ülkesinde doktora tezi hazırlamış olacak.

Altıncı şart: Bir güzel sanatlar dalında icazetli üstad olacak. Hat, ebru, tezhib gibi.

Yedinci şart: İlmi, irfanı, ahlakı, fazileti, bilgeliği, kültürü, sohbeti, mürüvveti, karizması ile herkesi kendisine hayran bırakacak.

Trabzon Ayasofya camii yanında bir İslam ve Anadolu sanatları merkezi ve atölyeler açılmalı, burada üretilen sanat boyutlu en az on çeşit eser ucuz fiyatlarla turistlere satılmalıdır. Böyle bir şey camiye ve Trabzona büyük prestij kazandıracaktır.

Bir Müslüman olarak bu camiye sıradan bir namaz kıldırma memuru tayin edilirse gerçekten çok üzüleceğim.

(Trabzon Valisi, Trabzon Belediye Başkanı beyefendilere, Trabzon Müftüsü Hocaefendiye bu vesile ile en derin hürmetlerimi ve selamlarımı sunarım.)

_________________________________________________
BAŞKA OLAY 
 deşifre olanla ayak üstü osmanlıdan konuştuk işte  yazarın ilk yazısına bakın ve aşağıdaki yazıların yarısı bana yarısı ona ait 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Osmanlının Kıymetlileri
Mehmet Şevket Eygi
23 Nisan 2013 Salı 00:32

Osmanlı okullarında okuyamamış, Osmanlı toplumunda yaşayamamış, Halife ekmeği yiyememiş; Mekkeye, Medineye, Şama, Bağdada, Beyruta, Sanaaya, Selanike, Yanyaya, Üskübe pasaportsuz gidememiş olmam bendenizin büyük eksikliklerimdendir. Doğum tarihim bunlara el vermedi… Kaderim böyleymiş…

Hayatımın en mes’ud hadiselerinin başında, Osmanlıdan kalmış birtakım değerli zevatı görmem, onların sohbetlerini dinlemem, nasihatlerinden az da olsa yararlanmış olmamdır.

Benim neslim Osmanlıya yetişmedi ama hiç olmazsa Osmanlının bazı büyüklerine, kıymetlilerine yetiştik. Maalesef genç nesiller buna da nail olamadılar.

Bir evin, bir mekanın, bir karyenin, büyük veya küçük bir şehrin ve bir ülkenin en büyük şerefi değerli, mânevî derecesi yüksek kıymetli zevatı barındırmasıdır. Bu yüzdendir ki, “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn” denilmiştir.

Bir şehrin asıl büyüklüğü ve şerefi, kelle sayısı ile ölçülmez, orada yaşayan gerçek büyüklerin, değerli insanların sayısı ile anlaşılır.

Anadolu’da beş bin nüfuslu küçük bir ilçe düşünelim. Bu şehirde ulemadan, fukahadan, âliman ve ârifandan, üdebadan, meşayihten, kibar kişilerden, ziyalılardan bir fert bile yoksa orası sıfırdır. Böyle kişilerden yirmi kişi varsa orası gerçek şehirdir. Çünkü onlar münevver, gerçek aydın kimselerdir. Onlar olmazsa, gece gündüz elektrik ampulleri yansa da şehir maneviyat bakımından karalıklarda kalır.

Eskiden küçük, orta ve büyük şehirlerimizde medreseler, tekkeler vardı. Başta kadı efendi olmak üzere icazetli ulema ve fukaha vardı. Tekkeler vardı, onların icazetli şeyhleri vardı. Cuma namazları oralarda Halife-i Müslimînin izin ve beratı ile kılınırdı.

Eski Osmanlı evlerinde ve beldelerinde muhadderat-ı İslamiye vardı.

Alim ve fazıl rical sınıfı, bir cismin başı gibidir. Baş olmayınca gövdenin büyük olmasının hiçbir kıymeti yoktur.

Büyük veya küçük İslam şehirlerinde gerçek İslam Medreseleri yoksa… Gerçek tasavvuf tekkeleri yoksa… Gerçek ulema, fukaha, müderrisler, şeyhler yoksa… Ziyalı ve müeddeb beyefendiler ve hanımefendiler yoksa…

O mekanlara İslam şehri demek yanlıştır.

İslamda önemli olan, kemiyetten (kelle sayısından) önce düşünülmesi gereken husus keyfiyettir. Keyfiyet ise ilimle, irfanla, ahlak ve faziletle, kültür ve sanatla olur.

Himmetü’r-rical taklaü’l-cibal buyurulmuştur. Yani büyük adamların himmeti ile dağlar devrilir. Büyük adamlar olmazsa, dağlar Müslümanların üzerine devrilir.

Göynük denilince hatıra kim geliyor. Fatih Sultan Mehmed hazretlerinin hocası ve mürşidi Akşemseddin gelmiyor mu?

Kastamonu… Şaban-ı Veli… Konya Mevlana Celalüddin Rûmî… İstanbulun değişmez valisi kimdir? Alemdar-ı Fahr-i Kainat Eba Eyyub el_Ensarî…

 

(İkinci yazı)

Müslüman Gençler Harcanmayınız!

Bazı Müslüman gençler harcanmaya önceden razı olmuş gibiler. Bunların kurtarılması ve yetiştirilmesi çok zordur. Önce adam olma niyeti ve azmi olacak ki, kurtarılabilsinler.

Bir kısım gençlerde adam olma niyeti ve azmi var ama bunu hayata geçirecek imkanlara sahip değiller.

Nasıl adam olunur?

Kamil bir mürşidin terbiyesi ve yetiştirmesi olmazsa adam olmak çok zordur. Üveysîlerin sayısı binde bir değil, milyonda birdir.

Sadece faydalı kitapları okumakla adam olmak imkansız değildir ama çok çok çok zordur gerçekten.

İslamın yükseliş devirlerinde medreseler tarikatlar tekkeler büyük ve vasıflı Müslümanlar yetiştirmiştir.

Osmanlının Topkapı sarayındaki Enderun mektebi harika bir eğitim müessesiydi.

Yakın zamanlara kadar hanegî eğitimi denilen bir sistem vardı. Sanırım sona erdi.

Müslüman bir toplum en zeki, en akıllı, en ahlaklı ve faziletli, en vasıflı, en güçlü, en idealist çocuklarını öğretmen ve üstad yapmazsa yıkılmaya, çökmeye, gerilemeye mahkumdur. Bir İslam toplumunda doktorluğun ve mühendisliğin prestiji öğretmenlerinkinden daha fazla ise o toplum kara bahtına ağlasın.

Türkiye Müslümanları Ehl-i Sünnet inancı ve prensipleri üzerine kurulmuş İslamî bir eğitim sistemine sahip olamazlar ve bugün olduğu gibi sekülerleşir=dünyevileşirlerse gelecekleri karanlıktır.

İslam medreseleri, İslam mektepleri nasıl kurulabilir?

Bunun birinci şartı, Müslümanların başında kendisine biat ve itaat edilen bir İmam-ı Kebirin bulunmasıdır.

İmam olmazsa, Ümmet birliği de olmaz. İmam olmazsa, Müslümanlar bugünkü gibi binden fazla Protestan grup ve cemaatine ayrılır.

Müslümanlar Ümmet olsalar günde bir milyon bayi satışı olan güçlü bir gazete, haftada yarım milyon bayi satışı olan etkili bir dergi çıkartabilirler.

Futbol kulübü tutar gibi cemaat holiganlığı ve militanlığı yapmakla bir yere varamayız. İlle de İmam, ille de Ümmet birliği gereklidir…

Müslümanlar, İslamı hakkıyla bilmiş olsalardı bugünkü esir ve rezil duruma düşmezlerdi.

Müslümanlar olgun, uyanık, şuurlu olsalardı birtakım yarı mühtedilerin, sahte mücahidlerin, din tacirlerinin kucaklarına ve tuzaklarına düşmezlerdi.

İyi yetişip ileride İslama ve halka hizmet etmek isteyen Müslüman gençler iman, ilim, irfan, ahlak, fazilet, karakter, sanat konusunda güçlü eğitim almak için çareler ve çözümler arasınlar.

Robot ve zombi yetiştiren sektlerde hayır yoktur.

Peygamberin (Salat ve selam olsun ona), Ashabın, Tâbiînin, Tebe-i Tâbiîin, Selef-i Sâlihînin, her asırda gelip geçmiş Rabbanî ulema, fukaha ve şeyhlerin yolundan gitmeyen cemaatlerde ve şeyhlerde hayır yoktur.

İslamî hizmetler anonim şirket, holding, banka idare eder gibi yürütülmez.

İslam bayrağı paralı askerlerle yükselmez.

Hem mücahid hem müteahhid… Bu iki karpuz bir koltuğa sığmaz.

Yeni İmamı Gazalîlere, Abdülkadirlere, İmamı Şaranilere, İmamı Rabbanilere, Salahaddin Eyyubilere, Şeyh Şamillere, Emir Abdülkadirlere muhtacız.

İmam Hatip okullarını gerçek İslam mekteplerine çevirmeliyiz. Bir İslam okulunda beş vakit namaz cemaatle kılınır.

Bir okulda vakit namazları bütün öğrenci ve öğretmenlerin katılımıyla cemaat halinde kılınmıyorsa, o okulun ismi İslam Okulu bile olsa, gerçekte İslam okulu değildir.

Müslüman kızlarımız için öğrencilerinin ve öğretmenlerinin hepsi tesettürlü Rabiatüladeviyye İslam kız mektepleri açmalıyız.

İngilteredeki Eton Koleji ayarında İslam liseleri açmalıyız.

Müslümanların sahip olduğu bin gökdelen, bin AVM, bin dev rezidans bir tek İslam mektebi etmez !..

Harcanmak isteyen Müslüman gençlere hitap ediyorum:

Kendinizi harcatmayınız.

Adam olunuz ve ileride hizmet ediniz, öldükten sonra inşallah Cennette mes’ud yaşayınız.

İyi yetişemezseniz hizmet edemezsiniz, hizmet eder gibi görünerek hizmetleri mıncıklarsınız.

(Kendilerine bağlı gençleri Kur’ana, Sünnete, Şeriata, İslam ahlakına, çağın icablarına göre; iyi, güçlü, vasıflı, üstün, etkili Müslümanlar olarak yetiştiren üstadlara ve cemaatlere teşekkür ve tebriklerimi sunuyorum.)

23.04.2013


______________________________________________
BAŞKA OLAY 

deşifre olanla iş icabı konuşuyoruz işte bütün kötüler işte diye başladım konuşmaya konuşma siyaset işte yazarın azda olsa benim konuşmalarımı almış neyse gelelim ikinci konuşmaya allah yalancıları sevmez diye başladım konuşmaya sevmez 
bu ilk konuşma başlık yapmış ikinci başlığa bakın neyse başladım konuşmaya zamanımız reklam çağıdır diye reklamla halkımız aldatılıyor diye ordaki konuşamalr bana ait gıda sektöründe yalanda çok Merdiven altı bitkisel uyduruk ilaçları şöyle gençleştiriyor, şöyle kilo verdiriyor, şöyle saç bitiriyor, şöyle azdırıyor diye satmak haramdır. yazarın ikinci başlığındaki konuşmaların hepsi bana ait  birde deşifre olan bana sordu sen hiç hovardalık yaptınmı bende şunları dedim oda yazarın alt yazısında halkın karısına, kızına, bacısına kötü gözle bakan iffetsizleri sevmez ve onlara yardım etmez. bilgilerin hepsi gitmiş 
 
 
 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Bütün Kötülükler Pırrr Deyip Uçtular
Mehmet Şevket Eygi
21 Nisan 2013 Pazar 00:02

Pandora kapalı kutunun kapağını açınca ne olmuştu? İçine hapsedilmiş ne kadar kapalı kötülük varsa pırrr deyip dışarıya uçmuşlardı…

 

Pırrr diyerek dışarıya uçan kötülükleri artık gerisin geriye kutuya doldurup haps etmenin imkanı var mıdır? Yoktur a benim canım yoktur.

 

Sultan Abdülhamid baskı yapıyor ve devleti ayakta tutuyordu.

 

İttihadcılar Jön Türkler de baskı yaptılar, üstelik astılar kestiler ama devleti ayakta tutamadılar.

 

M. Kemal rejimi liberal, demokrat, çoğulcu bir düzen miydi?

 

Diktatör Millî Şef İsmet rejimi liberal, demokrat, çoğulcu mu idi?

 

Celal Bayar insan haklarına ve temel hürriyetlere taraftar bir kimse mi idi?

 

27 Mayıs 1960 darbesinin kukla başkanı org. Cemal Gürsel… 12 Mart 1971 darbesinin omzu kalabalıkları… Şu malum ve mahut 12 Eylül 1980 darbecileri… Şu zehir zemberek 28 Şubatçılar…

 

Sabataycılar… Öteki crypto Yahudiler… Pakraduniler… Bir milyondan fazla crypto Hıristiyanlar… Bunlar mı demokrat, bunlar mı liberal, bunlar mı çoğulcu?

 

Nihayet iktidar İslamcıların eline geçti. En fazla muhafazakar olması gereken bu İslamcılar Pandora kutusunun yarı açık kapağını sonuna kadar açtılar. Pırrr… Pırrr… Pırrr…

 

Artık Türkiyede hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

 

Halkın büyük çoğunluğu ne olup bittiğinden habersiz.

 

Türkler ve Kürtler… Sünniler ve Aleviler… Gerçek Aleviler, crypto Aleviler… Türkler, Türkçüler… Gerçek Kürtler, Ermeni veya Yahudi Kürtler… Pakraduniler Pakraduniler Pakraduniler…

 

Kırımçak Yahudiler… Tat Yahudileri… Karaylar… Boğaziçi aşiretleri…

 

Gerçek Bektaşiler, sahte Bektaşiler…

 

Aaaaa!.. Şu kadın erkek birlikte dönen Mevleviler… Onlar gerçekten Mevlevi mi?

 

24 Temmuz 1908 Meşrutiyetinden sonra İstanbul tam bir tımarhaneye dönmüş. Mehmed Akif “Bir de İstanbula geldim ki, bütün çarşı pazar naradan çalkalanıyor, öyle ya hürriyet var…” mısralarıyla başladığı hicviyesinde o günkü Türkiyeyi ne güzel tasvir eder. 2013 Türkiyesini görmüş olsaydı, kimbilir neler yazardı.

 

1908’de dominant kültür olarak Ehl-i Sünnet vardı. Şimdi ise bin çeşit İslam Protestanlığı…

 

Sünniler sayısız hizip ve fırkalara ayrılmış… Aleviler de öyle… Türkler, Türkçüler… Çeşit çeşit Kürt ve Kürtçülük… Bir milyondan fazla gizli Yahudi… Yine bir milyondan fazla gizli Ermeni ve Hıristiyan…

 

Her kafadan bir ses çıkıyor… Yazanın, yorum yapanın, sövenin sayanın, ahkam kesenin, ağlayanın, oynayanın, oynatanın haddi hesabı yok…

 

Tamtamlar çalıyor… Ben demiştim ki… Kimileri nurlu ufuklar diye haykırıyor, kimisi batıyoruz çığlıkları atıyor…

 

Moiz Kohen Tekin Alp’in ruhu kıs kıs gülüyor.

 

Ah Kemal ah Kemal ah Kemal!..

 

Osmanlı devleti hürriyet adalet müsavat uhuvvet avazeleri içinde batmıştı…

 

Birinci Dünya Harbinin ateşleri ve kanları içinde bulgur yolsuzlukları…

 

Bunca fitne fesat, bunca nifak şikak, bunca iğtişaş içinde on milyonlarca Müslüman ne yapıyor?

 

Yaz geldi elbette piknikler yapılacak… Lüks yazlıklardaki havuzlar yosunlanmış, temizletilecek… Ramazan yaklaşıyor, camilerdeki hoparlörler yağlansın, sesleri gür çıksın…

 

Cemaatler, tarikatler, hizipler, fırkalar, sektler, gruplar, klikler, vakıflar, dernekler… Benim şeyhim senin şeyhini döver edebiyatı…

 

Uçun büyükler uçun…

 

Uçurun onları uçurun…

 

Para para para… Mal mal mal… Rant rant rant… O ne güzel lüks hayat…

 

Faize fetva verildi ya, al ye!.. Cehennem ateşi yer gibi ye…

 

Bunca yangın ne olacak? Adam sen de… Beni yakmayan yangından bana ne…

 

Bu korkunç hengame içinde başınızı yere koyun, kulaklarınıza dep dep dep diye sesler gelecektir. Bu dep dep’ler ne ola ki…

 

Seks, şehvet, fuhşiyat, azgınlık lağımları taşmış, ortalığı kazurat götürüyor…

 

Memleket ayakta… Ağlayan, çalan oynayan, çal babam çal, toklar sindirim çilesi çekiyor, açlar başka çile…  Karı satan fuhuş çeteleri… TC izinli seks köleliği serbest… Feministlerin umurunda değil… Erkekler camiye gelmese de olur, ille de kadınlar ille de kadınlar…

 

Babaları yurtta sulh cihanda sulh demişti. Bu ne biçim sulhtur anlayan anlatsın…

 

 

 

(İkinci yazı)

 

Allah Yalancıları Sevmez

 

İslam yalan söylemeyi ve halkı aldatmayı haram kılmıştır. Yalancılık ve aldatma iki büyük günahtır. Yalancılar ve aldatanlar kesinlikle olgun Müslüman sayılmaz.

 

Zamanımız reklamlar çağıdır ve içinde yalan olan reklamların sayısı hiç de az değildir.

 

Yalanlı dolanlı aldatıcı reklamlarla yapılan ticaret, kazanılan para haramdır.

 

Haram yolla kazanılan servet ve zenginlik ne kadar büyük olursa, vebali ve günahı da o nisbette büyüktür.

 

Yalancılık, aldatma, dolandırma en çok gıda sektöründe görülmektedir.

 

Nefis olmayan bir yiyeceği nefis sıfatı ekleyerek reklam edip satmak, bir tür dolandırıcılıktır.

 

İçine sakaroz, glikoz, şekerpancarı şurubu eklenmiş sahte balları halis=katışıksız doğal diye satmak haramdır. Bu yolla kazanılan paralar cehennem ateşidir.

 

İçinde sahlep bulunmayan, sadece sahlep aroması bulunan sahlebi sahlep diye satmak haramdır.

 

Köpekbalığı etini kılıç balığı diye satıp yedirmek haramdır.

 

Merdiven altı bitkisel uyduruk ilaçları şöyle gençleştiriyor, şöyle kilo verdiriyor, şöyle saç bitiriyor, şöyle azdırıyor diye satmak haramdır.

 

Seçim kampanyalarında yalan vaadlerle halkı kandırmak haramdır.

 

Vaadini, verdiği sözü yerine getirmemek münafıklık alametidir.

 

Emanetleri ehil ve layık olanlara değil de, bizdenlere yandaşlara vermek münafıklık alametidir ve haramdır.

 

Söz ve yazılarıyla toplum içinde fitne ve fesat çıkartmak haramdır.

 

Anne ve babalar, sizleri hürmetle uyarmak istiyorum: Lütfen bebeklerinize, küçük çocuklarınızca kesinlikle yalan söylemeyiniz.

 

Küçük çocuk huysuzluk ediyor, mamasını yemiyor ve siz ona “Yemeğini yersen seni gezmeye götüreceğim,  yahut şu oyuncağı alacağım…” der de, çocuk size inanıp yemeğini yedikten sonra bu sözünüzü tutmazsanız siz yalancı, sözünü tutmayan bir kimse olursunuz ve çocuğun da ahlakını bozarsınız .

 

İslamın temel şartlarından biri istikamet=doğruluk ve dürüstlüktür. Müslüman direk gibi doğru olan kimsedir.

 

Müslüman Kur’anda, Sünnette, Şeriatta, İslam ahlakında kendisine nasıl emr edilmişse öylece dosdoğru olan insandır.

 

İslamın ilk çağlarındaki muhaddisler, yürümekte inat eden atını bir tutam otla kandırıp yürüten, sonra o otu ata yedirmeyen kimsenin rivayet ettiği hadisi kabul etmemişlerdir. Atı aldatan insanları da aldatır demişlerdir.

 

Bugün bilinmeyen, kullanılmayan bir kelime var: Mürüvvet… Her Müslüman mürüvvetin manasını öğrenmelidir.

 

Mürüvvetli olmayan kimse olgun ve gerçek Müslüman değildir.

 

Keşke okullarımızda seçmeli İslam ahlakı dersleri ehil öğretmenler ve üstadlar tarafından öğretilse.

 

Modern Türkiye yalanlar, dolanlar, soygunlar, kokuşmalar, hayalî ihracatlar, fuhuşlar, azgınlıklar, çeşit çeşit şehvetler, sömürüler ülkesi haline gelmiştir.

 

Para kazanmak, zengin olmak, lüks hayat sürmek için her haltı yiyenler vardır.

 

Bir toplumda ahlak, fazilet, hikmet=bilgelik, ruh asaleti, mürüvvet ve fütüvvet yoksa; onun maddî zenginliği, yüksek binaları, otoyolları, havaalanları, limanları, fert başına düşen gelirinin yüksek olması ayakta durmasına yetmez.

 

İslam dinini ahlak kuralları vardır. Müslümanlar bunlara uymazlar, Kur’ana Sünnete ve Şeriata aykırı ahlaksızlıklar yaparlarsa kurtulamazlar.

 

Müslümanların inançlarını paylaşmayanlar, onları sevmeyenler, onlar hakkında “Bunlar gericidir, tutucudur ama direk gibi doğru ve güvenli insanlardır” demelidir. Biz Müslümanlar kendimize böyle dedirtemiyorsak vah bize, yazık bize, eyvah bize…

 

Allah yalancıları, aldatanları, sözünden dönenleri, haram yiyenleri, benliğine put gibi tapanları, gurur ve kibir sahiplerini, münafıkları, dini imanı para ve zenginlik olanları, kara haram ve kirli servet sahiplerini, ribacıları, halkın karısına, kızına, bacısına kötü gözle bakan iffetsizleri sevmez ve onlara yardım etmez.

 

Eskiden evlerin çoğunda “Geçme nâmerd köprüsünden ko apartsın su seni / Müstakim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni” levhaları vardı.

 

21.04.2013

__________________________________________________
BAŞKA OLAY 
 
14 mart perşembe günü sirius ufo araştırma merkezine telefon açtım orda bir arkadaşa dedimki ben haktan akdoğan beyi verirmisin dedi oda yok dedi bende o zaman ben googlede şu adresi tıkla dedim oda bir saniye dedi milli istihbaratta bilgi toplayanlar ve sirius ufo başkanı diye yazı var orasımı dedi evet dedim oraya tıkla dedi evet durumu anlattım bu siteyi ona iletin dedim benim algılamamdan dolayı kendisine milli istihbarattan bilgi geldiğinde ertesi gün daha önceden olaylarla bağlantı kuruyor dedim bir türlü nuh diyor anlamak istemiyor telefondaki şahışa sen yorum yapma işte abicim bi zahmet ilet diyorum olmaz diyor yoruma gidiyor telefonu kapattı yüzüme bende gene aradım kayıta almış aradığınız kişiye ulaşılamıyor sinyal sesinden sonra mesaj bırakın diye ses işte bende kızdım küfrettim biraz geçti biri abi senmisin dedi şu wep sitesinin sahibi dedi bana küfürlü konuştu kapattı ben tekrar aradım bende ona küfür ettim işte bu nasıl olduda bilgi mite kadar gittti anlamadım ya haktan beye iletildi bu oda mite iletti hadiseyi sabahleyin milli gazete köşe yazarının ikinci yazısına baktım bilgiler orda hatta ben milli gazeteye giden bilgilerin olduğundan bahsettim orda küfür olayıda araya girince yazar kendisine gelen bilgileri daha önceden bi olayla anlatmaya çalışmış telefonda böyle konuşuldu bana bilgi geldi dicek yok heralde anlayın ikinci yazsında küfür polemik kendisine gelen bilgileri nasıl analiz etmiş bakın birinci yazısındada var ben istanbuldaki bazı olayları eleştirdim yazarda bu olayı afyondaki bi olayla bağlantı kurmuş içki tüketimi falan başlangıç benim konuşmalarım anlayın işte hatta ben telefondaki şahşa ne dedim ayrıyaten şuraya dikkat çekiyim ben telefondaki şahşa ne dedim ilk başta şuraya tıkla bak wep siteme dedim onuda şöyle analiz etmiş ikinci yazsında 500 kere diye başlıyan yazıya bakın 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Afyon Valisini Tebrik Ediyorum
Mehmet Şevket Eygi
15 Mart 2013 Cuma 00:22

Afyonkarahisar valisi beyefendiyi üç hizmetinden dolayı tebrik ediyorum. Vilayette içki tüketimini kısıtlamak için tedbirler almış… Liselerde, ibadet etmek isteyen öğrenciler için mescidler açılmasını emr etmiş… Kadınlar ve kızlar için bedava otobüs seferleri koydurmuş. Bu üç şey de onun vazifelerindendi. Bunları yerine getirmiş.

Sabataycı ve Kemalist basın öfke ve panik içinde… Afyon’a Şeriat geliyor diye feryat ediyor. Bu dediklerine kendileri inanıyor mu acaba? Eminim ki, inanmıyorlardır. Maksat yaygara ve gürültü…

İçki içilmesini kısıtlamaktan daha iyi ne olabilir?  M. Kemal Paşa’nın başkanı olduğu ilk Büyük Millet Meclisi 1920’de Men’-i Müskirat kanunu çıkartarak bütün alkollü içkileri yasaklamamış mıydı?

Vaktiyle Amerika Birleşik Devletleri de içkiyi yasak etmişti ama başa çıkamamıştı. Büsbütün yasak edilemezse de kısıtlanmasında büyük yarar vardır.

Liselerde mescid açılmasından daha tabiî ne olabilir. Devlet bütün okullarda mecburî din dersleri okutmuyor mu? Namaz dinin direği olduğuna göre namaz kılmak isteyen öğrenciler için elbette mescit olacak. Birleşik Krallığın (İngilterenin) büyük kısmındaki kolejlerde her sabah derslere başlamadan önce öğrenciler, okulun şapelinde toplanıp ibadet eder. Bunlara katılmak mecburîdir. İngiltere oluyor da bizde niçin olmasın? Hem orada mecburî, bizde isteyen namaz kılabilsin.

Kadınlar ve kızlar için özel parasız otobüs… Bunu herkesin alkışlaması gerekmez mi? Ayrımcılık ama kadınların lehine.

Bu üç şeyle Şeriat gelmez…

Şeriat düzeninde Müslümanların farz namazları kılmaları mecburî olur.

Sultan Abdülhamid zamanında, başta Galatasaray lisesi olmak üzere bütün liselerde Müslüman öğrencilerin beş vakit namazı okulun camiinde, okulun resmî imamının ardında cemaatle kılmaları mecburî idi. Galatasarayın 1924’e kadar imamı olmuştur.

Şeriat düzeninde kadınlar ile erkekler birlikte seyahat edemezler. Şeriat kadınlara çok hürmet ettiği, değer verdiği için onları korur ve rahat edebilmeleri için kendilerine özel vasıtalar, bölümler ayırır.  Bunu, TC başlıklı vesikalarla KDV’li yasal seks köleliği yaptıran zihniyete anlatamazsınız.

Sabataycı, Kripto, Pakraduni, Kemalist vatandaşlarımızdan, bilhassa medyacılardan çok rica ediyorum. Sakin ve makul olsunlar. Şeriat geliyor yaygaraları kopartmasınlar. Afyonda yapılanlar çok iyi ve doğru şeylerdir. İnşallah bu uygulamalar ve benzerleri Türkiyenin genelinde yapılmalıdır.

Bunlarla Şeriat gelmez, biraz ahlak ve dirlik düzen gelir.

Türkiyeye bir gün elbette Şeriat gelecektir. Şeriat uygulaması tabiî ki, türbeleri yıkan Selefilerin zihniyetine uygun olmayacaktır. Ülkemize Osmanlı tipi, Mevlana Celalettin Rumî zihniyeti ışığında Şeriat gelmelidir.

Şeriat adalet, güvenlik, insaf, ahlak, fazilet, yardımlaşma, iyilikleri emr etmek, kötülükleri yasaklamak, mürüvvet, fütüvvet demektir.

Şeriat düzeninde gayr-i Müslimlere de hürriyet vardır.

Müslüman ile İslamcı başka olduğu gibi bedevî usulü Şeriat düzeni ile medenî Müslümanların Şeriat düzeni farklıdır.

Şeriat düzeninde hırsızlık olmaz, sömürü olmaz, soygun ve talan olmaz. Şeriat, saçı bitmedik yetimlerin haklarını kimseye yedirmez. Yemeye kalkanı tepeler.

Şeriat düzeni haram, kara, kirli, necis servetler edinilmesine izin vermez.

Şeriat düzeninde müstehcen medya olmaz.

Şeriat düzeninde büyük soyguncular, büyük uyuşturucu tacirleri icabında asılır.

Şeriat düzeninde iç savaş ve terör olmaz.

Şeriat düzeninde kapıları kilitlemeye lüzum kalmaz.

 

“İkinci yazı”

Niçin polemiğe girmiyorum

Tam tarihini hatırlamıyorum, bundan 10–15 yıl önce kadim dostlarımdan bir zat aleyhimde bir yazı yayınlamıştı. Hakkımdaki suçlayıcı, küçük düşürücü iddialar ipe sapa gelir ciddi şeyler değildi. Kendimi çok kolay bir şekilde savunabilir, onu mahcup edebilirdim. Düşündüm taşındım, cevap vermekten kaçındım. Niçin?.. Dostluğumuz bitmiş olsa bile, hatıralarımız vardı. O bendenizin aleyhine yazınca, pek dikkati çekmezdi ama cevap verdiğim takdirde zararlı, utandırıcı bir polemik, kalem dövüşü, söz düellosu başlayacak ve dikkat çekecekti. Normal olarak, az veya çok faydalı yazılarımı tenezzül edip de okumayan kimseler kavga yazılarını içercesine okuyacaklar, zevk alacaklardı. Böylece İslamî kesimde, küçük de olsa, fitne fesat çıkacaktı.

Halkımız, bu arada Müslümanların büyük bir kısmı polemikten, çekişmeden, düellolardan çok hoşlanıyor. Bunlara alet olmak istemiyorum, bu yüzden aleyhimdeki yazılara cevap vermiyorum.

Tenkitler, suçlamalar birkaç türe ayrılır:

DOĞRU ve YAPICI TENKİTLER: Bunlara karşı savunma yapılmaz, kabul ve teşekkür edilir.

HAKSIZ YANLIŞ YIKICI TENKİTLER: Bu konuda (affedersiniz) sidik yarışı yapmak doğru olmaz. Binaenaleyh zaruret olmadıkça cevap verilmemelidir.

İÇİNDE HEM DOĞRULAR HEM YANLIŞLAR OLAN KARIŞIK TENKİTLER: Bunlara çok yumuşak ve kibar bir üslupla cevap verilmeli, doğru olanlar için teşekkür edildikten sonra yanlış olanlar, gerekçe gösterilerek reddedilmelidir.

Kaç sene oldu tam hatırlamıyorum, Hürriyet Gazetesi’nde reformcu bir ilahiyatçı bendenize günler boyunca çok bayağı şekilde hakaret etmişti. Cevap vermemiştim, avukatım savcılığa müracaat etmiş, savcılık küfürbaz aleyhine kamu davası açmıştı. Neticede saldırgan ilahiyatçı mahkûm oldu, ahım ve bedduam tuttu, çok şey yitirdi, bitti.

Televizyonlardaki açık oturumların bazısında çok çirkin, çok üzücü, çok yüz kızartıcı sahneler oluyor. Bazen karşıt görüşlü iki kimse düşünce düellosunun sınırlarını aşıyor, havada küfürler hakaretler uçuşuyor. Birbirlerinin üzerine yürüyenler… Çantasını karşıtının kafasına fırlatanlar… Hepsi için söylemem ama bazı sunucular “Yapmayın, etmeyin” diyorlar ama içlerinden de seviniyorlar. Rating meselesi…

Muhterem okuyucularımdan rica ediyorum: İki Müslüman şahsiyet, yazar, düşünür çatışırlarsa, polemik yaparlarsa bunların kavgasıyla ilgilenmesinler.

Maalesef, bir muharririn normal yazıları bir sitede günde 500 kere tıklanıyorsa, aynı muhabir kavga ettiği zaman tıklama sayısı 5000 oluyor. Kavga edenler de, merak edip okuyanlar da yanlış yapıyor.

Medya kavgalarını, horoz dövüşü gibi merakla, heyecanla takip edenler yangına benzin dökenler gibidir.

Cenab-ı Hakk yazarlarımızı ve okuyucuları bu gibi çirkinliklere düşmekten korusun.

15.03.2013

 
 
 
 
__________________________________________________
BAŞKA OLAY 
bir gün takıldığım kafede orda devamlı mitte deşifre olan devamlı oraya gelir çaylar falan işte soğbet konuşurum hergün bilgiyi aktarır sabahleyin milli gazete köşe yazarı mehmet şevket eyginin okurum hangi konuşmam gitmiş neyi muhatab almış diye neyse o sıralar cep telefonunu daha ilk aldım deşifre olanada çay söyledim çayları yudumluyoruz yeni cep telefonu aldım dedim oda hayırlı olsun dedi bende muziplik olsun diye ( cep telefonu kulllanmak) günahmı dedim oda neden dedi hiç kimse aramıyorda benim günahım ne dedim  yokya dedi niye günah olsun dün bir bugün iki arayan olur bakalım dedi gülüştük biliyorum günah değil ama amacından çıkarsa günah dedim başladım konuşmaya işte işte baya konuştum hepsi gitmiş ama yazarın bazı konuşamalarıda var ertesi gün okudum yani ne konuşursam gidiyor muhatab alınıyorum  
http://www.haber7.com/yasam/haber/266013-cep-telefonu-kullanmak-gunah-mi
 
Cep telefonu kullanmak günah mı?
  •  

Giriş: 02 Eylül 2007 10:1118,089 OkunmaGüncelleme: 02 Eylül 2007 10:1164 Yorum

  •  
  •  
  •  

Cep telefonu kullanma alışkanlıklarını dini ve dini olmayan açılardan değerlendiren Mehmet Şevket Eygi´ye göre, Şeytan bir çok kişiyi cep telefonu maskarası etmiştir!...

Mehmet Şevket Eygi´nin köşe yazısı 

Cep Telefonu Günah mıdır?


CEP telefonu zararlı mıdır? Bu soruya iki açıdan cevap aranabilir. Dinî açıdan, din dışı açıdan.


Önce dinî açıdan zararlarını, mefsedetlerini, kötü taraflarını düşünelim:


* Birinci zarar: Bir manyaklık, bir ibtilâ (zararlı alışkanlık), bir hastalık, bir tutku haline geldiği vakit kişiyi Allah’ı anmaktan, ahireti düşünmekten, ebedî mutluluğu için çalışmaktan alıkoyar. Bundan büyük gaflet, günah, zarar olamaz.


* İkinci zarar: İnsanın saatleri, günleri, ayları, yılları sayılıdır. Ömrümüzün üçte biri uykuya gidiyor... Geri kalan üçte ikiyi de büyük ölçüde cep telefonu konuşmalarına harcarsak, ömür sermayemizi yele vermiş, ziyan etmiş, iflasa gitmiş oluruz.


* Üçüncü zarar: Dinimiz içki, sigara, uyuşturucu gibi zararlı maddelere karşıdır. Cep telefonu bir ihtiyaç olmaktan çıkar da bir tutku, bir zararlı alışkanlık haline gelirse elbette iyi bir şey olmaktan çıkar, muzırlar (zararlılar) ve fesatlı şeyler listesine dahil olur. İnsanın varlığını devam ettirmesi için yemek yemesi, gıda ve içecek tüketmesi gerekir. Bunun sınırı nedir? Yeterli miktardır. Kişi haddinden fazla yemek yerse sağlığı bozulur, israf etmiş olur. İsraf ise dinen haramdır. İslâm ahlâkı, doyduktan sonra yemeyi haram kabul eder. Önünüzde bir sofra var. Çeşit çeşit yemekler, tatlılar, içecekler. Hepsi de helal şekilde elde edilmiş ve yenmesi helal şeyler. Siz doyduktan sonra tıkınmaya devam ederseniz haram işlemiş olursunuz. Çünkü Kur’an-ı azimüşşanın “Yiyiniz içiniz, lakin israf etmeyiniz” emrini çiğnemiş olursunuz.


* Dördüncü zarar: Din dışı ilim dünyası cep telefonunun hem fizikî, hem de aklî-ruhî sağlığa zarar verdiğini söylüyor. Bu cihaz henüz yeni olduğu için neticeler kesinleşmiş değildir. Vücuda çok yakın olmayacak... Normal bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir cinnet halini almayacak... Kalbe zararlı... Beyne zararlı... Vücuttaki elektromanyetik akımları altüst ediyor... Din, bu gibi zararları ve tehlikeleri olan şeylerin dikkatle, ihtiyatla, ölçülü bir şekilde kullanılmasını istemez mi?


Gelelim, cep telefonunun din dışı zararlarına:


* Birincisi: Bizde cep telefonu halkın bir kısmı için gerekli, faydalı, zaruri bir ihtiyaç olmaktan çıkmış; bir fetiş, bir statü, bir gösteriş haline gelmiştir. İçmeye ayranı olmayan işsiz veya çok fakir vatandaşlar bile borç harç en pahalısından alıyorlar. Bir kişinin cep telefonuna 500 veya 1000 lira vermesi fazla önemli değildir. Önemli olan bir halkın 10 veya 20 yıl içinde cep telefonuna on veya yüz milyarlarca dolar vermiş olmasıdır. Bizde otomobil de böyle bir tutku, ibtila, fetiş, statü haline gelmiştir. Akıl, ilim, mantık, sağduyu, vicdan bu konuda ne der? İsrafı, aşırı harcamayı, gösterişi beğenir ve teşvik eder mi? Elbette etmez.


* İkincisi: Şimdi öyle mi bilmiyorum, bir ara anneler babalar okula giden 10 yaşındaki küçük çocuklarına cep telefonu veriyor. “Tuncer okula gider gitmez hemen ara...’’ diyorlardı. Dershanelerde doğru dürüst eğitim çalışmaları yapılamıyordu. Böyle bir şey akla ve ilme uygun mudur?


Cep telefonu bir ihtiyaç mıdır? Bu konuyu tartışmak istemem. Benim yok ama gereken kimseler için ihtiyaç olduğunu kabul ediyorum. İhtiyaçlar, ne kadar gerekiyorsa o kadar kullanılmalıdır, 150 liralık bir cep telefonu ile işini halledebilecek bir vatandaşın, sırf hava atmak, statü sergilemek, manyaklık, fetiş için 500 liralık telefon alması israftır, ayıptır, ahlâksızlıktır.


İslâm dininin kötülediği şeylerden biri de gaflettir. Bir Müslüman dinî konulara önem vermiyor, aklını fikrini cep telefonu, otomobil gibi şeylere takıyorsa o gafil bir Müslümandır ve onu uyarmak gerekir.


Binaenaleyh cep telefonunun kötülüğü, zararı bizzat kendisinde değil, kullanış şeklindedir. Gaflete, Allah’ı unutmaya, dinî vazifelerini ihmale, ahireti unutmaya sebebiyet veriyor, ebedî yolculuk için azık toplamaya, ilim öğrenmeye mani oluyorsa elbette zararlıdır.


“Bazıları cep telefonu ekmek bıçağı gibidir. Ekmek ve meyve kesmeye yaradığı gibi adam öldürmek için de kullanılabilir...” diyor. Eyvallah ama bir adam ekmek, et, sebze, meyve bıçağını, gerekenden fazla bir şekilde kullanırsa, teşhir ederse, sokakta yürürken veya tramvayda otururken, otomobil kullanırken patates soyarsa elbette normal bir şey yapmış olmaz.


Cep telefonu ahlâk, edep, terbiye, görgü bakımından da bir yığın olumsuz ve çirkin davranışa sebebiyet veriyor:


Adam birinden randevu alıyor, gidiyor ve zır zır çalan cep telefonu ile konuşuyor. Tramvayda, otobüste, vapurda, banliyö treninde, yanındakilerin kafasını şişirecek şekilde konuşup duruyor.


Yasak ve tehlikeli olduğu halde uçaklarda bile ille de konuşmak isteyenlere rastlanıyor.


Otomobil kullanırken konuşuyor, hattâ mesaj yazıyor.


Netice: Cep telefonunun dinen, ilmen, bilgelik bakımından, ruh ve akıl sağlığı açısından, fizikî sağlık bakımından, ahlâka ve edebe aykırı durumlara düşürmesi bakımından çok sakıncaları vardır. Aklı başında bir vatandaş bu aletin bağımlısı olmaz, cep telefonunu fetiş haline getirmez, ne kadar gerekiyorsa o kadar kullanır. Hele sokaklarda, toplu nakil vasıtalarında, direksiyon başında kesinlikle onunla konuşmaz.


Misafirliğe giden terbiyeli bir insan, kapıdan girerken cep telefonunu kapatır. Misafirlikte izinsiz cep telefonu ile konuşmak büyük ayıptır. İzin istemek bile ayıptır.


Ben bir adamın kemal ve medeniyet derecesini cep telefonuna bakarak değerlendiririm. Kaç lira vermiş, nasıl konuşuyor, bir lüzum ve ihtiyaç için mi, yoksa bir fetiş, gösteriş, tutku mu?


İnançlı kişilere söylüyorum: Yarın insan, Ulu Mahkemede dünyada vaktini nasıl harcadığından da sorulacaktır.


Şeytan bir çok kişiyi cep telefonu maskarası etmiştir!...


(milligazete)

__________________________________________________
BAŞKA OLAY 
deşifre olduğundan habersiz mit elamanıyla iş icabı konuşuyoruz işte konu sünni likten açıldı o konular aktarılmış yazarın birici ilk yazısı başını çeken muhteremleri biraz eleştirdim oda yazarın ilk yazısında sonra konu ahlaksızlık pislikler 13 yaşında kız çoçuguna tecavüzler kız çoçuklarına tecavüz arttı başladım konuşmaya yazarın ilk yazısında çoğu konuşma bana ait az bi kendi katkısı var işte sonra deşifre olana dedimki dün konuştum bir gazete köşe yazarına bilgi gitti köşesinde okudum dedim oda kim dedi sen daha önceden konuşmuştuk bu konuyu dedim mehmet bey kendisi sence istanbullumu dedim oda aktarılmış ikinci yazısında kendini açıklıyor işte istanbullumuyum diye 
 
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Seks_Pisliklerini_Ahlaksizlik_ve_Iffetsizligi_Nicin_Protesto_Etmiyoruz/14603#.UXGTyKLFF2A
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Seks Pisliklerini, Ahlaksızlık ve İffetsizliği Niçin Protesto Etmiyoruz?
Mehmet Şevket Eygi
19 Nisan 2013 Cuma 00:46

 

Öncelikle Sünnî Müslümanların sorumlularını protesto ediyorum. Ehl-i Sünnet Müslümanları bu ülkenin çoğunluğunu oluşturmaktadır. Onlar iyi olursa ülke de iyi olur, onlar iyi olamazlar ve vazifelerini yapmazlarsa ülke kötü olur.

Sünnî halktan çok, onların başını çeken muhteremlere hitap ediyorum ve soruyorum: Bugünkü ahlaksızlık, faziletsizlik, iffetsizlik, müstehcenlik, şehvet yangınları, fuhşiyyat karşısında niçin susuyoruz?

Türkiyemizde ahlaksızlık lağımları patladı; büyük sayıda çocuğumuz, gencimiz, insanımız pislikler ve pis kokular içinde yaşıyor.

Marmara bölgesindeki önemli bir şehrimizde 13 yaşındaki öğrenci bir kıza 29 kişi tecavüz etti, kız durumu aylarca gizledi, sonra okulda ağzından kaçırdı.

Daha önce Mardinde 12 yaşında bir kızın başına böyle toplu bir tecavüz felaketi gelmişti.

Hindistanda toplu tecavüzler oluyor, yer yerinden oynuyor, yüz milyonlarca insan protesto ediyor ama Müslüman Türkiyede yeterli protesto, kınama ve lanetleme yok.

Birtakım gazetelerden, tv ekranlarından şehvet, fuhuş ve seks pislikleri akıyor milyonlarca Müslüman evinin içine.

Müslümanların bütün bu pislikleri yeteri ve gereği kadar protesto ettiğine inanıyor musunuz?

Feministlerin topuna Müslümanına, Kemalistine, dindarına, ateistine, sağcısına, solcusuna, hepsine birden soruyorum: Devlet TC’li fahişelik vesikalarıyla yasal seks köleliği yapılmasına izin veriyor. Yasal seksten KDV ve gelir vergisi alıyor, bu haram paraları bütçesine koyuyor. Yasal seks köleliği evlerinin önünde resmî polisler güvenliği sağlıyor. Pek yakın bir tarihte Türkiye genelevler imparatoriçesi Madama resmî törenlerle vergi ödülleri verildi. Bu rezaletler, bu iğrenç kölelikler karşısında niçin susuyorsunuz? Bunları niçin güçlü ve etkili şekilde protesto etmiyorsunuz?

En başta sayın Diyanet İşleri Başkanlığına soruyorum:

İslam, devletin resmî vesikalarıyla yasal seks köleliği yapılmasına izin verir mi? Bu sorunun cevabını vermek için elbette din alimi, fakih olmak gerekmez. İslam böyle bir rezalete, böyle bir köleliğe asla yeşil ışık yakmaz. Öyleyse bu utanç verici hali Diyanet niçin münasip, fakat enerjik şekilde protesto etmiyor?

Bırakın şu veya bu köşedeki yasal, vergili, korumalı, hijyenik (!) fuhuş evlerini; ülkenin büyük bir kısmı fuhuş yuvasına dönmüştür. Geçen sene Bursa Emniyet müdürü, elimizden hiçbir şey gelmiyor, gece karanlık basınca Kültür Parkı bir açık hava fuhuş yuvası haline geliyor diye feryat etmedi mi?

M. Kemal Paşa, İsmet Paşa, Celal Bayar, 27 Mayıs, 12 Eylül devirlerinde bile suç olan zina şimdi niçin serbesttir?

Bir İslam ülkesinde çocuklar, eskiden 12 yaşındayken buluğa ererken şimdi 9 yaşında eriyorsa orada anormal bir gidişat var demektir.

1960’a kadar Türkiyenin otellerinde, beraber gelip tek bir oda isteyen çiftlere evlilik cüzdanı soruluyordu.

Halka haber vermekle yükümlü gazetelerdeki bu müstehcen resimler, bu seks furyası normal midir?

Bunca zengin, güçlü, imkanlı, fırsatlı Müslüman bugünkü ahlaksızlık ve iffetsizlik ile niçin mücadele etmiyor?

Diyanet niçin mücadele etmiyor?

Cuma hutbelerinde niçin ahlaksızlık, iffetsizlik, seks azgınlığı, fuhşiyyat aleyhinde zehir zemberek hutbeler okunmuyor.

13 yaşındaki bir kız öğrenciye 29 kişinin tecavüz etmesi skandalı patlayınca niçin bütün memleket ayağa kalkmıyor?

Bazı tv kanallarından Müslüman evlerinin içine fuhuş, şehvet, müstehcenlik, âdilik lağımları akıyor. Bu pisliklere karşı niçin sessiz kalıyoruz?

Emr-i mâruf ve nehy-i münker yapan bütün hocaların, şeyhlerin, kanaat önderlerinin, yazarların ellerinden öperim ama marufu emr, münkeri nehy farzını tatil edenleri doğrusu kınıyorum.

Bu ahlaksızlık, bu faziletsizlik, bu iffetsizlik, bu yaygın ve yoğun fuhşiyyat, bu seks lağımlarının patlaması, bu müstehcen neşriyat furyası, bu yasal seks köleliği, bu 13 yaşındaki kıza 29 azgının tecavüz etmesi olayları, ülkeyi modern Sodom ve Gomoreye çeviren bunca rezillik, bu zinanın suç sayılmaması böyle sürer giderse (haber veriyor ve uyarıyorum) başımıza afetler ve felaketler gelir. Azap gelince sadece günahkarların üzerine gelmez, toptan gelir, kurunun yanında yaş da yanar.

Hürriyet var, niçin protesto etmiyoruz?

Niçin Hint Mecusileri kadar bile olamıyoruz.

 

(İkinci yazı)

İstanbullu muyum?

Naçiz şahsım hakkında doğruluğuna yemin edemeyeceğim iddialarda bulunmam. Açıklayayım:

Kendime aydın kişi demem… Gerçekten aydın olmak çok zor bir şeydir. Halk, üniversite okumuşları aydın sanıyor… Aydın olmak o kadar kolay ve ucuz mu?

Kendime iyi Müslüman demem… İyi Müslüman olmak için çok cehd, gayret ve bunların yanında Allahın yardımı gerekir.

Şahsım hakkında yemin edebileceğim iki husus vardır:

Birincisi okur yazar bir vatandaş olduğumdur. Bu hususta yemin etsem başım ağrımaz. Her gün saatlerce okurum ve yazarım. Gece, ne kadar yorgun olursam olayım birkaç sayfa okumadan uyumam.

İkinci husus mü’min ve müslim olduğumdur. Bu konuda şekkim ve şüphem yoktur. Sorsalar, “Sen gerçekten mü’min ve Müslim misin?” Cevabım Hakka=elbette mü’minim ve Müslümanım olur.

İyi ve olgun bir Müslüman olduğumu iddia etmekten hayâ ederim.

Allahın bu fakire vermiş olduğu en büyük nimet ve ihsan iman ve İslamdır.

İyi bir insan, iyi bir vatandaş mıyım? Bu soruya cevabım, öyle değilim ama öyle olmak istiyorumdan başka bir şey olamaz.

Bazıları bendenizi tenkit ediyor: İstanbulluluk taslıyorsun, Galatasaray Mektebinden mezun olmakla övünüyorsun, halka tepeden bakıyorsun, sen kendini büyük görüyorsun…

Savunmam: Bendeniz İstanbullu değilim. Taşrada kırsal kesimde doğdum, 1940’da yedi yaşında küçük bir çocuk iken Galatasarayın ilk kısmına yatılı öğrenci olarak yazdırıldım. Öyle yedi sülalesi İstanbullu bir kimse değilim. Hanedan bir aileye de mensup değilim. İnşaallah birazcık İstanbul görgüsü, edebi, terbiyesi kapabilmişimdir.

GS lisesinde okumak suç değildir. Gururlanmaya, kibirlenmeye de sebep olmamalıdır. Hem bendeniz bazılarına göre Galatasarayın imalat hatâsıyımdır. Dindar olduğum, bir nebze İslama hizmet etmeye çalıştığım için… Şu hususu da göz önünde tutmak gerekir: Asıl Galatasaraylı benim. Bu lisemizde (Eskiden Sultanî denirdi) kurulduğu günden 1909’a kadar beş vakit namazı cemaatle kılmak bütün Müslüman talebe için mecburî idi. Okulun mescidi, Halifenin yurttan kovulduğu 1924’e kadar açık kalmış, maaşı devlet tarafından ödenen resmî bir imamı olmuştur. Namaz kıldığım için has ve gerçek GS’lı bu fakirdir.

İnşallah günün birinde GS lisesinin camii (Konferans salonunun altındadır) yeniden açılacağına inanıyorum.

Halkı küçük görmenin kesinlikle büyük bir ayıp olduğunu bilirim. Fakirin tenkit ettikleri cahillerdir, cehalette israr ve sebat edenlerdir. Bilmemek ayıp değildir ama öğrenmemek çok ayıptır.

Eski Osmanlı İstanbulluların, kibar âlim ârif zarif tabakasının kültürü ve edebi Türkiyenin has kültürüdür. Gençliğin ve halkın bu kültürle ziynetlenmesini ve kıymetlenmesini isterim. Böyle bir istek ve bunun gerçekleşmesi için çalışmak bir kusur ve hatâ olmasa gerek.

Bendeniz cahilliği, kabalığı, görgüsüzlüğü, sanatsızlığı, irfansızlığı tenkit etmekle dinime, ümmetime, ülkeme, halkıma ve gençliğe nâçiz bir hizmette bulunduğuma inanıyorum.

Selam ve hürmetlerimle.

19.04.2013

___________________________________________________
BAŞKA OLAY 
deşifre olmuş mite bilgi sağlayanla konuşuyoruz iş yerinde bizle beraber oda çalışıyor işyerine girmiş bi istihbaratçı   işte konu heryerde genç nesli harap edecek şunlar var bunlar  var bu genç nesil nasıl yetişecek diye başladım konuşmaya işte hepsi gitmiş sabahleyin köşesinde  hatta yazarın birinci başlığına bakın islamın elmas gençleri diye başlığına  
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Islamin_Elmas_Gencleri/14591#.UXAXV6LFF2A
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
İslamın Elmas Gençleri
Mehmet Şevket Eygi
18 Nisan 2013 Perşembe 00:53

Müslüman gençlerin içinde elmaslar, pırlantalar, değerli yakutlar, zümrütler elbette var. Böyleleri yoktur demek insafsızlık, adaletsizlik, basiretsizlik olur.

Bu değerli gençlerin aranıp bulunması ve onlara çok özel bir eğitim verilmesi gerekir.

Elmas topraktan çıktığı gibi ham haliyle mücevher olmaz. Ham elmasın mutlaka tıraşlanması, yontulması gerekir. Bunu da, milyarlarca insanın içinde birkaç usta kişi yapabiliyor.

Elmas, pırlanta, altın gençlerimize şu üç boyutta eğitim verilmelidir:

Birinci boyut: İnanç, bilgi, kültür.

İkinci boyut: Aksiyon, ahlak, fazilet.

Üçüncü boyut: Estetik, güzellik, sanat.

Türkiyenin bugünkü çarpık ideolojik eğitim sistemi Elmas Müslüman Gençlere bu eğitimi veremez.

Müslümanların `Âqillerinin yüksek zekalı, kabiliyetli, liyakatli, istidatlı gençlere alternatif ve paralel İslamî eğitim verecek çareler ve çözümler araması, yollar bulması, mektep ve medreseler açıp çalıştırması gerekir.

Bu Elmas Gençlerin yazılı ve edebî Türkçesinin 1890’ların, 1900’ların, 1920’lerin zengin ve engin dili olması gerekir.

Bu gençlerin bir kısmı Şeyhülislam Mustafa Sabrileri, Düzceli Zahid el-Kevserîleri, Elmalılı Hamdi Efendileri yetiştiren Medreseler ayarındaki medreselerde okutulmalıdır.

Bir kısmı 1900/1908 arasındaki Galatasaray Mekteb-i Sultanîsinin verdiği seviyede millî kültüre sahip olmalıdır.

Onların genel kültürü, Eton Kolejinde edinilen kültürün üzerinde olmalıdır.

İster medrese, ister mektep eğitimi alsınlar bu gençlerin hepsi, istisnasız, sanat kültürüne vakıf olmalı ve her biri millî sanatlarımızın birinde uzman olup ürün vermelidir.

Elmas gençlerin hepsi Ümmet şuuruna sahip olmalı, zamanın İmamına vicahen veya gıyaben biat etmiş bulunmalıdır.

Bu gençlerin hepsi Resulullah Efendimize (Salat ve selam olsun ona) biatlı ve rabıtalı olmalıdır.

Onlarda Fütüvvet ahlakı olmalıdır.

Onların hepsi mürüvvetli olmalıdır.

Tahtası ve kumaşı kıymetli ve sağlam gençlerine, bu anlattığım gibi üstün ve etkili bir eğitim veremeyen Müslüman toplumların geleceği parlak olmaz.

Yontulmayan, kendilerine bir şekil verilmeyen elmaslar ham kalır.

Şu hususu da belirtmek isterim ki, günümüzde Müslüman gençlik içinde Elmas kızların sayısı, Elmas delikanlılardan daha fazladır.

Elmas gençlerin içinden Selahaddin Eyyubîler, Nureddin Zengiler, İmam Şamiller, Emir Abdülkadirler çıkmalıdır.

Gazaliler, Şa’raniler, Süyutiler çıkmalıdır.

Hacı Bayramlar, Şaban-ı Veliler, Aziz Mahmud Hüdailer çıkmalıdır.

Râbitü’l-Adeviyeler çıkmalıdır.

Büyük alimler, büyük idareciler, büyük muharrir ve edipler, büyük şairler, büyük kumandanlar, büyük hizmetkarlar çıkmalıdır.

Arı kovanlarında, ileride arı beyi olacak sürfeye normal bal değil, arı sütü denilen harika besin yedirilir. Elmas Müslüman gençlere de çok yüksek ilahî ve nebevî eğitim balları verilmelidir.

Marketlerdeki sıradan ucuz ballarla arı beyi yetişmeyeceği gibi, kıytırık eğitim sistemleriyle Elmas İslam Genci yetişmez.

Elmas ve Pırlanta İslam gençlerini yetiştirmek için bir metod, bir çare ve çözüm bulabilir miyiz? Elbette bulabiliriz. Bunları hayata geçirebilir miyiz? Elbette geçirebiliriz.

Japonlar kendi samurailerini, ordular kendi komandolarını ve fedailerini nasıl yetiştiriyorsa, biz de çok güçlü, çok vasıflı, çok üstün Müslüman elemanlar yetiştirebiliriz.

Hem İslama hizmet edecek, hem malı götürecek, zengin olup lüks ve sefih bir hayat sürecek. Bu felsefeyle Elmas değil cam kırıkları elde edilir.

Hem mücahidlik yapacak, hem müteahhitlik… Olur mu böyle şey?

Şu anda ham halde bulunan elmas gençlerimize yazık etmeyelim. Onları İslama, Kur’ana, Sünnete, Şeriata, hikmet-i islamiyeye ve gerçek tasavvufa göre yetiştirebilirsek, yapacakları bütün hayırlardan bize de sevap yazılacaktır. Ne büyük kazanç, ne ulvî ticaret!..

 

(İkinci yazı)

Danimarka’dan Muzaffer Alev Kardeşimiz Bildiriyor

“Muhterem Mehmed Şevket Eygi Ağabey… Danimarka devleti sağlık dairesi, en küçük manavdan en büyük fabrikaya kadar gıda maddesi imal eden, satan firmaların hepsinden sağlık kontrol vergisi alıyor. Firmalara haber vermeden sık sık kontrole gidiliyor. Hallerde toptan satılan meyve ve sebzeler laboratuvarlarda kontrol ediliyor. Devlet halkın sağlığı ile ilgili masrafı fazlasıyla peşinen firmalardan alıyor. Aynı kasko araba sigortası gibi. Suçlu firmalar ayrıca ceza da ödüyor. MUZAFFER ALEV, Kopenhag”

***

Bizde yukarıda anlatılan sistem işler mi, bilmiyorum ama Türkiye’mizde halka yedirilen ve içirilen gıda maddeleri ve meşrubat konusundaki denetimlerin, analizlerin, halkı zehirleyen suçlulara verilen cezaların çok az ve çok yetersiz olduğunu kesinlikle söyleyebilirim.

Siyasî iktidar ve belediyeler suçluların üzerlerine gitseler, onların ve yanlarında çalışıp ekmek parası kazananların düşmanlığını kazanacaklar ve oylarını kaybedeceklerdir.

Bu meselenin çözümü şöyle olur:

(1) Halk şuurlanacak=bilinçlenecek ve yeterli şiddette ve yoğunlukta tepki gösterecektir.

(2) Gıda maddeleri ve içecekler konusunda gerekli sıkı denetimler, analizler yapılmazsa, suçlular yeterli ve önleyici şekilde cezalandırılmazsa gelecek seçimlerde oylarımızı size vermeyeceğiz şeklinde tehditlerde bulunulmalıdır. Oy kaybetme korkusu olmazsa kesinlikle yeterli denetim yapılmaz, ne şiş yansın ne kebap idareciliği sürer durur.

(3) Sivil kuruluşlar, dernekler gıda ve meşrubat, sebze ve meyve, kırmızı ve beyaz et, balık, yumurta, bal, ekmek, memba suyu vs. sektörlerde devletin ve belediyelerin tam olarak yapmadığı, yapamadığı kontrolleri yapmalı, bu konuda bir kamuoyu oluşturmalı ve sorumluları vazifelerini yapmaya mecbur etmelidir. Ülkemizde tüketiciyi koruma sivil kuruluşları vardır. Bunlar birleşmeli, ortak bir laboratuvar kurarak tahlillere başlamalıdır. Piyasadan noter vasıtasıyla alınan örneklerde sağlığa aykırı maddeler bulununca imdat tamtamları çalınmalıdır. Büyük medya bu işi tek başına yapmaz. İlan ve reklam gelirleri meselesi…

(4) Halk zehirli, mağşuş, sahte gıda maddeleri yediren firmalar ve fabrikalar aleyhinde yargıya gidilmeli ve ağır tazminat davaları açılmalıdır.

(5) Halka evcil domuz, yaban domuzu ve eşek eti ve yağı yedirenlere karşı bütün yasal yollardan mücadele edilmelidir. Hahambaşılık Musevî vatandaşları kendi Şeriatine göre koruyor da, bizim Diyanet bu konuya ve sahaya niçin el atmıyor?

(6) Halkı zehirleyenlere verilecek cezalar caydırıcı ağırlıkta olmalıdır. Sahtekarların dükkan, atölye ve fabrikaları başlarına yıkılmalıdır.

(7) Halk yığınları gıda ve meşrubat konusunda bilinçlendirilmelidir. Sadece mağşuş ve sahte gıdalar ve boyalı meşrubat konusunda değil, her konuda. Günde 6 milyon ekmeğin çöpe atıldığı bir ülkede yaşıyoruz!.. Halkın büyük kısmı sağlıklı beslenme nedir bilmiyor. Sağlık, tıp, ilaç, tedavi konusunda da cehennemî bir kısır döngü içindeyiz.

            18.04.2013


__________________________________________________
BAŞKA OLAY 


deşifre olmuş milli istihbaratta bir kişiyle iş icabı konuşuyoruz işte kendisi biliyor deşifre olduğunu söyledim konu açıldı aslında konu çumartesi günden kalmaydı ama başladım konuşmaya küfre rıza küfürdür diye başladım baya konuştum bu konuşamalar aktarmış yazarın birinci başlığındaki konuşamaların çoğu bana ait yazarın birinci başlığına bakın neyse konu açıldı laf çarptırdım ta çumartesi günden kalma olaya konuşamalarım devamlı gidiyor sabahleyin milli gazate köşe yazarı mehmet şevket eyginin köşesinde dedim bu olaylar devamlı böyle ona mektup gönderdim olmuyor gene muhatab alıyor dedim bunuda aktarmış yazarın ikinci başlığına bakın açık mektub diye başlığı var

Mehmet Şevket Eygi
 
 
Küfre Rıza Küfürdür
Mehmet Şevket Eygi
16 Nisan 2013 Salı 00:20

 

Küfre rıza küfürdür… Kur’anla, Sünnetle, icmâ-i ümmetle haram kılınmış bir günaha ve suça helaldir demek küfürdür… Zalimleri ve zulmü övmek ve desteklemek büyük günahtır… Allahın indirdiği kesin hükümlerle hükm etmemek, o hükümleri iyi, doğru ve güzel  görmemek büyük günahtır ve isyandır… Hz. Peygamberin (Salat ve selam olsun ona) kesin emirlerini, yasaklarını hafife almak büyük sapıklıktır… Rüşvet alan da veren de mel’undur… Mü’minlerin birlik halinde olmaları farz, parçalanıp ayrılmaları haramdır ve helak sebebidir… Allaha ve Resulüne isyan konusunda kullara itaat yoktur… Şeriat-ı garra bütün iyilerin, doğruların, güzellerin kaynağıdır…

Bir İslam toplumu şu kötü şeyleri yaparsa helake, azaba, felakete, yıkıma duçar olur: (1) İtikadı bozulursa… (2) Beş vakit namazı terk ederse… (3) Zekatı Kur’ana, Sünnete, fıkha, Şeriata göre dosdoğru vermezse… (4) Avamm-ı müslimîn, öğrenilmesi farz olan ilmihalini öğrenmezse… (5) Müslümanlar, tek bir Ümmet olmaktan çıkıp birbirinden kopuk binlerce hizbe, fırkaya, cemaate, İslamcılığa ayrılırsa… (6) Emr bi’l-mâruf ve nehy ‘ani’l-münker farzı tatil ve terk edilirse… (7) Halk şehvetlerine tâbi olursa… (8) Kur’anda, şeytanla kardeş olmak şeklinde kötülenen israf yaygın hale gelirse… (9) Riba yaygın hale gelirse… (10) Zina ve seks azgınlıkları yaygın hale gelirse… (11) İslam kadın ve kızları şehevî kıyafetlerle gezerse… (12) Müslümanlar ehliyetli ve liyakatli gerçekten dindar bir Emîre biat ve itaat etmezlerse… (13) Müslümanların bir kısmı sürünürken, bir kısmı Nemrud ve Firavun gibi lüks, sefih bir hayat sürerse… (14) Müslümanlar hayatın her vechesinde kafirleri taklid ederler, hattâ onlar sıçan deliğine girseler Müslümanlar da girerse… (15) Bilen alim ve ziyalı Müslümanlar bilmeyenleri uyarmaz, aydınlatmaz, bilgilendirmez, onlara etkili şekilde nasihat etmezlerse…

 

(İkinci yazı)

Açık Mektup

Muhterem efendim… Selamdan sonra… Mektubunuzu aldım, teşekkür ediyorum. Herhangi bir Müslümanı sorgulama hakkı, öncelikle İmam-ı Müslimîn olan zata veya kendilerine talimat verilmiş olan vekillerine aittir. Sonra vazifeli ve salahiyetli ulemaya, fukahaya ve müftülere…

İslamda herkes herkesi hod be hod sorgulayamaz. Başka bir tabirle herkes din savcısı değildir.

Bir İslam toplumunda herkes herkesi sorgular, hesaba çekerse anarşi ve kaos olur.

Bugün ülkemizde İslama, Kur’ana, Sünnete, Şeriata dayalı bir İslam sistemi ve düzeni bulunmamaktadır. Bir İslam düzeninde farz namazların kılınması, hür ve mukim erkeklerin bu farz namazları cemaatle kılması, Ramazanda oruç tutulması, gündüzleri alenen nakz-i siyam yapılmaması, muhadderat-i İslamiyenin tesettüre girmesi, Cuma ezanı okununca dükkanların ve iş yerlerinin kapatılması gibi konularda zecr yapılabilir ama bugün yapılamıyor.

Bendenizi bir konuda tenkit etmişsiniz, sorguluyorsunuz.

Bu fakirin bir değil, bin kusuru ve eksiği vardır.

Hiçbir zaman kendimi örnek ve model bir Müslüman olarak görmedim ve göstermedim.

Olgun bir Müslüman olduğumu, ahvalimin, giyim ve kuşamımın, şemailimin İslamî olduğunu, salih ve olgun bir Müslüman olduğumu iddia edecek kadar beyinsiz değilim.

Prensibim şudur: Eğri otursam da doğru konuşmaya ve yazmaya çalışırım.

İcazetli Sünnî ulemadan, fukahadan, kamil müşidlerden, meşayihten nice zatın izin ve teşvikleri ile yazmaktayım.

Hizmet etmek için ille de kamil ve salih bir Müslüman olmak gerekmez. Cenab-ı Hak bu dini isterse fasık ve facirle de te’yid eder.

Yazılarıma son verme isteğinize gelince: Lütfen bu konuyu gazete idaresiyle görüşürsünüz.

Tekrar hürmet eder, ellerinizden öper, dualarınızı beklerim efendim.

 

(Üçüncü yazı)

Marmara Balıkları Zehirli mi Değil mi?

Sağlıklı beslenme konusunu vazife edinmiş a Haber’deki Deşifre programı Marmara Denizi’nde tutulan otuz küsur çeşit balığı tahlil ettirmiş, bunların on birinde yiyenleri zehirleyecek ağır metaller, başka zararlı maddeler bulunmuştu… İlgili bakanlık bunu tekzip ettiydi.

Aklımızı ve mantığımızı çalıştıralım: Marmara Denizi, belki de dünyanın en pis denizi haline geldi. On milyonlarca insanın yaşadığı bu bölgede nice zehirli madde, çöp, pislik denize atılıyor. Sadece bitmiş piller bile bu küçük denizi zehirlemeye yeter de artar. Bu denizde yaşayan ve tutulan balıkların zehirli, insan sağlığına zararlı olmamaları mümkün müdür?

Bakanlığın tekzibi (yalanlaması) doğrusu bana ciddi gelmedi. Maddi imkânım ve yardımcılarım olsa şöyle bir iş yaparım:

Bir noterle anlaşırım, İstanbul’un birkaç balık pazarında otuz ayrı cins balık satın alırım, bunları gıda tahlili laboratuarlarında tahlil ettiririm. Neticede sivil toplum kuruluşu mu haklı, bakanlık mı haklı meydana çıkar.

Sırası gelmişken Avrupa’da bir ortaçağ üniversitesinde cereyan eden bir vakayı zikretmek isterim:

Talebeler bir amfide toplanmışlar, üstad ders veriyor. Üstada “Bir atın ağzında kaç diş vardır” sorusu yöneltilmiş. Üstadın bu konuda bilgisi yok. Eski kitaplara bakmışlar, Hipokrat’ın, Eflatun’un, Aristo’nun, Sicilyalı Diodoros’un ve öteki hükemanın kitaplarına, bu konuda bilgi bulamamışlar… Bu esnada genç talebelerden biri ayağa kalkmış “Saygıdeğer üstadlar, üniversite binasının dışında, sokaklarda meydanlarda bir yığın at var, gitsek bunların ağızlarını açıp dişlerini saysak olmaz mı?”

Çocuğun bu teklifi üstadları çok sinirlendirmiş, terbiyesizliğin ve edepsizliğin bu kadarı olmaz demiş ve asistanlarıyla birlikte zavallıyı bir temiz pataklamışlar.

Yakın tarihlerde Türkiye ombudsmanı seçilen muhterem Mehmet Nihat Ömeroğlu Beyefendiye bu sütunlardan hitap ediyorum. Bilhassa Marmara Denizi’nde tutulup halka yedirilen balıklarda cıva ve diğer ağır metaller var mıdır? Başka zehirli maddeler var mıdır? Bu konuyu yardımcılarına araştırtırsa büyük bir hizmet etmiş olacaktır.

Halep oradaysa arşın buradadır… İşte Marmara Denizi’nin perişan hali… İşte balık pazarlarındaki balıklar… İşte gıda maddelerini tahlil eden laboratuarlar… İşte halkın tükettiği gıdalarla ilgili kanunlar ve tüzükler… Niçin harekete geçilmiyor?

Gıda ve meşrubat tahlilleri işini halk kendisi yapamaz. Bendeniz sade bir vatandaş olarak balıkları, etleri, sütleri, peynirleri ekmekleri, yoğurtları, meşrubatı tahlil ettirecek maddi imkânlara, yardımcılara, teşkilata sahip değilim. Tüketicileri korumak öncelikle devletin ve belediyelerin işidir.

Şu hususu da belirteyim ki bazı belediyelerin “Bu salahiyet bizden alındı bakanlığa verildi” sözleri gerçeğe uygun değildir. Hem ilgili bakanlık, hem de bütün belediyeler laboratuarlar kurup halka yedirilen ve içirilen maddeleri sıkı, genel, yoğun şekilde tahlil ettirmekle, bozuk üretim yapan firmaları mahkemeye vermekle, cezalandırmakla yükümlüdür.

16.04.2013

________________________________________________
BAŞKA OLAY 
konuşmayı ilk ben açtım deşifre olduğundan habersiz mite bilgi sağlayanda yanımızda bizle beraber çalışıyor konu dün
akşam 10 sularında iki hayat kadını gördüm konu burdan açıldı işte başladım konuşmaya zina serbest fuhuş o biçim seks seks sözüm ona akp diye başladım Müslüman milletvekillerimiz niçin fuhşa ve müstehcen neşriyata karşı bir kanun teklifi getirmiyor?
Müslüman milletvekillerimiz niçin fuhşa ve müstehcen neşriyata karşı bir kanun teklifi getirmiyor?
Milyonlarca Müslüman vatandaş niçin Ankara’ya, valiliklere, savcılıklara protesto ve uyarı e-mailleri göndermiyor? bunlar benim ilk konuşmalarım tabi diğer konuşmalarda bana ait manukyan birde azda olsa yazarın kendi kattıklarıda var neyse bu konuşmalar muhbir herzamanki gibi aktardı sabahleyin yazarın köşesinde birinci başlığındaki yazaıların hemen hemen hepsi bana ait muhatb almış neyse ikinci konuşam baya zaman geçti işte ordan biri bana dediki abi azık topladınmı dedi bende öbür dünya için dimi dedim başladım konuşmaya hepsi gitmiş konuşmalarım yazarın ikinci yazısına bakın öbür dünya ile başlıyor ikinci yazı diyor azık başlığı var 
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Ahlaksizlik_ve_Muslumanlar/14507#.UWkrZbJKMdk
 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Ahlaksızlık ve Müslümanlar
Mehmet Şevket Eygi
13 Nisan 2013 Cumartesi 00:23

Mız mız mız mız mız… Müslümanların büyük kısmı uyuyor… Ahlaksızlık, pislik, rezalet, müstehcenlik, fuhuş lağımları taşmış seller gibi akıyor… Zina serbest… Nikahsız evlilikler serbest… Seks seks seks… TC vesikalı KDV’li korumalı fahişelik serbest… Müslümanların başını çeken muhteremlerin çoğu İslamın, Kur’anın, Sünnetin, Şeriatın yasak ve haram kıldığı bu pislikleri yüksek sesle protesto etmiyor.

Büyük gazeteler tahrik edici, şehvetleri kamçılayıcı seksî kadın resimleri basıyor… Büyük Tv’lerin çoğunda seks seks seks…

Her yerde pıtrak gibi o biçim masaj salonları…

Müslümanlar bütün bu pisliklere karşı yeterli tepki göstermiyor.

Şer’î tâbirle emr-i mâruf ve nehy-i münker yapılmıyor…

Fuhşun her çeşidi yarı serbest… Nataşalar mataşalar… Dün Madam Manokyan, bugün Madam Bilmem Ne…

Müslüman milletvekillerimiz niçin fuhşa ve müstehcen neşriyata karşı bir kanun teklifi getirmiyor?

Milyonlarca Müslüman vatandaş niçin Ankara’ya, valiliklere, savcılıklara protesto ve uyarı e-mailleri göndermiyor?

Camileri kadınlarla doldurmak bid’ati için çırpınan Diyanet niçin bu kötülüklere lisan-ı münasib ile karşı çıkmıyor?

Bu gidişle memleket bir fuhuşhane-i kübraya dönecektir.

Mâsum çocuklarımız bir iki sene erken bulüğa ermeye başladı.

Herkesi suçlamam ama halkın bir kısmı yoğun seks ve fuhşiyyat bombardımanı altındadır. Ahlak, iffet, fazilet yerlere serilmiş…

Müslümanların ana vazifelerinden biri de iyilikleri emr etmek, yaptırtmak, kötülükleri yasaklamak ve engellemektir. Bu bir farz-ı kifayedir. Ümmet bu farzı büsbütün terk ederse her Müslüman sorumlu olur.

Peygamberimiz (Salat ve selam olsun ona) emr-i marufu ve nehy-i münkeri terk eden, boşlayan bir toplumun helak olacağını haber vermiştir.

Müslümanlar niçin elbirliği ile yurt çapında bir “Ahlak ve Fazilet Derneği” kurup, binlerce yerde şubesini açıp fuhşiyyat ve müstehcen neşriyat ile etkili bir şekilde mücadele etmiyor?

Böyle bir dernek kurmak için bütün şartlar, imkanlar mevcuttur. Niçin kurulmuyor?

Bozuk ve çarpık düzenin haram rantlarını yiyen birtakım kimseler ve kurumlar niçin ahlak meselesini ihmal ediyor?

İffetin pabucu dama atıldı… Namus ve şeref şişeleri taşa vurulup paramparça edildi… Sokaklarda, caddelerde, meydanlarda, otobüslerde birbirine sarılıp öpüşmek medeniyet sanılıyor. Hatırlıyor musunuz, İstanbul’da bundan birkaç yıl önce, otobüste ahlaksızlık yapan bir çifti uyaran şoför dövülmüştü.

Ahlaksızlık, iffetsizlik, fuhşiyyat sel halini alınca, önüne gelen her şeyi, herkese sürükler ve helak eder. Bize ne, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen sözde namusluları ve iffetlileri de…

Elinde imkan olduğu halde, ahlaksızlıkla yeteri kadar ve etkili şekilde mücadele etmemek de bir ahlaksızlık değil midir?

 

(İkinci yazı)

Uzun Yolculuk İçin Azık Topla

Ölümünden sonra Cüneyd-i Bağdadî hazretlerini âriflerden biri rüyasında görmüş, ona sormuş: Halin nasıldır?.. Sâlihler taifesinin önderlerinden olan o büyük zat şu cevabı vermiş: Tumturaklı ve yaldızlı lafların faydasını görmedim ama gecenin sessizliği ve tenhalığı içinde kılmış olduğum rekatcıklardan çok yararlandım…

Herkes uzun yolculuk için azık toplamalıdır.

Dünya malları dünyada kalır.

Mal ve paramızdan öteye, sadece ihlasla verdiğimiz zekatlar, sadakalar, hayır hasenat gider.

Dünya çırpınışlarının, dedikodularının, çekişme ve tepişmelerinin faydası yoktur, zararı çoktur.

İhlasla ve dosdoğru kılınan namazların faydası olur.

İhlasla tutulan oruçların.

Para karşılığında yahut halk kendisi için “Ne büyük alim” demeleri için yapılan ilmî faaliyetler ve sahte irşadlar işe yaramaz. İlim Allah rızası için öğrenilmeli ve öğretilmelidir.

Hacı bey Hacı bey Hacı bey!.. Seni uyarıyorum. Sakın kendini halka beğendirmek için yapma hayır ve hasenatını. Sadece rıza-i ilahîyi kazanmak için iyilik yap.

Mücahid, Allah rızası için cihad etmekle yükümlüdür. İnsanlar kendisi için bu ne yiğit mücahitmiş desinler diye cihad eden gerçek mücahid değildir, sûrî ve sahte mücahittir.

Âhiret yolculuğu için ihlasla toplanmalıdır bütün azıklar.

Müzeyyen evler, müzeyyen sayfiyeler=yazlıklar, müzeyyen binitler, mallar, mülkler, şatafatlar yüktür yük.

Siz, zengin ölü teneşirde yıkanırken bazı varislerin dışarıda paylaşım kavgası yaptıklarını görmediniz mi?

Yediğin lüks yemeklerin sana faydası değil zararı dokunur ama Allah için yedirdiklerinden çok fayda görürsün.

Lüks elbiselerin, israf ettiğin için sana çok zarar verir ama Allah rızası için giydirdiklerin sana faydalı olur.

Zenginsin, paran çok… Piyasada araştırma yap, içinde yanlış bulunmayan küçük bir Ehl-i Sünnet ilmihal ve İslam ahlakı kitabından bin adet al ve dağıt. Bu hayrı, gösteriş için değil, ihlasla Allah rızası için yaparsan sana azık olur.

Aman çok dikkat et, içinde reformculuk, bid’at, modernizm, Sünnet düşmanlığı, mezhepsizlik hezeyanları olan kitapları dağıtma. Bunları okuyup sapıtanların vebali ve günahı senin üzerine olur.

Ölünce sevap defterin kapanacak. Ölmeden sadaka-i cariye bırak. Ya çocuklarını salih Müslümanlar olarak yetiştir, yahut Ümmetin çocuklarından birkaçının salih Müslümanlar olarak yetişmesine katkıda bulun. Sen öldükten sonra onların sevaplarından pay alırsın.

Bak sana bir hayır söyleyeyim: Elleri kırılasıca ağaç ve yeşillik katillerinin ulaşamayacağı bir yere bir ağaç dik, yahut bir tohum ek. İleride o ağaca konan, meyvesinden yiyen kuşlar bile sana sevap yazılmasına sebep ve vesile olur.

Paran ve imkanın varsa çok sahih, muteber, güvenilir, içindeki bütün bilgiler doğru küçük bir risale yazdırt ve ücretsiz olarak dağıtılmak şartıyla yayınla. Okuyanlar aydınlansın, bilgilensin, ıslah olsun, sana çok sevap yazılır ondan.

Yazan hocanın ihtiyacı varsa bir miktar ücret verebilirsin ama dini imanı para olan pazarlıkçı cerrar kişilere yazdırma sakın. Bereketsiz olur.

Sakın bana kızma darılma, uyarıyorum seni: Uzun yolculuk için azık topla azık topla azık topla…

Sakın ihmal etme bu işi… Bir tek hurman varsa, Allah rızası için yarısını birine yedir sana azık olsun. Sen yarım hurma ikram edersin, Ekremülekremîn sana yedi yüz hurma sevabı verebilir. Ondan daha cömert olan var mı?

Namaz kılmayan bir gencin namaza başlamasına vesile olabilirsen ne büyük bir ticaret yapmış olursun. Sen ölürsün, onun kıldığı namazlardan sevap yazılır defterine. Berzah âleminde nur olur, saadet olur sana.

 13.04.2013

__________________________________________________
BAŞKA OLAY 

konu açıldı zenginliğin afetleri  giden birinci konuşma bu ikinci konuşmada bir müslüman nasıl  tenkit eder oda ikinci başlıkta hatta  mitte bilgi toplayana karşıdaki konuşan arkadaş dediki mite kelsin lan dedi şaka işte o bile aktarılmış kel lafı bile var birinci kural diye başlıkta ele almış oraya bakın  
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Zenginligin_fetleri/14501#.UWg4-7JKMdk
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Zenginliğin Âfetleri
Mehmet Şevket Eygi
12 Nisan 2013 Cuma 00:10

Aşağıda zikredeceğim hadis-i şerif Kütüb-i Sitte’nin üçünde (Buharî, Müslim, Tirmizî) kayıtlı olup sahihtir.

Resulullah (Salat ve selam olsun ona), Bahreyn halkından toplanan cizyeyi teslim alıp Medine’ye getirmesi için ashabtan Ebu Ubeyde radiyallahu anh hazretleri’ni oraya göndermişti. Müşarünileyh, cizye paraları ve mallarıyla Medineye dönünce, Ensar bunu duymuş, sabah namazını Resulullah ile birlikte kılmışlar, namazdan sonra Efendimizin etrafını sarmışlardı. Bunun üzerine, Resulullah tebessüm buyurmuşlar, “Öyle zannediyorum ki, Ebu Ebuyde’nin bir şeyler getirdiğini işittiniz” demiş. Onlar da hep bir ağızdan “Evet” cevabını vermişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz onlara şu sözleri söylemişti:

“Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümit edin… Allah’a yemin ederim ki, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de, hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başlayıp helak olmuşlardı. Genişleyen dünyanın, öncekiler gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.”

AÇIKLAMALAR:

Büyük muhaddisler, ulema, şârihler bu hadiste Peygamberimizin dünya genişliğinin, para ve mal bolluğunun, Müslümanlar dünya zenginliklerine yönelir ve bunlara heves ederlerse bu dünyalığın onlara zarar vereceğine dikkat çekmiştir.

Efendimiz “Sizler için fakirlikten korkmuyorum.” demiş, mal çokluğundan, zenginlikten korktuğunu belirtmiştir.

Zenginliğin getireceği afetler ve zararlar, fakirliğin zararından büyük ve fazladır.

Zenginlik ahirete, ebedî saadete zarar getirir. Halkı kulluktan uzaklaştırır, gaflete düşürür, çeşitli beyinsizlikler yaptırır, kötü alışkanlıklara yol açar. Böylece zengin kişi azar.

Fakirliğin zararı genellikle dünyadadır.

Zenginlik dine, fakirlik dünyaya zarar verir.

Bu hadis-i şerifle Resulullah Efendimizin (Salat ve selam olsun ona) bir mucizesi ortaya çıkmıştır. Zamanımızda Müslümanların bir kısmı çok zengin olmuşlar, bu zenginlik kendilerini azdırmış, çeşitli beyinsizlikler yapmalarına, büyük günahlar işlemelerine sebep olmuştur.

Zenginlik bir fitnedir (sınavdır).

Zenginlik sarhoş eder, ayak kaydırır.

Fakirliğin de elbette zararları ve afetleri vardır ama fakirlik zenginlikten efdaldir=yeğdir.

Zamanımıza bakalım:

Zenginleşenler mesken=konut konusunda azmışlar; Kur’anla, Sünnet’le, İcma ile haram olduğu kesinlikle bilinen israfa ve faize sapmışlardır.

Lüks, ihtişamlı, israflı, saray yavrusu lüks yazlıklar da zenginliğin afetlerindendir. İmkânı olan insanlar elbette kırsal kesimde, ormanlık yerlerde bağlara, bahçelere, onların içinde yazlık evlere sahip olabilirler ama israfa ve gösterişe kaçmadan.

Lüks ve israflı otomobiller de zenginliğin afetlerindendir.

İnsan bir kere zenginliğin, paranın, liranın, doların, euronun, malın mülkün tadını almasın; dengesini yitirir, daha fazla, çok fazla, en fazla zengin olayım derken bir yığın azgınlık ve beyinsizlik yapar, ahiretini ve ebedî saadetini tehlikeye atar.

İslam zenginliği yasak etmiyor… Çalışıp çabalamış, helalinden kazanmış, Allah da yürü kulum demiş, zengin hatta çok zengin olmuş. Buna bir şey diyen yok. İslam’ın kabul etmediği meşru görmediği şey azdırıcı, saptırıcı zenginliktir.

Fakirken namazını kılıyormuş, zengin olunca namazı ya büsbütün terk etmiş yahut arada bir kılar olmuş. İşte kötü olan budur.

İnsanın yaradılış gayesi ve hikmeti Allah’a kulluk etmektir. Kullukla ilgili vazifelerin, ibadetlerin aksamasına yol açan bütün zenginlikler  şerlidir. Helak edicidir, kötüdür.

Zengin Müslüman daha fazla malî (parayla, malla) ibadet yaparsa onun zenginliği hayırlıdır. Böyle bir zengin mal ve parayla ibadet edemeyen fakirlerden üstündür. İyi bir zengin, ilme ve âlimlere hizmet eder, açları doyurur, çıplakları giyindirir, fakir fukaraya kol kanat gerer. Bunları ihlasla, sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yaparsa inşaallah Cennetlik olur.

Şöylesi de var:

Hayır, hasenat yapıyor, çok sadaka veriyor ama bunları Hakkın rızasını kazanmak için değil, kendini halka beğendirmek için yapıyor, bu adam veya kadın cehennemliktir. Sahih-i Müslim’deki 1905 numaralı ihlas hadis-i şerifini okuyanlar; riyakâr ve münafık hayırsever zenginlerin yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacağını öğrenirler.

İslam bilgeliği bize helalin hesabı, haramın azabı olduğunu haber veriyor.

Haram yollarla zengin olanların durumu çok kötüdür.

Riba, faiz muameleleriyle… İslam fıkhına ve şeriatına göre batıl alım satımlarla… İhalelere fesat karıştırarak zengin olanlar… Haram komisyon ve rantlar alanlar… Halka mağşuş, boyalı, kimyalı, zehirli gıdalar ve meşrubat yedirip içirenler...

Vaktiyle cihad edebiyatı yaparken, ellerine fırsat ve imkan geçince bozuk ve çarpık düzenin haram gelir ve rantlarına aç köpekler gibi saldıranlar.

İslam uyarı ve öğüt dinidir. Kur’an uyarıdır, öğüttür… Sünnet uyarıdır, öğüttür. Şeriat-i Garra-i Ahmediyye uyarıdır, öğüttür… İslam ahlakı ve hikmeti baştanbaşa uyarı ve öğüttür. Hiçbir Müslüman ben bunları bilmiyordum, benim haberim yoktu demesin.

Para ve mal bir kısım Müslümanları ne boyalara soktu, ne hallere düşürdü, nasıl kepaze ve rezil etti, nasıl azdırdı, ey basiret sahipleri  ibret gözüyle bakın da görün…

 

* (İkinci yazı)

Vasıflı ve Kâmil Müslüman   Nasıl Tenkit Eder?

Vasıflı, medenî, terbiyeli, görgülü, faziletli, mürüvvetli Müslümanlar, mutlaka tenkit edilmesi (=eleştirilmesi) gereken kardeşlerini, kurumları, grupları nasıl tenkit ederler?

*Birinci kural: Vasıflı Müslüman kesinlikle gıybet etmez. Gıybet, bir kimsede olan kusurları ve halleri söylemektir. Mesela kısa boylu birine bodur, semiz birine şişko, saçları dökülmüş birine kel demek gibi. Bu söylenenler doğrudur ama o kişi böyle denildiğini duyarsa üzülecekse gıybet olur. Gıybet ise büyük günahtır ve haramdır.

*İkinci kural: Müslüman tenkit ederken asla yalan söylemez ve iftira etmez.

*Üçüncü kural: Olgun ve vasıflı bir Müslüman, öncelikle din kardeşlerinin ve genelde vatandaşlarının, insanların gizli kapaklı hallerini, ayıplarını, günahlarını, kusurlarını tecessüs etmez yani araştırmaz. Tecessüs de, gıybet gibi büyük günahtır ve haramdır.

*Dördüncü kural: Vasıflı Müslüman kendi günah, kusur ve ayıplarına bakmaktan, onlardan dolayı üzülmekten, başkalarınınkileri göremez.

*Beşinci kural: Hasbelkader başkasının ayıbını ve günahını görür ve öğrenirse bunlara karşı karanlık gece gibi olur.

*Altıncı kural: İslamın haram kılmış ve yasaklamış olduğu büyük günahları açıkça, küstahça, meydan okurcasına devamlı şekilde işleyen kimselere fâsık-ı mütecahir denir. Bunların gıybetinin adalet ve insaf dairesinde yapılması caizdir. Lakin bu cevazı farz derecesine çıkarmamak gerekir.

*Yedinci kural: Her Müslüman şu hadîs-i şerifi hâfızasına nakş etmelidir: “Bir kimseyi, onda olan bir ayıpla ayıplayan kimseye aynı ayıbı vermeden, Allah onun canını almaz…”

*Sekizinci kural: Gıybet etmekten, gizli günah ve ayıpları araştırıp öğrenmekten, insanları teşhir ve rezil etmek şehvetinden vahşi bir zevk ve lezzet alanlar kâmil ve fâdıl Müslüman değildir.

*Dokuzuncu kural: Ulema ve fukaha itikad, fıkıh, İslam ahlakı konusundaki vahim ve kesin yanlışları mutlaka ilmî metodlarla tenkit etmeye mecburdur. Bu konularda susulmaz.

*Onuncu kural: Müslümanların rahmanî çeşitlilikleri, tasavvufî meşrebleri tenkit etmeleri ve bu yüzden fitne fesat çıkartmaları asla caiz değildir. Bir Mevlevî namaz kılmazsa, edep erkan dairesinde isim vermeden anonim olarak tenkit edilebilir ama yatsı namazı kılındıktan sonra yapılan Mevlevî ayini tenkit edilemez.

*On birinci kural: Ehl-i Sünnette müttefakun aleyh olan meselelerdeki sapmalar tenkit edilebilir; lakin muhtelefün fih meselelerdeki  çeşitli görüşler ve davranışlar tenkit edilmemelidir.

*On ikinci kural: Kırıcı, nefret ettirici, düşmanlık doğurucu, fitne ve fesat çıkartıcı tenkidlerin faydası yanında zararı da olur. Hattâ bazen yararından çok zararı ve tahribatı olur.

*On üçüncü kural: Bütün faydalı, müsbet tenkitler, uyarılar, aydınlatmalar Allah rızası için temiz niyetle yapılmalıdır. İşin içine nefsaniyet karıştırılmamalıdır.

*On dördüncü kural: Zaruret olmadıkça isim verilmemelidir.

*On beşinci kural: Tenkit edilen kimsede biraz iz’an, insaf varsa “Hayret!.. Bu ne kadar yumuşak, nazik, kibarca tenkit…” demelidir.

 

12.4.2013

__________________________________________________
BAŞKA OLAY 

 akşam işyerinde deşifre olduğundan habersiz mite bilgi toplayan muhbirle ayak üstü konuştum işte başladım konuşmaya 1925’ten bu yana tarikatlar kapalıdır. M. Kemal Paşa Mason localarını da kapattırmıştı ama Millî Şef İsmet zamanında locaların tekrar çalışmasına müsaade edildi, fakat tarikatlar üzerindeki yasak hala devam ediyor. diye başlayan konuşmalar bana ait yazarın son İnsanları azdıran, şehvetleri kamçılayan, günahları körükleyen, fısk ve fücura yol açan bütün kurumlar ve faaliyetler serbest… Hattâ Komünist Partisi bile legal… Mason locaları legal… Lakin İslam medreseleri yasak, tasavvuf tarikatları yasak… Bu çok büyük bir zulüm değil midir? ben burda devleti değil sosyalist zihniyeti eleştirdim hatta atesislerin bile bu tarikatlarda yola gelebilceğini savundum ve ateis zihniyeti eleştirdim mesela şöyle Ey ateist!.. Senin şeytan dilin Allahı inkar ederken, vücudundaki milyarlarca zerre hiç durmadan “Birdir O, eşi benzeri ortağı yoktur Onun” diyor. bu konuşmalar tamamen bana ait yazarın birinci başlığındaki çoğu konuşma bana ait kendi konuşmasıda var neyse ikinci konuşmada içeçekler yiyeceklerdeki oyunlar oda gitmiş bilgi olarak oda yazarın ikinci konuşmasında yani 1997 den 2013 kadar hiç bişey değişmedi muhatan alınma sayısı inanılacak gibi değil ama 5000 bini geçti dün akşam konuştum sabaheyin köşesinde bu hep böyle
 
 http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Tekkeler_En_Kisa_Zamanda_Acilmalidir/14478#.UWbtqrJKMdk 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Tekkeler En Kısa Zamanda Açılmalıdır
Mehmet Şevket Eygi
11 Nisan 2013 Perşembe 00:32

Allahı zikr etmek Kur’anla, Sünnetle, icma ile farzdır. İnsan Rabbini ayakta, otururken ve yatmış olduğu halde hep anmalıdır.

Ehl-i Sünnet Müslümanlığında hak tarikatlar vardır.

Tasavvufu ve tarikatları inkar eden, sûfî Müslümanlara kâfir ve müşrik diyen Vehhabîler-Selefiler yanlış yoldadır.

Mü’mini tekfir edenlerin=küfürle suçlayanların kendilerdi kafir olur.

Tasavvuf tarikatlarında ölçü şudur: Şeriat sınırları içinde olacak, Şeriata aykırı bir şey yapmayacak, sahih itikad üzere olacak, beş vakit namazını kılacak…

Anadolu’ya ve Trakya’ya İslam tasavvufla, tarikatlarla, kamil mürşidlerle gelmiştir. Tasavvuf yıkılır, yasaklanır, darbelenir veya dejenere olursa İslam ve Ümmet de sarsılır.

Bir kısım reformcu, modernist, mezhepsiz, Kemalist, telfik-i mezahip taraftarı, BOP’çu, Afganîci, Abduhçu, Reşid Rızacı, Fazlurrahmancı, light İslamcı oryantalist ilahiyatçılar ve onların peşine düşenler tasavvufa ve tarikatlara düşmanlık ediyor ve dolaylı şekilde İslama ve Ümmete zarar veriyor.

Unutmayalım ki, Osmanlı Halife ve Sultanlarına tahta çıktıklarında Eyyüb Sultan’da Konya Mevlevî dergahı postnişini Çelebi Hazretleri tarafından kılıç kuşandırılırdı. (Son Padişah Sultan Vahidüddin Han’a Şeyh Ahmed Şerif Senusî kılıç kuşandırmıştır.)

1925’ten bu yana tarikatlar kapalıdır. M. Kemal Paşa Mason localarını da kapattırmıştı ama Millî Şef İsmet zamanında locaların tekrar çalışmasına müsaade edildi, fakat tarikatlar üzerindeki yasak hala devam ediyor.

Bugünkü iktidardan tasavvuf tarikatlarını ve İslam medreselerini en kısa zamanda açmasını bekliyoruz.

Medreselerin ve tarikatların kapalı olması, kapalı tutulması bir insan hakları ihlalidir.

Bugünkü haliyle Diyanet İşleri Başkanlığı ne medreseleri, ne de tarikatları idare edebilir ve denetleyebilir.

Medreseler için bir Ehl-i Sünnet İslam Şûrası kurulmalıdır, tarikatlar için de bir Meclis-i Meşayih.

Açılacak olan binlerce tekke, dergah ve zaviyede vakit namazları kılınacaktır. Namazsız zikir olmaz!

Tarikatların ve tekkelerin başında icazetli ve ehliyetli şeyhler bulunacaktır.

Tarikatlar ve tekkeler ticarete, siyasete bulaşmayacaklardır.

Hiçbir tarikat ve tekke anonim şirket, holding, finans kurumu gibi çalışmayacaktır.

Tarikat ve tekkelerde militanlık, holiganlık ve fanatizm yapılmayacaktır.

Tasavvuf, tarikat yolları bugünkü gibi kapalı veya yarı kapalı olursa toplumun dejenere olması, ahlaksızlığın patlaması önlenemez.

Açılacak tekkelerin her biri ahlak ve fazilet mektepleri olarak hizmet etmeli, faaliyette bulunmalı, bağlılarını İslam ahlakının memduh=övülen güzel huylarıyla bezemelidir.

Tarikatlar ve tekkeler Ehl-i Sünnetin sahih itikadının etrafı aydınlatan fenerleri olmalıdır.

Ülkemizde haram yeme ve çeşitli azgınlıklar ayyuka çıkmıştır. Bunlar ancak tasavvuf, tarikat ve tekke terbiyesi ve eğitimiyle önlenebilir.

Tasavvuf ve tekkelere paralel olarak iş, ticaret, sanayi hayatını tanzim edecek ve temiz tutacak İslam Fütüvvet Teşkilatı da kurulmalıdır.

Hiçbir din sömürücüsünün, hiçbir arivistin tasavvuf yoluyla saf Müslümanları dolandırmasına, din sömürüsü yapmasına izin ve fırsat verilmemelidir.

Tasavvuf tekke ve dergahlarına gelen gayr-i Müslimler ve ateistler oradaki güzel ve cezbedici havaya, derviş ve muhiblerin iyi hallerine bakarak İslama ısınmalı ve nicesi ihtida etmelidir.

Böyle tekkeler açılırsa birkaç sene zarfında namaz kılanların nisbeti yüzde 10’dan, yüzde 50’ye çıkacaktır.

Tasavvuf ve tarikatlar kuvvetlenirse, her gün çöpe atılan ekmek sayısı altı milyondan birkaç yüz bine inecektir.

Tekkelerde halkın kurtları değil, halkın melekleri yetişecektir.

Tasavvuf, tarikat, tekke deyince hatıra Seyyid Abdülkadir Geylanî, Şah Bahaüddin Nakşibend, Seyyid Ahmed er-Rufaî, Hasan eş-Şazelî, Ahmed Bedevî, Ahmed Yesevî, Mevlana Celalüddin Rumî, Hacı Bayramı Veli, Şabanı Veli, Aziz Mahmud Hüdaî ve benzeri büyük şeyhler, büyük mürşidler, büyük Müslümanlar gelmelidir. Tasavvuf ve tarikat hizmet ve faaliyetleri Pîran hazeratının ahlakı ve prensipleri ile yürütülmelidir.

Bugünkü israf, aşırı tüketim ve aşırı konfor çılgınlığı ancak gerçek tasavvufla, gerçek tarikatlarla, gerçek kamil mürşidlerle ve gerçek  şeyhlerle önlenebilir.

Gerçek şeyhlerden oluşan bir şûra ileride muhterem ve ehliyetli bir zatı İmam-ı Kebir seçer ve bütün Müslümanlar ona biat ve itaat  ederek Ümmet birliği kurulur.

Müslümanlar bugünkü anarşi, kaos, tezebzüb, fitne, fesat, tefrika, nifak ve şikaktan İslam medreseleri ve Tasavvuf tarikatları sayesinde kurtulabilir.

Bütün mahlukat, zerrelerden kehkeşanlara kadar kendi lisanlarıyla hep Allahı zikr ediyor. Kuşlar, balıklar, böcekler, bitkiler, yapraklar, çiçekler hep zikirdedir. Siz taşları ölü mü sanıyorsunuz? Onları meydana getiren zerreler hep döne döne zikr halindedir.

Ey ateist!.. Senin şeytan dilin Allahı inkar ederken, vücudundaki milyarlarca zerre hiç durmadan “Birdir O, eşi benzeri ortağı yoktur Onun” diyor.

Tasavvuftaki, tarikatlardaki, tekkelerdeki bütün zikirlerin, ayinlerin, devranların fetva ve ruhsatı verilmiştir.

Mevlid-i şerif okumak nasıl bir bid’at-i hasene ise, zikrullah yapmak da öyledir.

Delail-i Hayrat kitabı okumak nasıl iyi bir yenilik ise zikrullah meclisleri de öyledir.

İnsanları azdıran, şehvetleri kamçılayan, günahları körükleyen, fısk ve fücura yol açan bütün kurumlar ve faaliyetler serbest… Hattâ  Komünist Partisi bile legal… Mason locaları legal… Lakin İslam medreseleri yasak, tasavvuf tarikatları yasak… Bu çok büyük bir zulüm değil midir?

 

(İkinci yazı)

GDO’lu İthal Pirinçler

Halkımızı zehirleyen kötü, boyalı, kimyalı, koruyucu maddeli gıda ve meşrubat sektöründe en son GDO’lu ithal pirinçler bombası patladı.

Türkiye halkı, sağlığa zarar veren besin maddeleriyle toptan bir soykırım karşısındadır.

Toprakları, halkını doyurmaya yetecek miktarda hububat, bakliyat, pirinç üretmeye müsait olan ülkemiz dünyanın her yerinden gıda maddesi ithal etmektedir.

Hayvancılığımıza darbe üzerine darbe vurulmuştur.

Sıvı yemek yağı konusunda büyük sabotajlara ve ihanetlere uğramışızdır.

Halkını koruyan medenî ve âdil ülkelerin reddettiği GDO’lu pirinçlerin ülkemize ithal edilmesine hangi makamlar göz yummuştur?

Başbakan “Beyaz ekmekleri sofralarımızdan kaldıralım” dedi de ne oldu? Eski hamam eski tas… Bembeyaz, içinde on iki çeşit kimyevî madde bulunan ekmekler üretilmeye devam ediliyor.

Sahte bal satışının önü kesilebildi mi?

Halka bozuk yiyecek maddeleri satanlara yeteri kadar ceza verilebiliyor mu?

Sadece gıda ve içecek sektörü mü?.. Kanunen yasak olmasına rağmen cayır cayır bitkisel ilaç reklamı yapılıyor. Bir dergide tam sayfa bir ilan gördüm. Kanseri önleyen ve tedavi eden bitkisel ilacımız piyasadadır diyordu. Yahu böyle bir ilaç bulunsa yer yerinden oynar, dünya ayağa kalkar. Bendeniz şifalı tıbbî bitkilerle tedaviye taraftarım ama bunun sömürüsü yapılmamalı, halk aldatılmamalıdır.

Gıda ve meşrubat sektöründe bunca kimya, boya, koruyucu madde, hormon, GDO, cıvalı veya kadmiyumlu balık, şişirme sulu tavuk, antibiyotik, sahte yoğurt, sahte bal ve daha binlerce mağşuş yiyecek varken halkın sağlığını korumak mümkün müdür?

Temiz, doğal, sağlıklı gıda uzmanları feryat ediyor ama aldıran yok.

Soykırım sadece bombayla, mermiyle, silahla öldürerek, yok ederek yapılmaz. Bir halkı sinsice zehirlerseniz o da dolaylı bir soykırımdır.

Evcil domuz çiftliklerinde üretilen bunca domuz kimlere yediriliyor? Avcıların vurduğu bunca yaban domuzunu kimler yiyor? Bunca eşek etini kimler tüketiyor?

Endüstriyel işlemlere tabi tutulmamış bir bardak tabiî süt bulamaz hale geldik. Bir kâse tabiî yoğurt yok. İçine kimyevî madde karıştırılmamış gerçek doğal ekmek üretimi on binde kaçtır?

İçtiğimiz suların kaçta kaçı saf, doğal ve sağlıklıdır?

Büyük şehirlerde soluduğumuz hava temiz ve sağlıklı mıdır?

Herifin sahte bal fabrikasını başına yıkmadıkça bal konusundaki kötülükler önlenir mi?

Cezalar hafif ve yetersiz kalıyorsa suçları önlemek mümkün müdür?

Kötü, mağşuş, sahte, zehirli, kimyalı gıda maddeleri ve içecekler konusunda halkımız ve onların sivil temsilcileri son derece aciz ve pasiftir.

On milyonlarca vatandaşın bu konuda uyarılması, bilinçlendirilmesi gerekiyor. Bu işi kim yapacak?

Büyük medyadan fazla bir şey beklenemez. Gazete ve dergiler ilan ve reklamlara bağımlıdır.

Beslenme konusunda herkes kendisinin ve çoluk çocuğunun canını kurtarmaya baksın!

Halkı zehirleyenlerle yeteri kadar mücadele etmeyenleri, halkı korumayanları, gerekli tedbirleri almayanları, sıkı analizler ve denetimler yapmayanları, vazifelerini yerine getirmeyenleri Cenab-ı Hakka şikayet ediyorum.

11.04.2013

__________________________________________________
BAŞKA OLAY 
konu açıldı tasavvuf ile ilgili bilgiler gitti ben tasavvufu öğdüm işte giden bilgiler bu yazarın başlığına bakın ve 
birinci yazısındaki yazılar azda olsa bana ait diğer yazısıda kendine ait 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Tasavvufsuz İslami Kalkınma Olmaz
Mehmet Şevket Eygi
28 Mart 2013 Perşembe 00:47

Bendenizin İslam tasavvufuna, gerçek tarikatlere, gerçek şeyhlere, mürşid-i kâmillere ne kadar taraftar, bağlı ve hürmetkâr olduğum yazılarımdan anlaşılır.

Tasavvufun gerçek İslam tasavvufu olması için mutlaka Şeriata uygun olması gerekir. Şeriata uygun olması için de Kur’ana, Sünnete ve İcmaya uygun olmalıdır. İki türlü tarikat ve tasavvuf vardır:

1. İslam, Kur’an, Sünnet, Şeriat tasavvufu ve tarikati.

2. Bunlara zıt ve muhalif olan az veya çok bozuk tasavvuf ve tarikat.

Doğru tarikatın ve tarikatlının birkaç özelliğini sayayım:

Tasavvuflu ve tarikatlı Müslümanlar beş vakit namazı dosdoğru, çok büyük önem vererek kılarlar.

Onların itikadı sahihtir.

Allah veli kullarının=evliyanın hepsi sahih itikat üzeredir.

Resulullah Efendimizin (Salat ve Selam olsun ona) Sünnetine uymadan ne veli olunur ne şeyh ne derviş.

Anadolu’ya İslam tarikatle gelmiş, tarikatle yücelmiştir. Tarikatlerin bir kısmı bozulduktan ve daha sonra tümü yasaklandıktan sonra din hayatında gerileme başlamıştır.

Reformcu, modernist, dinde yenilik ve değişim isteyen mezhepsiz Afganîci, Abduhcu, BOP’çu bazı ilahiyatçılar tasavvufa ve İslam tarikatlerine son derece muhaliftirler ve yeniden açılmalarını engelliyorlar.

Yakın tarihimize bakalım:

Ehl-i tasavvuf ve tarikat Deccalların ve Kezzabların küfür ve irtidat hamlelerine karşı canla başla Kur’anı, Sünneti, Şeriatı savunmuşlardır. Bu yolda nice şehitler vermişlerdir. Onları minnetle anıyoruz.

Dinin zahir hükümlerini, Şeriatı korumak ve yüceltmek konusunda Halid-i Bağdadî Hazretleri’nin, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî Hazretleri’nin, Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nin ve benzeri meşayihin gayretleri, sebatları dillere destan olmuştur.

Yakın tarihimizde Silistreli Süleyman Hilmi Hazretleri’nin Şeriat hizmetleri ne kadar feyizli olmuştur.

Şeraitsiz tasavvuf ve tarikat olmaz. Bu gerçeği aklımıza iyice koymalıyız.

Şeriat zarurî temeldir. Tarikat bir nasip meselesidir.

Biz Anadolu Müslümanlarının veliyyinimetleri listesinin başında Ahmed Yesevi Hazretleri gelir. Anadolu coğrafyasına İslam, şeyhlerin ve dervişlerin himmetiyle girmiştir.

Eskiden Anadolu’nun büyük küçük her şehrinde tarikatlar ve tekkeler varmış. Tekkelerde namaz kılınırmış. Genellikle perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde akşam veya yatsı namazından sonra zikrullah yapılırmış. Tekkelerde olgun, edepli, efendi Müslümanlar yetiştirilirmiş.

Türkiye’de eskiden dinî esaslar üzerine kurulmuş loncalar, ahilik teşkilatı, fütüvvet ahlakı varmış. Bunlar yıkılınca büyük bir çöküş, dejenere oluş, ahlaksızlık başladı.

Hangi tarikat olursa olsun dervişlerine, sevenlerine, muhiblerine, gelip gidenlere mutlaka ilmihalini öğretmelidir.

Bendeniz vakit namazını kılmadan zikir yapan tarikatleri beğenmiyorum ve bir daha meclislerine gitmiyorum.

Hayatım boyunca birtakım şeyhler gördüm, meclislerine gittim, sohbetlerini dinledim; hepsi de beş vakit namaz kılan ehl-i Sünnet itikadına sahip kimselerdi.

Bursa tarikatlerini ve şeyhlerini anlatan Yadigâr-ı Şemsi adlı kitapta okumuştum; şu anda ismini hatırlamadığım bir şeyh efendi elli sene boyunca farz namazları münferiden kılmamış, hep cemaatle kılmış.

Kendilerinde Kur’ana, Sünnete, Şeriata aykırı haller bulunan, alenen fısk ve fücur işleyen birtakım kimseler evliyaurrahman değil, evliyauşşeytandır.

Bügünkü iktidar büyüklerinden nâçizane istirham ediyorum: Bir an önce İslam tarikatlerinin açılmasını sağlasınlar, oralarda dine aykırı bir şey yapılmaması için bir Meclis-i Meşayih kurulsun; tarikatler holding, ticari şirket, banka gibi çalışamasın… Politikaya karışmasınlar… Bütün şeyhlerin icazeti olsun… İnşaallah…

 

(İkinci yazı)

Şirinevler Köprüsü Destanı

Şirinevler yaya geçidi kelimeleriyle internete giriniz, karşınıza bir yığın haber ve fotoğraf çıkacaktır. Haberin özeti şudur: Yaya trafiğinin akıl almaz derecede yoğunlaşması dolayısıyla oradaki köprü geçilmez hale gelmiştir… Vatandaşlar bir taraftan öbür tarafa geçebilmek için adeta savaş vermektedir… Kalabalıktan ve sıkışıklıktan bayılanlar olmuştur… Güçsüz ihtiyarlar, çocuklar, hastalar, özürlüler perişan olmuştur… Köprü büyük kalabalığın yükü altında sallanmıştır, böyle giderse yıkılabilir… İnsanlar karşıya geçebilmek için sanki azgın bir selin girdabları içinde mücadele vermiştir… Halk orada çile çekmektedir… Bazı kimseler karşıdan karşıya geçebilmek için bir iki saat beklemiştir…

Bendeniz bindiğim taksi şoförlerine sorarım: Sizce İstanbulun trafiği bitmiş midir veya henüz bitmemiş midir, lütfen tek kelime ile cevap vermenizi istirham ediyorum…

Son aylarda aldığım cevap şudur: Bitmiştir…

Bu bitmişliği kendim de görüyor ve yaşıyorum. Geçen  sene bir gün, akşam saat beş ile altı arasında Sultanahmetteki evimden bir dostumla birlikte otomobille çıkmıştık, Kumkapıda bir lokantaya yemeğe gidecektik. Sahildeki ana yola girdik. Bir trafik ki, sormayın… Ne ilerlemek, ne de geriye dönmek mümkündü. Boş yere yarım saat çırpındıktan sonra bir sapaktan geri dönmek zorunda kalmıştık. Hem akşam yemeği yiyememiştik, hem de asabımız ve moralimiz bozulmuştu.

Tekrar ediyorum: İstanbulun trafiği bitmiştir.

Eskiden sokaklarda bir sıra otomobil park etmiş olurdu. Şimdi iki sıra oldu.

Her yer seller gibi araba dolu… Sabahları ve akşamları milyonlarca vatandaş işe gelirken ve eve dönerken otomobilinde tek kişi seyahat ediyor. Korkunç bir yakıt ve zaman israfı.

Otomobil elbette bir ihtiyaçtır ama bizde ihtiyaçtan önce statü olmuştur.

Şu anda İstanbulun çevresinde dehşet verici bir yapılaşma, siteleşme, gökdelen, rezidans, AVM inşaatı furyası görülüyor. Bu inşaatlar yerleşime açılınca trafik daha da beter olacaktır.

Otomobil satışları son hızla devam ediyor.

İstanbul bugünkü haliyle kısır bir döngü içine girmiştir.

Büyük bir zelzele olsa, yaya köprüsünden geçemeyen bu halkın hali ne olacaktır?

Allah saklasın savaş olsa İstanbul nasıl ayakta kalacaktır? Halk nasıl yiyecek içecek ve barınacaktır?

İdeal nüfusunun beş milyonu geçmemiş olması gereken bu şehir rantçıları tarafından nasıl yirmi beş milyona çıkartılmıştır?

Üniversitelerimiz, medyamız, okur yazan sınıf niçin İstanbul meselesini tartışmıyor, müzakere etmiyor?

Şehir bugünkü gibi çılgınca büyümeye devam ederse üçüncü köprünün, tüp geçidin faydası olmayacaktır.

İstanbul bugünkü kalabalığı çekemez.

Türkiye böyle bir İstanbulu çekemez.

İstanbul müzmin büyük bir krizdir, farkında değiliz.

Cesaretle söylüyorum: İstanbulun nüfusu beş milyona indirilmelidir.

İstanbulu bitiren rantçılığa son verilmelidir.

Böyle giderse on sene içinde İstanbulun nüfusu 40 milyon olacaktır.

Daha önceki yazılarımda beş kez yazdım, altıncı kere tekrar ediyorum:

Merhum mimar ve şehirci Turgut Cansever’e bir gün sormuştum: Üstad, İstanbul nasıl düzelir?... Acı bir tebessümle “Büyük bir zelzeleden sonra…” cevabını vermişti.

Bendeniz zelzele ile de düzeleceğini sanmıyorum. Rantçılar naylon torbalara koydukları ölüleri gömdükten sonra tekrar inşaat furyasına başlayacaklardır.

Medenî bir şehrin üçte birinin bahçelerle, parklarla, havuzlarla, yapay göllerle, korularla dolu olması gerekir. İstanbul engin bir beton büyük sahrası haline dönüştürülmüştür.

Bu beton büyük sahrası içinde gayet az sayıda vaha kalmıştır.

İstanbul her geçen gün huzur, rahat, mutluluk, güven içinde yaşanabilir bir şehir olmaktan çıkmaktadır.

Şirinevler köprüsündeki kalabalığın mücadelesini görseydi Deli Dumrul bile bu kadarına pes derdi.

 28.03.2013

________________________________________________
BAŞKA OLAY 
cuma günü cumadan çıktık işte konu açıldı masada konuşuyoruz iş yerinde ordaki biride mitte bilgi toplayanda vardı  manasını anlamadan kur an okumanın sevabı varmı diye başladım konuşmaya konu açıldı 
bu konuşma gitmiş yazarın birinci yazısına bakın ikinci konuda ben açtım kuranı kerim okumakla meal okumakla din ögrenilmez diye başladım konuşmaya buda yazarın birinci konusunda işlemiş yazarın birinci başılığındaki tefsir okuyarak din ögrenilmez ve tefsirle ilgili konularda benim konuşmam müslümanlar önce ilmihal akaid fıkıh ve ahlak kitablarından ögrenmeli diye konuştum bu konuşmada yazarın birinci yazısının son tarafına doğru analiz etmiş burda yazarın kendi yorumlarıda var 
 
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Halk_Islami_Kuran_Tercumelerinden_Degil_Muteber_Din_Kitaplarindan_Ogrenebilir/14223#.UU3kuKLFF2A
 
 
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Halk İslam’ı Kur’an Tercümelerinden Değil, Muteber Din Kitaplarından Öğrenebilir
Mehmet Şevket Eygi
23 Mart 2013 Cumartesi 00:39

Manasını anlamadan Kur’an okumakta sevap var mıdır?.. Elbette vardır… Manasını öğrense de okusa daha iyi olmaz mı?.. Elbette çok iyi olur ama mana ve mealini doğru öğrenmiş olması gerekir.

Kur’an konusunda en önemli vazifemiz nedir?.. O kutsal Kitab Allahtan bize gönderilmiş bir mesajdır, talimatnamedir. Onun emirlerini, yasaklarını, tavsiyelerini, öğütlerini öğrenmemiz ve bunları hayatımıza geçirmemiz gerekir.

Kur’anın mesajını meal, tercüme ve tefsirlerden mi öğrenebiliriz, yoksa başka kaynaklardan mı?.. Kur’an mesajını en doğru, en iyi, en kolay şekilde Ehl-i Sünnet ve Cemaat ulemasının, fukahasının, imamlarının, müctehidlerinin, mürşidlerinin; Kur’andan ve Sünnetten süzerek hazırlamış oldukları muteber akaid, fıkıh, ilmihal, ahlak, mev’ize kitaplarından öğrenebiliriz.

Niçin doğrudan doğruya meal ve tercümelerden değil?.. Çünkü Kur’an tercüme, meal ve tefsirlerinin bir kısmını  ehliyetsiz, Reformcu, dinde yenilik ve değişim isteyen, Afganici, Fazlurrahmancı, bid’atçi kişiler yazmıştır. Kitaplarında doğrularla yanlışlar karmakarışık şekilde sunulmaktadır.

En büyük Ehl-i Sünnet müfessirinin tefsirini okuyarak iki rekat namazın nasıl kılınacağı öğrenilemez.

Türkiye’de 60 milyon Müslüman yaşadığı farz edilse ve bunların her birine zimmetli olarak birer Kur’an meali verilse bile halk ilmihalini öğrenemez. Dini öğrenmenin en kolay, en sağlam yolu güvenilir/yanlışsız ilmihal, akaid, fıkıh, namaz hocası, ahlak kitaplarını okumaktır.

Sen Kur’an tefsirlerine karşı mısın? Kesinlikle değilim. Bu konuda isteklerim şunlardır:  Tefsir icazeti olmayanlar re’y ve heva ile tefsir yapmasın…  Halk tefsir veya meal kitaplarını okuyarak kendi kafasından dinî hüküm çıkartıp kaos ve anarşiye sebebiyet verilmesin… Din ilmihal kitaplarından öğrenilsin.

Kur’anı kendi re’y ve hevası ile tefsir edenler ne olur? Kafir olur. Bu konuda hadis vardır. Müslümanların Kur’an konusunda cahilce tartışmaları haramdır, yasaktır.

Niçin herkes kendi kafasına göre, re’y ve hevasından  Kur’anı tefsir edemez ve ondan hüküm çıkartamaz?

Muhkemat vardır, müteşabihat vardır… Nâsih mensuh vardır… Tahsis vardır… Din ilimlerini medreselerde okuyup da bunları öğrenmemiş olanlar Kur’an konusunda yanılabilir.

Kur’an Allahın apaçık Kitabıdır ama bir kısım müteşabihatı ancak ilimde rüsuh sahibi olanlar anlayabilir.

Peygamberimiz (Salat ve selam olsun ona) Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, biri dışında bu fırkalar cehennemliktir. Kurtulacak olan Fırka-i Naciye benim ve Ashabımın yolundan gidenlerdir buyurmuştur.

Bugün piyasada, peygamberliğini ilan etmiş bir mürteddin tefsiri bile satılmaktadır.

Mezhepsizler, telfik-i mezahib taraftarları, İslamın Allah katında tek hak din olduğunu ayetini inkar edenler,  kaderi inkar edenler, şefaati inkar edenler,  tesettürü inkar edenler, bazı Kemalist İlahiyatçılar, Farmason Afganiyi imam tanıyanlar, Fazlurrahmancılar velhasıl bir sürü bid’atçi Kur’an meali, tercümesi ve tefsiri yazmıştır. Bunları okuyanlar elbette sapıtır.

İcazetli üstad ve hocalardan âli ve ’âli ilimleri okuyup, imtihan verip icazet almamış olan Müslümanlar dinlerini önce ilmihal, akaid, fıkıh ve ahlak kitaplarından öğrensinler, sonra isterlerse Sünnî müfessirlerin yazdıkları tefsir kitaplarını da  (kendi re’y ve hevalarıyla din hükmü çıkartmamak şartıyla) okuyabilirler.

 

“İkinci yazı”

Süt Bankası vs…

*Kur’ana, Sünnete, Şeriata aykırı süt bankası olamaz. Mimsiz Deccal medeniyetinde süt kardeşliği diye bir şey yoktur ama Şeriat-i Garra-i Ahmediyyede vardır. Şeriata zıt, aykırı her şey hederdir ve bâtıldır. Cumhuriyetin ilk döneminde Ankarada birileri “Biz süt yoğurt kardeşliği tanımayız” demişlerdi. Ecel onları hâke koydu. Süt kardeşlerin birbirleriyle nikahlanmaları Kıyamete dek haramdır.

*Riba  Kur’anla, Sünnetle, icmâ ile kesin haramdır. Düşük faizle kredi almaya Reşid Rıza bid’atçisi fetva vermiştir. Bu fetva geçersizdir.

*Zina Kur’anla, Sünnetle, icma ile haramdır, büyük günahtır. Zina ettikleri sırada evli olan veya daha önce başlarından evlilik geçmiş olanlara Şeriat recm cezası vermektedir. Bu cezayı Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) tatbik etmiştir. Zina caizdir diyenler kafir olur.

*Hür ve mukim erkeklerin farz namazları cemaatle kılmaları dinî bir emirdir. Cemaat ihtiyarîdir, isteyen tek başına kılar, isteyen cemaate katılır diyen bid’atçidir. Şeriat/fıkıh cemaate katılmama konusunda yirmi küsur şer’î mazeret tanımıştır. Bunların dışındaki mazeretler şeytanî mazeretlerdir ve geçerli değildir.

*Cuma ezanı okunduktan sonra işyerini, dükkanını, bürosunu, atölyesini kapatıp camiye Allaha ibadet etmeye gitmeyen kişi günahkar olur. Kendisi camiye giden, fakat işyerini kapatmayan yine günahkar olur.

*Hanefî mezhebine göre bugün Türkiyede Cuma namazının şartlarından biri eksik olduğu için, beş vakit namaz kılan Müslümanların cumadan sonra dört rekat zuhr-i âhir namazı kılmaları gerekir.

*Bilen âlim ve fakih kimselerin halka ve gençliğe ilmihal öğretmeleri, onları aydınlatmaları, uyarmaları, bilgilendirmeleri farzdır. Bu vazifelerini hakkıyla yerine getirmezlerse vebal altında kalır, günahkar olurlar.

*Lüks ve israf, büyük günahlardandır. Bu konuda halka etkili nasihat edilmesi, müsriflerin kınanması gerekir.

*Kur’ana, Sünnete, Şeriata aykırı tesettür şeytanîdir. Böyle bir tesettüre bürünen kadın ve kızların uyarılması gerekir.

*Üç Müslüman birlikte yolculuğa çıksalar, içlerinden birini yol başkanı seçmeleri gerekir. Hadîste “Zamanındaki İmam’a biat etmeden ölen kimse sanki cahiliyet ölümü ile ölmüş olur” buyrulmaktadır.

*Allahın inzal etmiş olduğu hükümlerle hükmetmeyenlerin kafir, zâlim ve fâsık oldukları Kur’anda açıkça bildirilmektedir.

*Müslümanlar kendi aralarında şefkatli, merhametli, yumuşak; harbî kafirlere karşı çetin ve yavuz olmalıdır.

*Bir İslam devletinin himayesinde yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanlar ehl-i zimmettir, Allahın bir emanetidir. Onlara adaletle muamele etmek, onları güven içinde yaşatmak, onlara din ve kimlik hürriyeti vermek Müslümanların boynuna borçtur.

*Bir İslam şehrinin hali, sabah namazlarında camilerdeki cemaatten anlaşılır.

23.03.2013

___________________________________________________
BAŞKA OLAY 
arkadaş ortamında biri dediki ben bişey soracam din konusunda bende dedimki bilen birine ona sor fatfayı ondan al dedim orda deşifre olduğundan haberi olmayanda 
konuya iştirak etti git iyi bir alime sor dedi bende evet koçum birine sor dedim şimdi yazarın birinci başlığına iyi bakın ilk satırlara soru konusu yani şöyle diyim ordaki konuşmanın mantığı soru dini soru giden bilgi bu yazarın başlığındaki yazılarda tamamen kendisine ait bizlik değil bide bilen birine sor dedimya giden bilginin biride bu yazarın başlığına bakın ne yazıyor bilenlerin diye başlığı var anlayın işte 
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Bilenlerin_Vazife_ve_Sorumluluklari/14173#.UUigBKLFF2A

 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Bilenlerin Vazife ve Sorumlulukları
Mehmet Şevket Eygi
19 Mart 2013 Salı 00:03

Halkı uyarması, aydınlatması, bilgilendirmesi gereken hocaların kapılarının kapalı, kulaklarının sorulara tıkalı olması düşünülemez.

Meşhur Şeyhülislam Zembilli Ali Efendinin penceresinden aşağıya bir sepet sarkarmış, bir soru yöneltmek, bir fetva almak isteyenler yazıp içine koyar, Müftiü’l-Enam olan muhterem zat sepeti çeker, soruyu cevaplandırır ve tekrar aşağı indirirmiş.

Bu devirde gazeteler, tv’ler, internetler var; sepete falan lüzum yok.  Bütün gerçek hocalar, bütün gerçek ziyalılar doğruları söylemek, hakkı tebliğ etmek, halkı uyarmak, aydınlatmak ve bilgilendirmek konusunda seferber olmalıdır.

Pozitif ilimler, fenler=teknikler ilerledikçe din konusunda gaflet ve cahillik artıyor.

Zenginlik, refah, konfor artıyor, ahlak geriliyor.

Şer güçleri insan yığınlarını sersemletiyor, robot ve zombi haline getiriyor.

Din büsbütün ortadan kalkmadı ama bir ism ve resm haline geldi.

İnsanların büyük kısmı dünya hayatının bir sınav olduğunu, hayatın ölümle bitmeyeceğini, ölümden sonra kabir hayatı olduğunu, insanın dünyada yaptığı her şeyin hesabını vereceğini; doğru dürüst iman edenlerin ve salih ameller işleyenlerin kurtulacağını, en değerli ve hayatî şeyin iman olduğunu, ömürleri ölümlerine imanla bitişenlerin ebedî ceza görmeyeceğini, ibadet ederek ve hayırlı işler yaparak ahiret için azık toplamak gereğini ya hiç bilmiyor, yahut doğru dürüst bilmiyor.

Bu temel gerçekleri iyi bilen hocaların ve ziyalı kişilerin,  bildiklerini mutlaka halka ulaştırmaları ve aktarmaları gerekir. Bu onlar için büyük bir vazifedir ve bu vazifeyi en iyi şekilde yerine getirmezlerse sorumlu olacaklardır, bilmeyenlerin vebali onların üzerine yıkılacaktır. Bir insan için en büyük felaket ve fakirlik imansızlıktır. Milyonlarca doları var ama imanı yok. Bu adamın serveti ne işe yarar?..

İmanı olan ve imanlı olarak ölen kimse günah işlemiş olsa bile, ahirette ebedi yanmayacaktır.

Allahü Teala dilerse imanlı kulunun günahlarını affeder ve onu ebedî saadet mekanı olan Cennete koyar. Dilerse adaleti ile bir miktar cezalandırır ve sonra Cennete koyar.

Geçici olarak cezasını çeken en son mü’min çıktıktan sonra, Cehennemin kapıları ebediyen kapatılır.

Halka şu temel gerçeklerin anlatılması gerekir:

Ebedî kurtuluş ve mutluluk için imanlı olmak gerekir.

Bu imanın geçerli ve sahih bir iman olması gerekir.

Allah katında tek hak, geçerli, makbul din İslamdır. Başka hak din yoktur. Tek hak ibrahimî din İslamdır.

Kur’an Allahın insanlığa göndermiş olduğu kutsal Kitaptır.

Kur’anın yapılması istediği iyi şeyleri yapmak, yasakladığı kötü şeylerden uzak durmak, onları yapmamak gerekir.

Son Peygamber, Allah tarafından insanlara en güzel örnek ve model olarak gönderilmiştir. Ona=Sünnetine uymak gerekir.

Şeriat Kur’andan ve Sünnetten çıkartılmış hükümlerin tamamına verilen addır. Şeriat kutsaldır ve ona uyulursa dünyada adalet, güven, dirlik ve düzen olur.

Bütün mü’minlerin birlik içinde olmaları farzdır.

Mü’minlerin birliğinin başında İmam-ı Kebir, Emîrü’l-mü’minîn, Halife-i Resul-i Kibriya unvanlarını taşıyan ehliyetli ve liyakatli bir reis bulunması ve herkesin ona biat etmesi gerekir.

Dünya hayatı fânidir, çok aldatıcıdır,  gaflete düşürücüdür. Din nasihattir=öğüttür. Bilenlerin bilmeyenlere öğüt vermesi gerekir.

Helal para ve servetin hesabı, haram para ve servetin azabı vardır.

Mü’minlerin beş vakit namazı dikkatle ve dosdoğru şekilde kılmaları gerekir.

Hür ve mukim erkeklerin farz namazları münferiden değil, (yirmi küsur şer’î özür yoksa) cemaatle kılmaları gerekir. Farz namazları cemaatle kılmak ihtiyarî keyfe bırakılmış bir şey değildir.

Cuma ezanı okununca Müslümanların işyerlerini, bürolarını, dükkanlarını kapatıp camilere Allahı anmaya seğirtmeleri gerekir.

Bugün Türkiyede cumanın şartları bulunmadığı için,  ayrıca dört rekat zuhr-i âhir namazı kılınması gerekir.

Allah sırf Kendi rızasını kazanmak için ihlasla yapılmayan ibadetleri kabul etmez.

Zekat Kur’ana, Sünnete ve Şeriata uygun olarak verilmelidir.

Kafirler ve münafıklar İslamı tahrif etmek ve Müslümanları bölmek için çeşitli reform ve yenilik hareketleri çıkartmış, Ümmeti yüzlerce İslamcılık fırkasına bölmüştür.

Dinde doğru yol Selef-i Sâlihînin Kitap, Sünnet, icmâ yoludur.

Dinî konularda tefrika çıkınca, akıllı ve şuurlu mü’minlerin Sevad-ı Azam dairesi içinde bulunmaları gerekir.

Kafirleri dost ve velî edinmek haramdır.

Ribanın azı da çoğu da haramdır.

İslamda din ve dünya ayırımı, laiklik yoktur.

Tesettür doğrudur, haktır, farzdır.

Müslümanlar zengin de olsalar israf, aşırı tüketim yapamazlar, lüks bir hayat süremezler.

İnsanların en şereflileri Kur’anın yap dediklerini yapan, yapma dediklerinden kaçınan, insanlığı Kur’an yoluna davet eden kimselerdir.

Kur’anı okuyan, fakat içindeki emir ve yasakları yerine getirmeyenler açık bir çelişki içindedir.

Her Müslümanın kendisini kurtaracak derecede ilmihalini (temel din bilgilerini öğrenmesi, bilmesi, bellemesi) farzdır.

Evet alimlerin, fakihlerin, bilenlerin, başkanların, ziyalı kişilerin bunları halka tebliğ etmesi, öğretmesi gerektir.

Onlar bu vazifelerini doğru dürüst yapmazlarsa halk cahil kalır ve manevî felakete uğrar. Bunun vebali de bilenler üzerine olur.

Bendeniz alim ve ziyalı bir kişi olmadığım halde, bu sütunlarda min gayri haddin sık sık dinî konulara temas etmekte, halka bazı temel gerçekleri öğretmeye çalışmaktayım. Yazdığım bilgileri muteber ve güvenilir Ehl-i Sünnet kitaplarından alıyorum, kendi re’y ve hevama göre yazmıyorum.

İcazetli ulema, fukaha, meşayih hazeratı bendenize, yayınlamak için kısa metinler gönderirlerse memnuniyetle derc ederim. (Açık isim ve adres, tel. no.su, kimden icazetli olduğunun bildirilmesi, gönderilecek metinlerin özlü, kısa ve açık olması rica olunur.)

            19.03.2013

___________________________________________________
BAŞKA OLAY 

çalıştığım yerde deşifre olduğundan habersiz mitle soğbet ederiz devamılı konu türkçeden açıldı konuştuk işte giden birinici bilgi bu yazarın birinci başlığına bakın 
türkçe ikinci konuşmada mazlumlar yazarın birinci yazısındaki ortalara doğru bakın ve yazarın başlığına bakın 
 
üçünçü konuşmada eve gittim orda deşifre olduğundan habersiz kadın konu gıda maddeleri konu açıldı ekmek yiyoruz akşam ekmeği beyez ekmek kepekli ekmek konuyuda ben açtım yazarın ikinci başlıktaki 
 1 ci yazısına bakın ordaki konuşmalar bana ait kendi yorumlarıda var  
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Mazlumların Gecenin Okları Silahı
Mehmet Şevket Eygi
17 Mart 2013 Pazar 01:37

Eğitim sistemimiz iflas ettiğinden okullarda zengin kültür Türkçesi öğretilmiyor. Alfabe ve dil devrimi Türkiyelileri edebî dilsiz bırakmıştır. Üç beş yüz kelimeyle günlük iletişim ihtiyacımızı gideriyoruz ama yazılı ve edebi Türkçeye yeterli miktarda sahip değiliz.

Osmanlı Türkçesi Türkçe, Arapça, Farsça kelimelerden ve unsurlardan oluşan çok güzel, çok zengin bir lisandı. İmzalarını ölünceye kadar A. Dilaçar şeklinde atan Agop Martayan (Türk Dil Kurumu genel sekreteri) bu Türkçeyi bitirdi.

1950 ile 1960 arasında Adnan Menderes iktidarı Türkçe konusundaki olumsuzlukları gidermeye çalıştı. 1921  Anayasası lisanına dönüldü. Lakin o uğursuz, o şeametli 27 Mayıs 1960 darbesi tekrar arı, duru, sade, uyduruk Türkçeye döndü.

AKP iktidarının Türkçe konusunda iyiye, doğruya, güzele yönelik radikal çareleri, çözümleri, siyaseti, tedbirleri yok.

Çarşamba günü on beş kadar Müslüman hukuk talebesiyle sohbet ettim. Onlara sordum: Elli küsur sene öncesine kadar savcıya, Yargıtay’a, Danıştay’a, Sayıştay’a, sorgu hâkimine ne denirdi? Cevap veremediler. Elli küsur sene önce savcıya müdde-i umumi, Yargıtay’a Temyiz Mahkemesi, Danıştay’a Şura-yı Devlet, Sayıştay’a Divan-ı Muhasebat, sorgu hâkimine müstantik denilirdi.

Halk zalim kelimesinin manasını bilir de, herkes mazlumun ne manaya geldiğini bilmez. Mazlum, zulme uğrayan demektir.

Tebliğ etmek… Tebellüğ etmek… Talim etmek… Teallüm etmek… Tekrar… Tekerrür… Eskiden ilkokul, orta mektep tahsillilerin bildikleri bu kelimeleri bugünkü nesiller bilmiyor.

Yazıma lisanla başlamıştım, mazlum kelimesi hakkında bazı açıklamalarla devam etmek istiyorum.

Mazlumların yani zulme uğramış olanların ellerindeki en büyük silah dua etmektir. Peygamberimiz (Salât ve selam olsun ona) zulme uğrayan bir kimsenin duasıyla Allah arasında hiçbir engel yoktur buyurmuşlardır. Mazlum kişi Müslüman olmasa bile… Devlet ve iktidar adamları, idareciler bilerek veya bilmeyerek zulmettikleri insanların ahlarından, beddualarından korksunlar.

Saçı bitmedik bir yetimin hakkı mı yendi?.. Hakkını aramasını bilmeyen, kültürsüz ve fakir insanlara zulüm mü edildi; onların ağlamaları, feryatları duaları vakt-i merhunu gelince zalimleri tepetaklak eder, yere serer.

Mazlumların ellerinde ve dillerinde “gecenin okları” silahı vardır. O acizler herkes uyurken ellerini kaldırırlar ve gözyaşları içinde Allahü Teâla’ya müracaat ederler. Normal okları kalkanla veya bir siperin içine girerek savuşturmak mümkündür ama gecenin oklarından kaçıp kurtulmak mümkün değildir.

Başkanlıklar, müdürlükler, idarecilikler çok tehlikeli ve veballi işler ve makamlardır. Mutlaka adaletle yürütmek ve hükmetmek gerekir.

Allahü Teâla kullarının Kendisine olan günahlarını dilerse affeder ama kul hakkını affetmez.

Bugün ülkemizde rantçılar denilen pek uğursuz ve şaki bir taife bulunmaktadır. Bunlar para ve mal kazanmak, zengin olmak için her yola başvuruyor, arada çeşitli zulümler de yapıyor. Bu taifenin geleceği karanlıktır.

İslam dini zulmü, haksızlığı yasak ve haram kılmıştır; adalet ve insafı emretmiştir.

Siyasi iktidarlar ve belediyeler lüzum ve zaruret olmaksızın bir ağacı bile kesemezler, keserlerse zulmetmiş olurlar… Tabiî düzeni bozamazlar…

Kentsel dönüşüm bir zarurettir. Çürük çarık binaların, mahallelerin yıkılıp yerlerine daha sağlam, daha düzgün binalar ve semtler inşa edilmesini alkışlıyorum. Lakin bu hizmetler yapılırken hiçbir rant canavarına fırsat ve imkan tanınmamalıdır. Hizmetler adaletle, insafla, vicdanla yapılmalıdır. En ufak bir zulüm ve mağduriyet, onları yapanların başına büyük felaketler getirir.

Bugünkü iktidarı kastetmiyorum. Genel konuşuyorum. Bütün siyasi iktidarlar, içlerine sızan rant eşkıyası zalimleri kusmakla, temizlemekle yükümlüdür. Onlar dışlanmaz ve uzaklaştırılmazsa hizmetlerin içine zulüm ve haksızlık karışır.

Zalimin dinsizi de olur, dindar gibi görüneni de olur. Bir kimse haram rantlar yiyorsa, kara ve kirli servet sahibiyse, zulmediyorsa namaz kılsa, oruç tutsa, Hacca ve Umre’ye gitse bile kötü bir Müslümandır.

Cenab-ı Hakk biz Müslümanları zulmetmekten, zalim olmaktan, haram yemekten muhafaza buyursun.

Mazlum olmak, zalim olmaktan yeğdir.

 

 

*İkinci yazı

Gıda Maddeleri ve İçecekler Şifa veya Zehirdir

Şunu çok iyi bilmeliyiz ki,  yediğimiz içtiğimiz bütün gıda maddeleri ve meşrubat (içecekler) aynı zamanda, bize faydalı veya zararlı olabilecek birer ilaçtır.

Şifalı, faydalı, insanı ayakta tutan, ona zindelik veren, hastalıkları önleyen veya hafif atlattıran gıda maddeleri ve içecekler olduğu gibi;  insanı hasta eden, çökerten, vaktinden önce yaşlandıran, sarsan, canlı cenaze haline getirenleri de vardır.

Türkiye halkının temel gıdası olan ekmeği ele alalım:

1. Beyaz,  bembeyaz, en beyaz, daha beyaz ekmekler sağlığa faydalı değil, zararlıdır. Çünkü insanı zinde tutan kepeği ve mineralleri alınmıştır. Çünkü sayısı on ikiye kadar çıkan kimyevî maddeler içermektedir.

2. Devamlı olarak bu yapay beyaz ekmekleri yiyenler uzun vadeli intihar etmiş olur, hastalıklardan kurtulamaz.

3. Halkın sağlıklı yaşayabilmek için, mutlaka kaliteli, kepekli, kimyasız, ekolojik esmer ekmek yemesi lazımdır.

4. Maalesef bugün ülkemizde, yanlış ziraat politikaları yüzünden insan sağlığına uygun ekmek yapılacak kaliteli buğday yetiştirilmemektedir.

Ekmekler böyle de öteki gıda maddeleri sağlıklı mı? Yazık ki, değil. 

Denizler kirlenince balıklar da zehirleniyor.

Sebzeler ve meyveler hormonlu, kimyevî gübreli.

Yirmi küsur gün içinde kocaman tavuk olan ve kesilmesi birkaç gün geçirilince çatlayan tavuklar…

Bozuk yemlerle beslenen hayvanların etleri…

Halka dana eti diye yedirilen evcil domuz, yaban domuzu, eşek etleri ve yağları…

Aromalı hazır gıda maddeleri…

Boyalı meşrubat…

Margarinler… Dondurmalar… Sahlepsiz salepler…

Avrupa standartlarına göre 300’den fazla kimyevî madde, aroma, koruyucu var besinlerimizde ve içeceklerimizde.

Ekmeklerde 12 çeşit kimyevî madde…

Türkiye halkı korkunç bir soykırıma uğruyor. İçinde kimyevî zararlı madde olmayan yiyecek ve içecek bulmak hemen hemen imkânsız hale gelmiştir.

İşlek bir yolun kenarındaki tarlada veya bahçede yetişmiş sebze ve meyveler motorlu vasıtaların dumanlarıyla kirlenmiş ve zehirlenmiştir.

Deterjanla yıkanmış bulaşıklar iyi durulanmazsa zehirler.

Zehirli, kimyalı yiyecek ve içecek tüketen şu halka bakınız:

Hastaneneler lebaleb dolu… Bir ordu kadar doktor ve sağlık personeli var, hastalara bakmaya yetişemiyorlar… İlaç fabrikaları harıl harıl çalışıyor… Sağlık bütçesi muazzam…

Tıbbın asıl vazifesi nedir? İnsanları hasta olmaktan korumaktır… Bizde koruyucu sağlık hizmetleri çok zayıf. Hasta edici gıda maddeleri ve meşrubat tüketen bir toplumu sıhhatli tutmak mümkün mü?

Sağlık sektörü bir endüstri haline gelmiş.

Hasta kavramı unutulmuş, yerini müşteri almış.

Bir kısır döngü (fasid daire) içindeyiz ki sormayın.

İçme suyunun bile zararlı olanları var.

Çarşıda pazarda satılan memba sularının kaçta kaçı sağlıklıdır?

İnsana ve bitkilere en yararlı suyun,  gök gürledikten, şimşekler çaktıktan sonra yağan yağmurun suyu olduğunu biliyor musunuz?

Bendeniz tıbbı inkâr etmiyorum, hafife almıyorum ama bir endüstri sektörü haline gelen ve hastalara müşteri olarak bakan vahşi tıbbı beğenmiyorum.

Türkiye halkına sağlıklı ekmek, sağlıklı ve temiz gıda maddeleri sunmadıkça ve yedirmedikçe geleceğiniz tehlikededir.

Muhterem sevgili okuyucularım!.. Bugünden itibaren beyaz ekmek yemeyi terk ediniz, İstanbul’da yaşıyorsanız Belediyenin kepekli ekmeğini tüketmeye başlayınız.

Piyasada satılan her esmer ekmeği kepekli sanmayınız. Maalesef esmer görünsün diye hamuruna boya katılanlar varmış!

17.03.2013


___________________________________________________
BAŞKA OLAY 
deşifre olanın yanında hilafet vahhabi şia falan işte yazrın birinci yazısındaki çoğu konuşma yazara azda olsa bana ait esas konu müslümanlara bakıpta islami nasıl öğrenecekler şialar şia puropagandası yapar vahhabilerde vahhabi ortada islam yok işte dedim bu konuyu içe açmış yazar 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Müslümanlara Bakıp İslam Düşmanı Olan Hollandalı İslamı Öğrenince Müslüman Oldu!
Mehmet Şevket Eygi
10 Mart 2013 Pazar 04:03

Hollanda’da ırkçı bir partiye mensup İslam düşmanı bir zat Müslüman oldu. İbret verici bir ihtida (doğru yola geliş) vakası. Hazret-i Ömer’in Müslüman olmasına benziyor.
İslam düşmanı iken Müslümanlığı kabul eden Arnoud Van Doorn evinde hemen bir namaz köşesi açmış yani sadece lafla Müslüman olmamış, İslam’ı hayatına uygulamaya başlamış. Bu zat kendi internet sitesinde, İslam’ı inceleyip araştırmaya başlayınca İslam’ın hak din olduğunu anladığını beyan ediyor.
Şu acı gerçeği kabul etmemiz lazım: Kötü Müslümanlara bakan bazıları İslam düşmanı oluyor… Gerçek İslam’ı öğrenen kimseler ihtida ediyor. 
Avrupa’da milyonlarca Müslüman yaşıyor. Bunların çoğunun kültür seviyesi yüksek değildir. 
Avrupa’daki Müslümanlar paramparça bölünmüştür. Çeşitli İslam devletleri ve ülkeleri, Müslümanları birleştirecek bir hilafet müessesesi olmadığı için Müslümanları bölücü hizmet ve faaliyetler yapmaktadır.
Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin de elçiliklerinde, konsoloshanelerinde din görevlileri, birçok ülkede ve şehirde Türk camileri, Türk imamları vardır. 
Suudi Arabistan Krallığı Vehhabî camileri açar, Vehhabî imamlar gönderir, Vehhabîlik propagandası yapar.
İran’ın desteklediği ve finanse ettiği Şii camileri… Libya, Tunus, Fas camileri… 
Dünyadaki bütün Katolik kiliseleri ve papazları Roma’daki Papa’ya bağlıdır. Avrupa’daki İslam dernekleri, vakıfları, camileri, kurumları, cemaatleri… Her kafadan ayrı sesler çıkar. 
Fransa’da milyonlarca Müslüman yaşıyor, yüzlerce cami ve dernek var. Fikirde, işte, hizmette, plan ve programda birlik yok. 
Biz Müslümanların başımızda bir Halife veya İmam-ı kebir olsa, bu zata biat ve itaat etsek, Hilafetin hazırlayacağı plan ve programlara göre çalışsak Avrupa halkının bir kısmı seve seve, koşa koşa Müslüman olacaktır. 
Müslümanlara bakıyorlar… Parçalanmışlık, bölünmüşlük, kavga gürültü, sen-ben çekişmesi… Ortaya şöyle bir kanaat çıkıyor: İslam bunları bu hale getirmiş… Ayıkla pirincin taşını!...
Avrupalıların hepsi akılsız, ruhsuz, idraksiz değildir. İslam’ı hakkıyla yaşayan ve sergileyen güzel örnekler göremedikleri için yanlış fikirlere kapılıyorlar.
İslamofobinin (İslam düşmanlığın, İslam’dan korkmanın) kaynağı kötü ve cahil Müslümanlardır. 
İslam’a en büyük zararı din sömürücüsü mukaddesat taciri sefiller alçaklar vermektedir. 
İslam’ı kal ile yani laf ve kuru bilgiyle anlatmak yeterli değildir. Hal, yani yaşayarak anlatmak ve göstermek gerekir. 
Müslüman asla yalan söylemez, eliyle ve diliyle insanları incitmez, Müslüman misafirperverdir, onda paylaşma ve yardımlaşma ahlakı vardır… Müslüman kötülüğü iyilikle uzaklaştırır… Müslüman mücahittir ama terörist değildir… Müslüman mânen ve maddeten temiz insandır… Müslüman yüksek ahlak ve yüksek karakter sahibidir… 
Birbirlerinin aleyhinde konuşan, birbirlerinin gıybetini yapan, birbirlerinin kuyusunu kazanlar dıştan Müslüman gibi görünseler bile içten ahlaksız münafık şeytanlardır. 
Avrupa’da irili ufaklı yüzlerce şuculuk, buculuk, oculuk, falancalık, filancalık, feşmekâncılık cemaati, grubu, hizbi, fırkası vardır. Dinimiz ise tefrikayı yasaklamış, haram kılmıştır. 
Avrupa’da yaşayan Müslümanların yüzde doksanı Ehl-i Sünnet müslümanıdır. Bu Müslümanların ehliyetli, liyakatli, dirayetli, kiyasetli, muktedir bir İmam-ı Kebire biatli ve itaatli olmaları gerekir. 
Avrupa’daki bütün camilerde Halife-i Müslimîn olan zat adına hutbe okunması gerekir. 
Avrupa’nın büyük şehirlerinde İslam kültür merkezleri, tasavvuf tekkeleri açılmalıdır. 
Kâfirler, münafıklar, İslam düşmanları divide et impera (böl parçala hükmet) prensibi uyarınca Müslümanları bölmüşler, paramparça etmişler, birbirlerine düşürmüşlerdir. 
Türkiye’de İmam seçmek belki zor olabilir ama, İngiltere’de böyle bir şey hiç de zor değildir. Lakin bugünkü kafa, bugünkü kötü ahlak, bugünkü tefrika, bugünkü hizipçilik ile bir Emîr seçilse bile bütün hizip ve fırkalar bu zata biat ve itaat etmeyeceklerdir. 
Bir takım fanatikler kendi cemaat, fırka ve hiziplerini dinin ve ümmetin üzerinde görmektedir. 
Dinimiz birlikte yolculuğa çıkan üç Müslümanın içlerinden birini başkan seçmesini emrediyor. 
İki Müslüman bir yerde beraber olsalar, farz namazlarını ayrı ayrı kıldıkları takdirde Şeytan onları istilâ eder.
Müslümanlık sadece iman etmekle, namaz kılıp oruç tutmakla bitmez. İslam’ın beş temel şartının ötesinde de şartlar vardır. Bu şartlardan biri de ümmet-i Muhammed’in bir tek Halifeye veya İmam’a biat ve itaat etmesidir.
Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona), bir devirde meşru bir İmam varken ikincisi zuhur ederse onun katledilmesi gerektiğini söylemiştir. 
Avrupa Müslümanları bir ve beraber olsalar İngiltere’deki Eton Koleji gibi kolejler açabilir, Papalık’ın Osservatore Romano gazetesi gibi gazeteler çıkartabilir, dillere destan kültür ve sanat faaliyetleri yapabilir. 
Türk camii… İran camii… Suudi Arabistan cami… Bunlar bir tür ırkçılıktır. 
Hollandalı Arnoud Van Doorn Müslümanlara baktı, İslam düşmanı oldu; İslam’ı inceledi, araştırdı, öğrendi, Müslüman oldu… Bu Hollandalı ulu nimete nail oldu, kendisini tebrik ediyorum.
* (İkinci yazı)
Müslümanların Durumu
Peygamberimiz (Salat ve selam olsun ona) “Namaz dinin direğidir. Kim onu dik (ayakta, sağlam) tutarsa, dinin sağlam tutmuş olur. Kim onu yıkarsa dinini yıkmış olur” buyurmaktadır.
Müslüman bir halk veya toplumun durumunun iyi veya kötü olduğunu anlamak için ölçüler vardır. Bunların birincisi inancının sahih=doğru olup olmaması, ikincisi Müslümanların çoğunluğunun namazı dosdoğru kılıp kılmaması, üçüncüsü İslamın doğru şekilde bilinmesi ve yaşanmasıdır 
Türkiye’de itikad (inanç bilgileri) konusunda vahim çarpıklıklar ve sapıklıklar görülmektedir. 
İmanın altı şartından biri olan kaderi inkar edenler bile var… 
Fırka-i Nâciye’nin dışında kalan bozuk cereyanlar petro-dolarların yardımıyla faaliyet gösteriyor.
Ümmet yüzlerce irili ufaklı İslamcılık hizbine bölünmüştür.
Halkın çok büyük bir kısmı ilmihalini bilmemektedir.
İslamî hareketin, hizmetlerin ve faaliyetlerin içine iki dinliler, münafıklar sızmıştır.
Birlik ve beraberlik yoktur.
Bu kötülükleri görmezlikten gelip, “Her şey iyiye gidiyor, Müslümanlar düze çıktı, geleceğimiz çok aydınlıktır..” demek doğru olur mu?
Müslüman çoğunluğun bugünkü ahlakı Kur’ana, Sünnete, Şeriata uygun mudur?
Yapılması gereken ve yapılabilecek olan hizmetler yapılmakta mıdır?
Sanırım Müslümanların bugünkü durumları nedir sorusunu, on veya on iki kişiden oluşacak bir “ÂQİLLER ŞÛRASI” cevaplandırabilir. Bu heyet gerekçeli bir rapor hazırlar ve Müslümanların dikkatine sunar.
Tashih-i itikad… Beş vakit namazın edası… Kur’ana Sünnete Şeriata uymak… Emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmak… Emanetlerin ehline verilmesi… Halkın ilmihalini öğrenmesi… Genç nesillere İslamî eğitim verilmesi… Zina… Riba… İsraf… Ümmet birliği… 
Birtakım gizli, sinsi ve derin güçler AB normlarına, Batı medeniyetine, Feminizm prensiplerine uygun yeni bir İslam türetmek istiyor.
Ehl-i Sünnet İslamlığını kaldırıp yerine Fazlurrahman’ın bozuk ve sapık mezhebini getirmek isteyenler var.
Afganîciler cirit atıyor.
Saçma sapan ictihad ve fetvaların bini bir paraya.
Bir yanda akıl almaz maddî kalkınma, öbür yanda mânevî çöküş.
Seher vakitlerinde camiler boş… Hızlı tren Ankaradan Konyaya bir buçuk saatte açarcasına gidiyor.
Zenginler umre seyahatlerinde lüks Zem Zam Tower’de kalıyor.
Önümüzdeki mübarek Ramazanda içkili beş yıldızlı otel restoranlarında yine patrikli, papazlı, monsenyörlü ve pastörlü lüks iftarlar verilecek mi?
10.03.2013
_________________________________________________
BAŞKA OLAY 
ehli sünnet konuşması baş konuşma yazarın başındaki ehli sünnetle ilgili bazı konuşmaları bana ait diğerleri kendi yorumu 
1  ci konuşma  zina haramdır dinaya helal diyen kafir olur dedim
yazarıın 19 nolu yazısı 
 
 
yazarın 11 ci yazısındaki konuşmada bana ait 
 
ikinci başlıktaki konudaki bazı konuşmalar bana ait avrupa birliği istemez amarika istemez israil istemez 
suriye ile ilgili konuşmalar 
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Ehl-i_Sunnet_Haktir_Dogrudur/14022#.UTokjaLFF2A
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Ehl-i Sünnet Haktır Doğrudur
Mehmet Şevket Eygi
08 Mart 2013 Cuma 00:22

En yıkıcı, en korkunç, en sarsıcı, en yere serici fitne Ehl-i Sünnet ve Cemaat Müslümanlarının bölünmesi, parçalanması, birbirinden kopması, hizipleşmesi ve ilmihallerini öğrenmemeleridir.

İslam olumlu çeşitlilikleri, farklılıkları, meşrebleri kabul eder ama yıkıcı tefrikayı kabul etmez.

Ehl-i Sünnet Müslümanı kardeşlerime önemle hatırlatıyorum:

(1) Ehl-i Sünnet itikatta, usûlde, esasta, temelde birdir. İtikad meselelerinde Ümmetin iki büyük imamı vardır, İmam Eş’arî ve İmam Mâturidî. Birliğimizi korumak istiyorsak itikatta bu iki imama bağlı olmalıyız, bağlı kalmalıyız. Reformcuların, yenilikçilerin, değişimcilerin, Necdîlerin, Rafizîlerin, Fazlurrahmancıların, Afganîcilerin ve diğer tüm bid’at ehlinin inanç sistemlerinde bozukluklar vardır. Bunlardan uzak durmalıyız.

(2) Ehl-i Sünnet İslamlığı’na yapılan tenkitlerin ve saldırıların hiçbiri haklı ve doğru değildir. Hepsi (tekrar ediyorum hepsi) haksızdır, yersizdir.

(3) Ehl-i Sünnet’in dört hak mezhebi vardır. Bunlardaki çeşitlilik teferruattadır. Bu dört mezhebin dördü de haktır. Ayrıntılara ait çeşitlilikler Ümmet için geniş bir rahmettir. İslam’ı, Kur’an’ı, Sünnet’i, Şeriat’ı hayata uygulamak isteyen her Sünnî bu dört mezhepten birini bütünüyle uygulamalıdır.

(4) Mezhepsizlik bozuk bir yoldur, yıkıcı bir bid’attir.

(5) Zaruret olmadıkça mezheplerin hükümleri ve kolaylıkları birbirine karıştırılarak uygulanamaz. Buna teflik-i mezahip denir, bâtıldır, dini oyuncak etmektir.

(6) Emperyalistler, sömürgeciler, vesayetçiler, Kripto Yahudiler, Kripto Haçlılar, Pakraduniler, bilcümle iki kimlikliler, laikçiler biz Ehl-i Sünnet Müslümanlarını parçalamak, bölmek, güçsüz düşürmek istiyor, bunların oyunlarına gelmemeliyiz.

(7) Müslümanların üç gün bile başsız kalmaları caiz değildir. Resulullah Efendimizin (Salat ve selam olsun ona) vekili, varisi, halifesi durumundaki icazetli ve ehliyetli gerçek ulemaya, icazetli gerçek fukahaya, icazetli gerçek şeyhlere ve mürşid-i kâmillere itaat edilmelidir.

(8) Müslümanlar ulemanın, fukahanın, meşayihin, kamil mürşidlerin de üzerinde ehliyetli, liyakatli, dirayetli, kiyasetli bir İmam-ı Kebire biat ve itaat etmekle mükelleftir. Zamanındaki İmama biat etmeden ölen kimsenin cahiliyet ölümüyle öleceğini Resulullah (Salat ve selam olsun ona) haber vermiştir.

(9) Kafirler, münafıklar, fesatçılar din konularını ayağa düşürmüşler, yeterli din eğitimi ve kültürü almamış Müslümanların dinî konuları mıncıklamasına yol açmışlardır. Bu anarşiden kurtulmamız şarttır. Dinimizi icazetli ulemanın ve fukahanın yazdığı güvenilir, doğru, muteber, sağlam kitaplardan öğrenmeliyiz ve cahilce ve aptalca tartışmalardan uzak durmalıyız.

(10) İslam’ın ve imanın temel şartlarından biri kadere imandır. Bu inancı inkar edenler sapıktır.

(11) İslam’da din ile dünya ayırımı yoktur. İslam’ın dünya ile ilgili hükümlerini devre dışı bırakmak isteyenler sapıktır. Kur’an’daki, Sünnet’teki, Şeriat’taki bütün hükümler haktır. Bu hükümlerin hiçbiri tarihsel değildir. Fazlurrahman’ın tarihsellik ve tatiliye mezhebi ve doktrini sapıklıktır, batıldır.

(12) Ramazandaki Teravih=Gece namazı haktır, doğrudur.

(13) Cuma namazının sünnetleri, (zamanımızda cumanın şartlarından biri bulunmadığı için) cumadan sonra zuhr-i âhir namazı kılmak haktır, doğrudur.

(14) Feminizm İslam’a ters düşen görüşler içeren batıl ve bozuk bir ideolojidir. İslam Feminizmi olmaz.

(15) M. Kemal’in ölümünden sonra oluşturulmuş Kemalizm ideolojisi İslam ile kesinlikle bağdaşmaz ve uyuşmaz.

(16) Sünnetin inkarı, Sünnet düşmanlığı küfre kadar giden bir sapıklıktır.

(17) Ehl-i Sünnetin temel hükümlerinden biri günlük farz namazların erkekler tarafından cemaat ile kılınmasıdır. Cemaat hanımlara farz değildir, onların evlerinde kılmaları efdaldir.

(18) Riba/faiz Kur’an’la, Sünnet’le, icma-i ümmetle haramdır. Mevrid-i nasta ictihad olmaz. Faizin azı helaldir fetvaları ve ruhsatları sapıklıktır.

(19) Zina Kur’an’la, Sünnet’le, icma ile haramdır, büyük günahtır, ağır suçtur. Zinaya helaldir diyen kâfir olur.

(20) Şeriat’a, İslam’ın zahir hükümlerine aykırı olmayan bütün tasavvuf tarikatları haktır.

(21) Ehl-i Sünnet Müslümanlarına müşrik ve kafir diyenlerin kendileri kafir olur.

(22) Kadınların tesettürü Kur’an’la, Sünnet’le ve icma-i ümmetle sabit bir farz-ı `ayndır.

* (İkinci yazı)

Türkiye Suriye’de Mezhepçilik mi Yapıyor?

Türkiye’nin Suriye konusunda mezhepçilik yaptığını iddia edenler var. Mezhepçilik kaypak bir kelime… Suriye multi-confessionnel bir yapıya sahiptir… Çoğunlukta olan 1. Yüzde 75 Sünniler… 2. Yüzde 10 Nusayri-Alevi azınlığı… 3. Dürzîler… 4. Yüzde 10 civarında Hristiyanlar… (Maruniler, Ermeniler vesaire)

Suriye’nin dominant unsuru Sünniler ve Sünniliktir.

Bundan kırk küsur sene önce, orduda kadrolaşmış olan Nusayriler bir darbeyle iktidarı aldılar ve faşist bir düzen kurdular. İnsan haklarına aykırı büyük baskılar ve zulümler yaptılar. Hama ve Humus’ta on binlerce sivil Müslümanı kadın, çocuk, ihtiyar demeden vahşi şekilde katlettiler.

Suriye halkının Nusayri iktidarını demokratik ve barışçı yollardan değiştirme imkânı olmadığı için, Arap Baharı havası içinde silahlı bir isyan başladı. İsyancılar homojen değildi, çeşitli unsurlara ve gruplara ayrılmıştı. Türkiye bu durumda ne yapmalıydı?.. Elbette ki, çoğunluktan yana olmalıydı. Çoğunluk Sünni diyerek mezhepçilik yapıldığını iddia etmek boş laftan, safsatadan ibarettir.

Suriye konusunda mezhepçilik yapan İran’dır. İran olmasa orada bu kadar kan dökülmeyecekti.

Tunus’ta Arap Baharı başlayınca diktatör Zeynelâbidin uçağa bindi, çekip gitti. Direnmiş olsaydı orada da çok kan akacaktı.

Libya’da diktatör Kaddafi direndi de ne oldu, feci şekilde katledildi… Hâlbuki onun kabul edecek bir ülke bulunabilir, ülkesinden defolup orada yaşayabilirdi.

Türkiye Suriye’deki başkaldırma hareketini desteklemekte haklıdır ama satrançta hatalar yapmıştır.

“İslam hareketini destekleriz, Esed silkelenip düşürülür yerine Türkiye’ye dost bir rejim gelir…” Bunun kolay olacağını sanmak büyük bir aldanış olmuştur.

Silkeliyorsun silkeliyorsun ama diktatörü düşüremiyorsun.

Suriye’deki dinler, mezhepler, unsurlar hep birer realitedir… Suriye halkı demek doğrudur ama Suriye halkları demek daha doğrudur.

Orta Doğu’da siyaset yapmak için dâhi satranç ustası olmak gerekir. Dünyada kaç büyük satranç ustası vardır?.. Bilemediniz beş on kişi. Böyle satranççılar milyarda bir çıkar.

Suriye’de İngiltere’de veya İsviçre’de olduğu gibi bir demokrasi olamaz. Tarihi, kültürel, siyasi, dini, etnik kontekst buna müsait değildir.

Suriye’nin inter-confessionnel yapısı göz önüne alınmadan, hesaba katılmadan başarılı olunamaz.

1960’ların başında Suriye’ye gitmiştim. Çoğulcu bir demokrasi vardı. Sünni âlim Devalibî başbakandı. Kabine’de İhvan-ul Müslimîn’in bile bakanları vardı. Sünniler, Nusayriler, Ermeniler, Maruniler, Dürziler iyi kötü geçinip gidiyorlardı. Nusayri darbesiyle bu serbestlik, bu çoğulculuk, bu hürriyet elden gitti; kanlı, acımasız, gaddar bir diktatörlük kuruldu. Faşist rejim kendi halkını uçaklarla bombaladı… Şimdi de böyle yapmıyor mu?..

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra galip devletler çok kötü barış anlaşmaları yaptılar, çok yanlış sınırlar çizdiler. Suriye sınırları da böyle çizilmiştir.

Bendeniz Türkiyeli bir Müslüman olarak Suriye’ye pasaportsuz gitmek isterim, Suriyeliler de Türkiye’ye pasaportsuz gelsinler… İki ayrı devlet olsun ama sanki bir devletmiş gibi birlikte hareket edilsin, alabildiğine ticaret yapılsın… Alabildiğine turizm, alabildiğine öğrenci ve kültür mübadelesi…

Böyle bir şey hem Suriye’nin hem Türkiye’nin lehine olur, lakin bunu ABD istemez, AB istemez, İsrail ve Siyonistler istemez… Onlar istemiyor diye böyle güzel şeyler olmasın mı?..

Daha önce yazmıştım tekrar edeyim:

Bu isteklerim sadece Müslüman komşularımız için değildir, Yunanistan ile de pasaportsuz, vizesiz alabildiğine geniş münasebetlerimiz olmalıdır. Biz Müslüman kalalım, onlar Hıristiyan kalsınlar ama iyi komşuluk olsun, ticaret olsun, turizm olsun, kültür mübadelesi olsun.

Türkiye’nin çok vahim bir eksikliği:

ABD’de, Fransa’da, başka medeni ülkelerde Suriye uzmanları var. Üstelik bu uzmanlığın şubeleri var. Mesela Fransa’da (1. Suriye Nuseyrileri, 2. Suriye Durzileri, 3. Suriye Baas Partisi, 4. Suriye Tarikatleri, 5. Suriye Hıristiyanları…) ? Bu uzmanlar bir ömür boyu çalışarak konularında derinleşirler ve gerektiği zaman devletlerini ve halklarını bilgilendirir ve aydınlatırlar. Bizde maalesef bu yoktur.

Suriye krizi ele alınınca, yakın tarihte Suriye Sünnilerinin ölümcül bir gaflete düştüklerini zikretmeden geçmek büyük bir eksiklik olur.

Suriye Sünnileri yüzde yetmiş beş çoğunluk oldukları halde nasıl bugünkü feci duruma düştüler ve ezildiler?

Bunun birinci sebebi, durum müsait iken Sünni ailelerin, bilhassa zenginlerin çocuklarını askeri mekteplere vermemeleri, Sünni subay ve kurmay yetiştirmemeleridir. Onların bu ihmal ve gafletinden yararlanan Nusayriler ise çocuklarını subay yetiştirdiler, orduda kadrolaştılar ve bir darbe ile iktidarı ele geçirdiler.

Türkiye Sünnileri de aynı hataya düşmüştür…

Suriye halkının yüzde yetmiş beşi Sünni, yüzde onu Nusayri mi?.. Ordudaki subay oranı da böyle olmalıdır.

Netice: Türkiye’nin Suriye’deki haklı isyan hareketini desteklemesi doğrudur ve mezhepçilik yapmak değildir… Lakin Türkiye Suriye satrancında hatalar yapmıştır…

08.03.2013



__________________________________________________
BAŞKA OLAY 



deşifre olanın yanında konu helal para adeletten bahsedildi yazarın ikinci yazısına bakın aşğıdaki 
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Tam_Din_Hurriyeti/14016#.UTjYKbJKMdk
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Tam Din Hürriyeti
Mehmet Şevket Eygi
07 Mart 2013 Perşembe 00:54

1. Ehl-i Sünnet Müslümanları başlarına ehliyetli, liyakatli, dirayetli, kiyasetli bir İmam-ı Kebir seçecekler ve bu zata biat ve itaat edeceklerdir.

2. Türkiye siyasî, sosyal, kültürel kopukluk, ârıza ve kazalardan; tarihî, kültürel ve sosyal devamlılığa dönecektir.

3. Millî kimlik ve kültüre aykırı bütün tabular, zorlamalar, zalim kanunlar, ideolojik heyulalar kaldırılacaktır.

4. Evrensel insan hak ve hürriyetlerine aykırı bütün zorlamalar mülgadır.

5. Türkiye’nin Sünnî çoğunluğuna İngiltere’de olduğu gibi/kadar geniş bir din, inanç, inandığı gibi yaşamak hürriyeti verilecektir. Devletçe tanınmış diğer dinlere de hürriyet verilecektir.

6. Sünnî çoğunluğa yazı, kılık kıyafet, serpuş, kadınların tesettürü, eğitim, hafta tatili hürriyeti verilecektir.

7. İslam vakıfları Müslüman Cemaat Teşkilatına devr edilecektir.

8. Yakın tarihte satılan, gayesi dışında kullanılan İslam vakıfları için İslam Cemaat Teşkilatı’na tazminat ödenecektir.

9. İslam Medreseleri tekrar açılacak ve İmamet-i Kübra denetiminde eğitim ve icazet verecektir.

10. Tasavvuf tarikatları tekrar açılacak, Meclis-i Meşâyih tarafından denetlenecektir.

11. Devlet ve hükümet din işlerine karışmayacak ve Din’e saygılı olacaktır.

12. Din siyasete, şahsî menfaatlere, siyasî nüfuz ve ihtiraslara alet edilmeyecektir.

13. Yakın tarihte yıkılmış, satılmış, tahrip edilmiş camiler, medreseler, taş mektepler, imaretler ve diğer vakıflar için tazminat ödenecek ve bunlar müceddeden inşa ve ihya edilecektir.

14. Devletin resmî ideolojisi olmayacak, Müslüman çoğunluğa, dine aykırı herhangi bir küfür ideolojisi zorla dayatılmayacaktır.

15. Dinî hizmet ve faaliyetler kısıtlanmayacaktır ama her türlü doğrudan doğruya veya dolaylı din sömürüsü ve mukaddesat istihdamı âdil kanunlarla engellenecektir.

16. Din hürriyeti konusunda Müslüman çoğunluğa Norveç’te, İsveç’te, Avusturya’da ve diğer medenî ülkelerde olduğu gibi ve olduğu kadar hürriyet ve serbestlik verilecektir.

17. Ezici çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanlara açıkça veya sinsice dinde reform, dinde değişim, dinde yenilik, ılımlı/light İslam, mezhepsizlik, telfik-i mezahib gibi yabancılaştırma siyaseti takip edilmeyecek, Ümmet birliği yıkılıp onun yerine İslamcılık Protestanlığı  getirilmeyecektir.

19. Başörtüsü, İngiltere’de olduğu gibi kamu alanında ve hayatın her safhasında alabildiğine serbest olacaktır.

20. Müslüman ebeveyn çocuklarını kendi dininde yetiştirmek hakkına sahip olacaktır.

21. Yurt dışından mezhepçilik fitnesi çıkartmak için para gönderilmesine engel olunacaktır.

 

(İkinci yazı)

Adalet ve Helal Para

Temel ve zarurî şart adalettir. Adalet olmazsa devlet de, halk da, ülke de sarsılır ve en sonunda yıkılır.

Oldukça hürriyet var ama yeterli miktarda adalet yok… Böyle bir hürriyetin fazla kıymeti yoktur.

Mülkün asıl Sahibi Allah’tır. Mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır.

Bir küfür devleti adaletle ayakta durur, adaletsiz bir İslam devleti batar.

İslam devletinin ve nizamının temel vazifelerinden biri de ülkesindeki halkın can, mal, ırz, namus, nesep güvenliğini sağlamaktır.

Mallar, zenginlikler ikiye ayrılır: Meşru, ahlakî, hukukî yollarla elde edilmiş ve temiz olanlar… Gayr-i meşru, gayr-i ahlakî yollarla elde edilmiş olan kirli, kara, necis, uğursuz, cehennemî para ve mallar. İslam devleti bu ikincileri korumaz. Onları adalete uygun bir şekilde tasfiye ve izale eder.

Devlet ve belediye bütçeleri halka, ülkeye, devlete hizmet içindir.

Şu veya bu şekilde haram, kirli, necis kazanç elde edenler hem kendilerini, hem halkı, hem, ülkeyi, hem devleti bozar yakar yıkar.

Düzenin az veya çok bozuk olması hırsızlık ve haksızlık yapmak için haklı bir gerekçe teşkil etmez.

İslamın temel emirlerinden biri istikamet=doğruluk ve dürüstlüktür.

Cihad küffarla yapılır.

Küffarla yapılan cihad esnasında ganimet alınabilir ama ganimet toplayanlar işin şer’î tarafına dikkat etmekle mükelleftir. Toplanan ganimet Emirü’l-Mü’minîne veya vekiline getirilir, o beşte birini beytülmal-i müslimîn için alır, gerisini mücahidlere taksim eder.

Müslümanların canları, malları, ırzları birbirlerine haramdır.

Meşru yollarla elde edilmemiş servetler uğursuzluk, bereketsizlik, dünyada ve ahirette elem, azap, sıkıntı ve felaket kaynağıdır.

Şükrü eda edilebilen az mal, şükrü eda edilemeyen çok maldan daha hayırlıdır.

Bu devir Müslümanlarının bir kısmı para, mal, zenginlik imtihanında sınıfta kalmıştır.

Haram para ve servet azgınlığa yol açar.

Büyük bir servet, helal de olsa, kişiyi azdırırsa felaket kaynağı olur.

En korkunç yakıcı ve yıkıcı şehvet para ve mal şehvetidir.

Kendi karısının, anasının, bacısının namus ve ırzına dikkat edip onları koruyan; başkalarınınkilere kötü gözle bakan kişi namussuz, iffetsiz ve şerefsizdir.

İsraf içki içmek, zina yapmak, haydutluk etmek gibi büyük bir günahtır. Kur’anda israf edenler için onlar şeytanın kardeşleridir buyrulmaktadır.

İslamın ticaret, iktisat, maliye, ziraat konusunda kuralları vardır. Doğru olanlar onlardır.

Müslüman bir zengin zekatını verse, zekattan başka nafile sadaka da dağıtsa yine israf yapamaz, azamaz.

Devamlı olarak doyduktan sonra yiyenler israf yapmaktadır.

Bayat ekmekleri çöpe atanlar israf yapmaktadır.

Gösteriş, gurur, kibir için lüks, geniş, süslü, şatafatlı meskenlerde oturanlar müsriftir.

Tabağında yemek artırıp bunların çöpe gitmesine yol açanlar müsriftir.

İslamda dağıtma, paylaşma, yardımlaşma ahlakı vardır.

Allahın kendilerine servet ve zenginlik verdiği kimseler, paralarıyla istihdam imkanı oluşturmalıdır.

Türkiye’de lüks meskenler, lüks otolar, lüks hayat tarzı, israf ve sefahat için harcanmış olan trilyonlarca dolar; verimli iktisat, ticaret, sanayi, ziraat ve hizmet işlerine yatırılmış olsaydı ülkemiz Japonya’dan ileri ve zengin olurdu.

Turizm yoluyla elde edilen gelirler, zenginlikler, servetler İslama, Kur’ana, Sünnete ve Şeriata, ahlak ve fazilete aykırı ise, bu yüzden de haram ve kirli ise ülkeye refah değil, felaket getirir.

İsrafı teşvik eden bir sistem ve düzen bozuktur, kirlidir.

Kesin bir harama helaldir diyen kişi kafir olur.

Dini imanı para ve menfaat olan kişi zahirde Müslüman gibi görünse de gerçekte iyi, olgun ve doğru bir Müslüman değildir.

Kişinin namazına ve orucuna bakıp da aldanmayın, siz onun asıl para ile olan münasebetlerine bakın.

Müslüman bir fert ve toplum için en büyük hazine kanaat, iktisat ve gönül zenginliğidir.

Bir adamın milyar doları olsa ama onda ilim, irfan, kültür, sanat, medeniyet, görgü, ahlak, fazilet, hayır hasenat olmasa, o aslında çok fakir bir kimsedir.

En kirli, en kara, en necis para ve servet din sömürüsü yoluyla elde edilendir.

Din sömürüsüyle zengin olmak, karı satmaktan daha adi ve iğrençtir.

Rüşvet alanlar ve verenler Cehennem ateşindedir.

Kur’ana, Sünnete, Şeriata, ahlaka, fazilete aykırı bütün haram kazançlar uğursuzluk ve felaket kaynağıdır.

Bir devletin adı İslam devleti veya İslam Cumhuriyeti olsa, lakin o devlet adaletli olmasa ve onun gölgesinde yoğun ve yaygın bir haram kazanç ve servet faaliyeti olsa, o gerçek bir İslam devleti olmaz. Gerçek İslam devleti adaleti sağlar ve onun ülkesinde (istisnalar dışında) haram yenmez.

Ne mutlu haram ve şüpheli kazancı ve malı olmayanlara…

Yazıklar olsun haram yiyenlere.

Onlar doymaz. Şiştikçe iştihaları artar. Sonunda ölürler. Ölünce uyanırlar ama çok geç kalmışlardır.

07.03.2013


_________________________________________________
BAŞKA OLAY 

 nasihat konusu açıldı işt deşifre olanın yanında bilgiler gitmiş yazar kendi çok yarum katmış 
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Nasihat/13998
  
 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Nasihat
Mehmet Şevket Eygi
06 Mart 2013 Çarşamba 00:01

 

1. Beş vakit namaz kılmayan bir Müslümana ne yapılır? O Müslümanın sevdiği, saydığı, dinlediği bir büyüğü veya kardeşi ona nasihat eder, “Benim muhterem ve sevgili kardeşim namaz kıl” der. O kılar veya kılmaz ama bu nasihat kendisine mutlaka yapılmalıdır. Nasihatin de tabii incelikleri vardır. Herkes hod be hod yapamaz.

2. İsraf eden bir Müslümana ne yapılır? Sevgili kardeşim israf haramdır bu haramı işleme, kanaatli ve iktisatlı ol denir.

3. Hiç lüzumu ve ihtiyacı olmadığı halde üç yüz bin liralık lüks bir otomobil alan Müslümana ne denir? Bu bir israftır, bu otomobili sat, sana yetecek yüz bin liralık yine güzel bir otomobil al, bu senin için daha hayırlı olur denir.

4. Futbol kulübü tutar gibi holiganlık, militanlık, fanatizm (=bağnazlık, taassup) yapan bir Müslümana ne denir? Öncelikle ümmet şuuruna sahip olmak gerektiği anlatılır. Cemaat holiganlığı iyi bir şey olmadığı, Müslümanları “bizim cemaatten olanlar ile bizim cemaatten olmayanlar” diye iki kısma ayırmanın çok yanlış ve yıkıcı bir ayrım olduğu söylenir.

5. Kadıncağız başını örtüyor ama saçlarını yukarıda topuz gibi topluyor, o da yetişmiyor fazladan bir yün yumağı veya topağı daha ekliyor, başı deve hörgücüne benziyor. Bu hatuncağıza ne denir? Resulullah Efendimiz (Salât ve selam olsun ona) saçlarını deve hörgücü gibi yapan kadınlar hakkında ağır konuşmuş, onlar Cennet’in kokusunu alamayacak demiştir, aman böyle yapma, yaparsan senin için iyi olmaz denir.

6. Bir Müslüman devamlı olarak iyi, lüks, pahalı, ağır yemekleri gerekenden fazla yani doyduktan sonra yiyip duruyor. Bu yüzden de  semiriyor. Buna ne denir? Kardeşim doyduktan sonra yemek haramdır. Arada bir misafirlikte, Ramazan’da iftarda biraz ölçüyü kaçırabilirsin ama her gün böyle tıkınmak Müslümana yakışmaz. Müslüman yemek için yaşamaz, yaşamak için yer. Devamlı olarak ve bol miktarda lüks ve ağır yemek yiyenler ileride vahim hastalıklara duçar olurlar, mesela gut hastalığına yakalanabilirler. Benim canım  kardeşim az ye denir.

7. Farz namazlarını hep münferiden (=tek başına) kılan musalli bir Müslümana ne denir? Allah kabul etsin… Dinimiz ve Şeriatimiz, hür ve mukim erkeklerin farz namazları cemaatle kılmalarını emrediyor. Târik-i cemaat olma… Hiç olmazsa arada bir cami cemaatine katıl, camiye gidemezsen birkaç Müslüman cemaat olup öyle kılın denir.

8. Bin yıllık milli ve İslamî yazımızla okuma ve yazma bilmeyen Müslümana ne denir? Muhterem kardeşim, tezelden, an kaybetmeden bin yıllık Osmanlıca Türkçesi’ni okumayı ve yazmayı öğren. Senin gibi bir Müslümanın bunu bilmemesi büyük noksanlık ve ayıptır. Nihayet senin lisanındır, kısa zamanda öğrenirsin, öğrendikten sonra da ilerletmeye çalışırsın denir.

9. İlmihalini bilmeyen bir Müslümana nedir? İlmihal bilgilerini öğrenmek, erkek kadın her Müslümana farzdır. Muteber, ehl-i Sünnet kitaplarından ve hocalarından sana yetecek miktarda ilmihalini öğren, cahil kalma denir.

10. Kardeşiniz Müslüman ama marka fetişizmine batmış. Markalı giysiler, ayakkabılar, eşyalar almak için israf yapıyor, beyinsizlik sergiliyor. Markalı lüks giysileriyle övünüyor, hatta prestij için lüks restoranlara gidiyor. Böyle bir Müslümana ne yapılır? Nasihat etmeye ehliyeti ve icazeti olan kimse onu uyarır, aziz kardeşim markacı olma, yüz elli liraya alacağın cekete bin beş yüz lira verme, lüks restoranlarda tıkınmak için avuçla para ödeme. Şayet bu nasihati dinlemezsen ceket ve paltonun içindeki markayı söktür yakana diktir bari denir.

Bendeniz gerçek şahıslara isim vererek nasihat edemem. Böyle bir şey beni aşar. Yukarıdaki yazım anonim bir yazıdır. Ortayadır… Ehliyet, liyakat ve icazeti olmayanlar, samimi olmadıkları kimselere nasihat ederlerse üzücü reaksiyonlar, tepkiler alabilirler.

İslam dini zaten nasihattir… Kur’an insanlığı nasihat etmektedir. Resulullah Efendimiz (Salât ve selam olsun ona) hem insanlığa, hem ümmetine nasihat etmektedir. Hadis-i şerifte “Din nasihattir” buyurulmaktadır.

Müslüman bir toplumda nasihat ortadan kalkarsa o toplum dejenere olur ve bozulur.

Keşke Müslüman gazeteler, dergiler, televizyonlar halka her konuda devamlı olarak nasihat etseler. Kısa kısa… Etkili=tesirli şekilde

Yazık ki toplumumuz büyük ölçüde nasihatsiz kalmıştır.

 

(İkinci yazı)

Tevhid-i Tedrisat Kanunu Kaldırılmalıdır

Tevhid-i Tedrisat Kanunu faşist bir kanundur. Bu kanun Müslüman çoğunluğun temel hak ve hürriyetlerini çiğnemektedir. Bu kanun İslam’a karşı çıkartılmıştır. Türkiye Ortadoğu’nun Japonya’sı olamadıysa böyle adaletsiz ve ideolojik kanunlar ve baskılar yüzündendir. Türkiye’deki Kemalist eğitim sistemi iflas etmiştir. 1928’den önce yazılmış ve yayınlanmış romanları ve hikâye kitaplarını okutamayan bir eğitime müflis (=iflas etmiş) sıfatından başkası yakışmaz. Laik Fransa’da olduğu gibi (orada Katolik okulları var) ülkemizde de genel eğitim veren İslam okulları açılmalıdır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu millî kimliğimize, millî kültürümüze, kendi medeniyetimize aykırıdır. Açılacak özel İslam mekteplerini devlet elbette denetleyecektir ama resmî ideolojinin ve vesayet sisteminin ilkelerine göre değil; insan haklarının, âdil hukukun, millî kimliğin, millî menfaatlerin, bilgeliğin ışığında denetleyecektir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Türkiye’de, İngiltere’deki Eton Koleji ayarında mükemmel liseler açmak ve vasıflı bir gençlik yetiştirmek mümkün değildir. Çocuklarımızın, gençliğimizin doğru inançlı, geniş kültürlü, ahlaklı, karakterli, faziletli, sanat ve estetik boyutuna sahip olması için genel kültür, yazılı lisan ve edebiyat, tarih, felsefe (Psikoloji, mantık, ahlak, metafizik, estetik), beşerî ve iktisadî coğrafya, sanat kültürü ve tarihi doğru dürüst ve sağlam şekilde öğretilmelidir. Bir aldatmaca olan test sınavlarına son verilmeli, kompozisyon sınavları yapılmalıdır. Tevhid-i Tedrisat eğitimi genç nesilleri Türkçe bakımından cahil bırakmıştır. Bugünkü mecburî din dersleri bir aldatmacadan ve göz boyamadan ibarettir. Gençliğe yeterli ahlak ve karakter terbiyesi verilememektedir. En büyük klasik şairimiz olan Fuzulînin Divanını orijinal metninden yanlışsız okuyabilen ve şerh edebilen bir tek liseli bile yetişmemektedir… Bu köstekleyici, ideolojik, baskıcı, temel insan haklarına aykırı faşist kanunun kaldırılması için TBMM’ne kanun teklifi veren Diyarbakır milletvekili Altan Tan beyi tebrik ediyorum.

06.03.2013



________________________________________________
BAŞKA OLAY 

deşifre olanla konuşuyoruz müslüman birini eleştirme konusu  açıldı yazarın başındaki bütün yazılar giden konuşma bu kendi yorumları işte 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Muminler_Arasi_Kardeslik_Hukuku/13941
ikinci başılığı iyi oku ordada var 
 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Mü’minler Arası Kardeşlik Hukuku
Mehmet Şevket Eygi
02 Mart 2013 Cumartesi 00:00

 

1. Mü’min kardeşini seveceksin, gerektiğinde ona yardımcı olacaksın, destekleyeceksin.

2. Mü’mine düşmanlık etmek haramdır, büyük günahtır.

3. Mü’minin günahları, noksanları, hatâları, kusurları, yanlış düşünce ve görüşleri varsa, sadece onlara karşı olabilirsin ama onun kişiliğinin bütününe karşı olamazsın. Çünkü onda iman denilen cevher vardır. Kusurlar arazdır.

4. Mü’min kardeşin zina etse, bu suçu şer’an sâbit olsa ve recmen idam edilse bile ona yine düşman olamazsın. Cesedini alırsın, yıkar, kefenler, namazını kılar, kabre koyar ve bağışlanması için dua edersin.

5. Aynı meşrebten olan mü’minler kardeştir, aralarında meşreb ve fikir ayrılığı olanlar has kardeştir. Ta ki, ihtilaf, tefrika, fitne fesat olmasın…

6. Ehl-i Tevhid ve Ehl-i kıble olan bir mü’minde esas olan imandır.   Geçerli fetva, geçerli mahkeme-i şer’iye ilâmı ve İmamü’l-Müslimîn olan zatın bunları tasdiki olmadan hiçbir mü’mine isim belirterek kafir ve müşrik denilemez.

7. Kendilerinde çok açık olarak nifak alametleri olan münafıklara karşı ihtiyatlı olunur.

8. Hatâlı ve sapık inanç, fikir ve görüşleri olan mü’minlere ulemanın, fukahanın ve söz sahiplerinin nasihat etmeleri gerekir. Bu nasihat yapılmazsa yapmayanlar vebal altında kalır ve onlar da suçlu olur.

9. Hadîs: “Mazlum (zulme uğramış) olsun, zâlim olsun kardeşine yardım et…” Ashab sormuşlar: “Mazluma yardımı anladık da zalime nasıl yardım edeceğiz?” Efendimiz (Salat ve selam olsun ona): “Elini onun eli üzerine koyarak…” (yani zulm etmesine engel olarak) cevabını vermişlerdir.

10. Bütün mü’minler tek bir Ümmettir. Ümmet-i icabet… Ümmet birliğini bozanlar, mü’minler arasına fitne, tefrika ve fesat tohumları ekenler büyük bir günah ve suç işlemiş olurlar.

11. Doğudaki Müslümanın ayağına diken batsa, Batıdaki Müslüman onun acısını duyacaktır.

12. Mü’min kardeşi (veya ehl-i zimmet komsuşu) aç gecelerken, kendisi tok geceleyen kişi (tam, gerçek ve olgun) Müslüman değildir.

13. Mü’min kardeşin sana kötülük yaparsa sen ona iyilik yap.

14. Meşreb, tarikat ve cemaat militanlığı ve fanatizmi ile mü’mine düşmanlık edilemez.

15.Bir mü’mine kafir ve müşrik diyenin kendisi kafir olur.

16. Mü’minler büyüklerine saygılı, küçüklerine merhametli ve şefkatli olur.

17. Mü’minler, iman kardeşlerinin gıybetini yapmazlar. 

18. Mü’minler kendi aralarında yumuşak ve şefkatli; harbî, agresif ve militan kafirlere karşı cihad yaparken yavuz olurlar.

18. Mü’minler kendi aralarında paylaşma ve yardımlaşma ahlakına sahiptir. Allahın lutf ve ihsan ettiği nimetleri paylaşırlar.

19. Mü’minler, birbirlerinin şahsî ve gizli kusur, ayıp ve günahlarını araştırmazlar, tecessüs etmezler. Özel hayatlara ve gizli günahlara  karanlık gece gibi olurlar.

20. Mü’minler sevinç ve kederlerinde ortaktır.

21. Mü’minler ancak mü’min kardeşleriyle ittifak ederler, onları dost ve veli edinirler; kafirleri, müşrikleri, fasık-i mütecahirleri dost ve veli edinmezler.

22. Bir mü’min, kendi şeyhinin aleyhinde bulunan veya onu tenkit eden mü’min kardeşi ile kavga etmez, ona düşman olmaz, “Bu konuda nasipsizdir” der geçer.

23. Mü’min mü’mine beddua etmez. Ancak hayır dua eder.

24. Mü’minler birbirleriyle olan muamelerde adalet ve insafı esas alırlar. Adaletin ve insafın yanına mürüvvet ve kerem ilave ederler.

25. İman kardeşliği mecazî manada bir nikah gibidir ki, onun talakı yoktur.

26. Mü’minlerin, birbirlerinin gıyabında yaptıkları dualar inşallah müstecab olur, kabul edilir. Bu hususta Muhbir-i Sâdıkın  (Salat ve selam olsun ona) müjdeleri vardır.

 

“İkinci yazı”

İslam Dini Rehberlikle Doğru Öğrenilir

Bir insan kendi kendine (Allahın verdiği hidayetle) Müslüman olabilir ama İslamı yanlışsız ve doğru anlamak, olgun Müslüman olmak için rehberlik şarttır.

İslamda rehberlik vardır. İslamın baş rehberi Resul-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya efendimizdir.

Kur’anda Allaha, Resulüne, sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz buyrulmaktadır.

İcazetli ulema, fukaha ve kamil mürşidler, kendilerine itaat edilmesi gereken bu ülü’l-emr tabakası içindedir.

Bir kimse lâ ilâhe illallah dese, Muhammed Resulullah demese o kişi mü’min olmaz.

Hz. Muhammed Mustafanın vefatından sonra, onun vekilleri, varisleri, halifeleri olan Hulefa-i Râşidîn’e, Ashab-ı Güzin’e,  Ehl-i Beyte,  Tâbiîne, Tebe-i Tâbiîne; onlardan sonra Eimme-i müctehidîne,  sonra karnen ba’de karnin zamanımıza kadar gelen icazetli alimlere ve mürşidlere itaat etmek gerekir.

İcazetli alimler, fakihler ve mürşidler, Resulullah efendimize kadar uzanan kopuksuz gerçek silsileli icazetlere sahiptir. İslamı onlardan öğrenen, onlara uyarak hayata uygulayan, onlara bağlı kalan Müslümanlar dinde yanılmazlar. Nefs-i emarelerine, insî ve cinnî şeyâtîne uyarlarsa yanılırlar.

İlmihalini bilmek her Müslümana farzdır. İlmihal bilgileri icazetli ulema, fukaha ve mürşidlerden öğrenilir.

“Dört hak fıkıh mezhebine lüzum yoktur, bu dört mezhep İslamı ve Müslümanları parçalıyor. Bunları bırakalım ve Kur’anda birleşelim” gibi sözler yaldızlı tuzaklar ve kuruntulardır.

Resulullah Efendimiz “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlar, biri dışında cehennemliktir. Kurtulacak olan fırka benim ve Ashabımın yolunda gidenlerdir” buyurmuştur. Dört mezhebi inkar edenler bu hadîsi hesaba katmıyor.

Efendimiz zamanında mezhep yoktu, çünkü Kur’an ceste ceste indiriliyordu, İslam henüz tamamlanmamıştı. Din, Efendimizin vefatından kısa bir müddet önce tamamlanmıştır.

Efendimiz zamanında bütün sahifeleri bir araya getirilmiş tek bir Mushaf (Kur’an nüshası) da yoktu. O da mı bid’attir?

Zamanımızda gizli İslam düşmanları, dinimizi bozmak, Müslümanları parçalamak için binlerce bid’at fırkası icat etmişler, yüzlerce İslamcılık çıkartmışlar, Ümmet birliğini parçalayıp bir İslam Protestanlığı çığıra açmışlardır.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat Müslümanlığı Kur’anın ve Sünnetin doğru yorumuna dayanan ana cadde Müslümanlığıdır.

İslamı doğru olarak öğrenmek isteyenler Ehl-i Sünnet kitaplarını Ehl-i Sünnet hocalarından okumalıdır.

Dört hak fıkıh mezhebini inkar edenler, İslamı tahrife yelteniyor.

Müslümanların itikad meselelerinde iki imamı vardır. İnanç konularında yanılmamak isteyenler, esasta usûlde temelde ittifak halinde olan bu iki imamdan  (İmamı Eş’arî ve İmamı Mâturidî) birine bağlanmalıdır.

Hiçbir Ehl-i Sünnet Müslümanı ilmi, ehliyeti ve icazeti olmaksızın, Kur’anı kendi re’y ve hevasına göre yorumlamaya kalkışmamalıdır. Kur’an elbette açık bir kitaptır ama onu anlamanın, yorumlamanın, ondan hüküm çıkartmanın metodu, usûlü vardır. Kur’anda nâsih vardır mensuh vardır… Muhkem vardır müteşabih vardır… Doğru dürüst ilim okumamış kimseler bunları bilmezler ve bazen küfre kadar yol açabilecek vahim yanlışlar yaparlar.

Yazımı uzatmak istemiyorum. İslamı doğru şekilde öğrenmek isteyenler rasgele kitap alıp okumasınlar. İcazetli ulema, fukaha ve mürşidler tarafından telif ve tasnif edilmiş güvenilir, doğru ve muteber kitapları okusunlar.

Allahı iki çehreli bir Roma putuna benzeten (Hoda Janus-i hakikî est diyor…) bir kişiden İslam öğrenilmez.

Efendimizin dostları olan Ashaba düşmanlık edenlerden İslam öğrenilmez.

Neo-Haricîlerden, neo-Mutezile’den, mezhepsizlerden, aktivistlerden,  aşırı gidip Ehl-i Sünnet sınırlarını aşanlardan, Fazlurrahmancılardan, Afganîcilerden, evliyaullah düşmanlarından, Kriptolardan ve diğer bid’at ehlinden İslam öğrenilmez.

Gözü ağrıyan göz hekimine gider. Gözünü tedavi ettirmek için nalbanta gidip de sonra kör olan kişi kimseye kızmasın, kendisine kızsın.

İslam dini kezzab ve deccal meftunu adamlardan öğrenilmez.

Birileri ilahî dinimizi Avrupa Birliği, Feminizm ve Batı medeniyeti norm, ilke ve standartlarına uydurmaya çalışıyor. Efendimizin sahih hadîslerinin küfür kıstaslarına göre ayıklandığına dair rivayetler vardır. Din böyle şaşkınlardan öğrenilmez.

02.03.2013

_________________________________________________
BAŞKA OLAY 

deşifre olmuş kendisinede dedim haberi var ama iyi arkadaş işte diye konuşuyoruz biraz kafa ağrıdırlar ama hende iyiler mite bilgi sağlayanlar deşifre olanla akşam üstü açık bir çay parkında konuşuyoruz işte çaylarıda içiyoruz işte konuyu mit açtı bana dediki sen mit işlerinden iyi anlarsın dedi eee dedim cıa mossad sızmışmıdır cemaetlere islami cemaatlare dedi bende dedimki milli istihbaratla mossad cıa beraber ama niye sızmasın dedim başladım konuşmaya siz bunları bilemiyormusunuz dedim kuzum dedim konuşmalarımın hepsi gitmiş birinci yazı başlığına bakın hepsi gitmiş neyse  2 ci konu ehli sünnet konusu açıldı  selam olsun diye konuya girdim ikinci yazıdaki çoğu konuşma ve yazarında katkıları var konuşmaların hepis gitmiş 
 
 
Mehmet ŞEVKET EYGİ

CIA ve MOSSAD Sızdı mı?

2011-09-10

Mehmet ŞEVKET EYGİ

 Soru şudur: Türkiye'de İslamî/İslamcı hareketin içine CIA, Mossad ve başka istihbarat teşkilatları girmiş midir?
Zerre kadar aklı, irfanı, vicdanı olan bir kimse bu soruya "Hayır girmemiştir!" cevabını vermez.
Türkiye'de güçlü bir İslamcılık akımı ve hareketi olsun da bunun içine CIA ve Mossad girmesin, böyle bir şey düşünülebilir mi, mümkün müdür?
İnsanın elinde tek bir delil, tek bir karine olmasa bile bu soruya "Mutlaka girmiştir..." cevabını vermesi gerekir.
Çünkü, dünyanın en güçlü, kolları her yana ulaşmış, her deliğe girmiş iki canavar istihbarat teşkilatı olan CIA ve Mossad ülkemizdeki İslamî/İslamcılık hareketini bilmek, yönlendirmek, kullanmak, âlet etmek isteyecektir. Eşyanın tabiatı böyledir.
ABD'nin ve İsrail'in bugün en korktuğu güç İslam'dır.
Müslümanların birleşmesi.
Güçlenmesi.
İslam'ı hakim kılmak için elbirliğiyle çalışması Amerikan emperyalizminin ve İsrail devletinin sonu olur.
İslam'ın ve Müslümanların başarısız olması için neler yapmalıdırlar?
* Müslümanları böldükçe bölmek.
* Bölünmüş Müslümanları birbirine düşman etmek, birbirleriyle çekiştirmek ve tepiştirmek.
* İslamî hürleşme ve kurtuluş hareketini dejenere etmek.
* Müslümanları ABD ve İsrail emperyalizmine doğrudan veya dolaylı şekilde hizmet ettirmek.
* Müslümanları çıkmaz sokaklara, yanlış yollara sokmak.
* Müslümanlar arasında "İslam tek hak din değildir. İslam'ın yanında Yahudilik ve Nasranîlik de hak ibrahimî dinlerdir. Onların mensupları da ehl-i necat ve ehl-i Cennettir" bozuk inancını yaymak.
* Kur'ana ve Sünnete dayalı gerçek İslam dininde cihad farzı vardır. Onlar yeni bir İslam türeterek bu farzı kaldırmak istiyorlar.
* Ehl-i Sünnet Müslümanlığını yıkmak, onun yerine sayısız bağımsız kiliseden oluşan bir İslam Protestanlığı getirmek.
Müslümanların bir kısmını haram kazançlara, kara ve kirli zenginliklere yönlendirmek, kokuşmayı teşvik etmek.
Bu amaçlarına ulaşabilmek için Müslümanların içine bir sürü ajan, casus, provokatör, istihbaratçı sokmuşlardır.
Şeytanlıkta o kadar ileri gitmişlerdir ki:
Müslümanların ehil bir Halife seçmesinden önce onlar kendi kukla, fantoş, uysal, evcil Halife adaylarını bile tesbit emişlerdir ve ilk fırsatta sahneye çıkaracaklardır.
Bu maksatla muazzam paralar harcanmaktadır.
Türkiye'de bir ABD ve İsrail Müslümanlığı türetmek istiyorlar.
Peki amaçlarına ulaşabilecekler midir?
Çok tahribat yapacaklar, çok fitne ve fesada sebebiyet vereceklerdir ama başarılı olamayacaklardır.
İnşaallah Türkiye'de Kur'ana, Sünnete, Şeriata dayalı bağımsız İslam hareketi başarılı olacak;
ABD'ye, İsrail'e, Kapitalizme, emperyalizm ve sömürgeciliğe, Haçlı hegemonyasına itaatkâr sahte İslamcılık başarısız olacaktır.
Milyonlarca Müslümanın bu konularda uyarılması, bilgilendirilmesi, aydınlatılması gerekmektedir.
Allah Ümmetimizi her türlü sapıklıktan, bid'atten, hıyanetten muhafaza buyursun.
Şahsî emellerini, riyaset ihtiraslarını, bâtıl asabiyetlerini tatmin için en azılı İslam düşmanlarıyla işbirliği yapanlara yazıklar olsun!
Sevgili Müslümanlar:
Dinde reform,
Dinde yenilik,
Dinde değişim,
Light/ılımlı İslam,
İslam Protestanlığı,
Fıkıhsız ve Şeriatsız İslam,
Tarihsellik mezhebi,
Mezhepsizlik,
BOP İslamlığı ve bunlara benzer yeni cereyanları kabul etme, bunlara cephe al; Kur'ana, Sünnete ve Şeriata dayalı gerçek ilahî İslam'dan yana ol ve onu savun.
CIA, Mossad ve BOP İslamcılığı Cennete değil, Cehenneme götürür.
Cennete gitmek isteyen Kur'ana, Sünnete, Şeriata sarılsın, ana caddeden ayrılmasın, Sevad-ı Azam dairesi içinde sâbit-kadem olsun.
*(İkinci yazı)
Selam olsun!
Kalbinde Tevhid imanı olan, Lâ ilâhe ill'Allah Muhammed Resulullah imanına sahip olan bütün mü'min kardeşlerime selam eder, Allah'ın rahmetinin ve bereketinin hepimizi gölgelemesini niyaz ederim.
Hassaten Ehl-i Sünnet ve Cemaat dairesi içinde bulunan kardeşlerime hürmetlerimi arz eder, bana dua buyurmalarını istirham ederim.
İlmi, irfanı, imkanı, lisanı, kalemi olup da Kur'ana, Sünnete, Şeriata, İmamete, Ümmete -doğru dürüst ve muhlisen lillah- hizmet edenlerin ellerini ve ayaklarını öperim.
İmanın şartları altıdır. Bunların altısına da gereği gibi iman edenlere ne mutlu.
İmanın altı şartından birini inkâr eden kafir olur.
Kur'an'daki muhkem ve zarurî hüküm ve bilgileri inkar eden dinden çıkar.
Kur'an'ın bir harfini bile inkar eden dinden çıkar.
Peygamberimizin (Salat ve selam olsun ona) mütevatir ve sahih hadîslerini inkar eden bid'atçidir. Bu bid'at onu dinden çıkartır.
Farzları inkar eden dinden çıkar.
Farzları inkar etmeden ihmal ve terk eden dinden çıkmaz, büyük günah işlemiş olur.
Eimme-i erbaaya yani İmamı Azam Ebu Hanife, İmamı Mâlik, İmamı Şâfiî ve İmam Ahmed ibn Hanbel hazeratına; Kur'ana, Sünnete, İslam'a, fıkha, Şeriat-ı Garra-i Ahmediyyeye yaptıkları büyük hizmet dolayısıyla selam eder, onlara hayır dua okur, onlar için rahmet dilerim.
Sayıları bütün İslam tarihinde 20 kadar olan diğer mutlak müctehid imamlara da Allah rahmetiyle muamele buyursun.
Selef-i Sâlihîn efendilerimizin üzerine Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi olsun. Onlara müteşekkir ve minnettarız.
Her devirde gelip geçmiş, nuranî silsilelerle Seyyidlerin Efendisine (Salat ve selam olsun ona) irtibatlı olan bütün rabbanî, 'âmil, muhlis ulemaya, fukahaya ve kâmil mürşidlere selam olsun.
Zamanımızda, ücretini sadece Allah'tan bekleyerek, mahlukattan ücret istemeyerek, verilse bile almayarak Kur'ana, Sünnete, Şeriata ihlasla hizmet eden bütün ulemaya, fukahaya, meşayihe, mürşidlere, mücahid fi sebilillah olanlara selam olsun.
Muhlisen lillah namaz kılanlara selam olsun.
Farz namazları cemaatle kılanlara selam olsun.
Usul-i tefsir ve tefsir ilmini öğrenenlere ve bu ilimlere hizmet edenlere selam olsun.
Kur'an tefsiri, tercümesi, meali yazmaya ilmî ehliyeti, icazeti, liyakati olup da rivayet ve dirayet tefsiri yapanlara selam olsun.
Usul-i hadîs ve hadîs ilmini öğrenenlere ve bunlara hizmet edenlere selam olsun.
Usul-i fıkıh ve fıkıh ilmiyle Allah rızası için ihlasla meşgul olan öğrenen ve öretenlere selam olsun.
Ümmet-i Muhammed'i doğru bilgilendirenlere, aydınlatanlara, uyaranlara selam olsun.
Namazları tâdil-i erkana uyarak dosdoğru kılanlara selam olsun.
Zekatlarını Kur'ana, Sünnete, fıkha, şeriata göre verenlere selam olsun.
Sağ elinin verdiği sadakayı sol eli görmeyen ve bilmeyen ihlaslı hayırseverlere selam olsun.
Bu fitne ve fesat devrinde Allah'ın emrine, Peygamberin buyruğuna, Kur'ana ve Sünnete uyarak Şeriata uygun tesettür kıyafetine giren bütün Müslüman hanımlara ve kızlara selam olsun.
Mâruf ile emr ve münkerden nehy edenlere selam olsun.
Cuma günü ezan okununca işyerini, dükkanını, atölyesini kapatıp Allahı anmak için camilere gidenlere selam olsun.
Müslüman halka, bilhassa çocuklara ve gençlere, kendilerine ebedî saadet kazandıracak ve cehennemden kurtaracak ilmihal bilgilerini ihlasla öğretenlere selam olsun.
Bütün Müslümanları ve mü'minleri tek bir Ümmet bilenlere; hizip, fırka, cemaat, tarikat asabiyetine kapılmayanlara, çeşitlilik içinde sarsılmaz bir birlik oluşturanlara selam olsun.
Zamanın İmamına ve Emîrine biatlı olanlara selam olsun.
Merhametli Müslümanlara selam olsun.
Şecaat sahibi Müslümanlara selam olsun.
Hikmetli Müslümanlara selam olsun.
Allah korkusuyla ağlayanlara selam olsun.
(Ne olur gözyaşlarınızdan bir damla teberrüken üzerimize serpin...)
İmkanı, serveti, fırsatı olduğu halde lükse, israfa, gurura, kibre, saçıp savurmaya yönelmeyen mütevâzı ve alçakgönüllü zenginlere selam olsun.
Ziyafet sofralarına fakirleri de çağıran cömertlere selam olsun.
Dünya tuzaklarına düşmeyen, âhirete yönelik olanlara selam olsun.
Sözün sonunda Allah'a hamd ü sena, Peygamber'e salat u selam olsun.
 
 
_______________________________________________________________________
 
deşifre olduğundan haberi olmayan mite bilgi sağlayan  başörtüsünü konuşuyoruz işte bende dedimki eski mit müstaşarı vardı mahir kaynak bi olay oldu onu anlatıyım istersen dedim od anlat dedi bir gün ben mite bilgi sağlayanla konuşuyorum bu bilgileri aktarıyor ertesi gün bakıyorum işte dedim e dedi kendisinde mit  ben dedimki başörtüsü yasağımı var alsınlar kızlar başörtüsü yasağını karşı protesto için eline silahı tarasınlar dedim oda olurmu dedi bende niye olmasınki dedim ikide bomba attılarmı bak bakalım olurmu   maksat miti kızdırmak neyse bu olay aktarıldı 2 günü geçmedi eski mitçi mahir kaynak konya fuar kültür merkezine konuşma yapıyor işte dedim e dedi esi dedim mahir kaynak açıklama yapıyor işte başörtüsü protestosu için eline silah almak isteyenler var ha aman ha olmaz böyle şey ya falan çaktım manzarayı bilgi ulaşmış dedim hatta mahir kaynak başörtüsü konusunu bu kadar abartmayın diyor rejimin attığı yemdir diyor boşörtüsü yasağı diyor bende iyiki konuşmuşum bende başörtüsünün arkasındaki gerçeği gördüm  dedim neyse bilgiler bu aktarılmış sabahleyin yazarın başlığında belli başörtüsü yasağı anlaşıldı dimi nyse ikinci konuda ben mite bilgi sağlayana laf çarptırdım dedimki ben ne zaman mite bilgi sağlayan muhbirlerle konuşsam sabahleyin milli gazate köşe yazarı mehmet şevket eyginin köşesinde dedim bu senelerdir böyle dedim buda gitmiş yazarın ikinci yazısında baya ateş püskürüyor ben kendisini eleştirmediğim halde  hatta en son yazısında diyorki az buçuk ilim okumusssun diyor o konuşma bizimle alakalı mit dediki baya ilim okumusssun dedi bana o ondan diyor kendisine bilgi gelmiş onu diyor neyse bizim yazar hızını alamamış ertesi gün ne halin varsa gör başlıklı yazısında baya kızmış:)  
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Basortusu_Yasagi_Fasizmi/14183

 

 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Başörtüsü Yasağı Faşizmi
Mehmet Şevket Eygi
20 Mart 2013 Çarşamba 00:36

İngiltere, İsveç, Norveç, Avusturya, Kanada gibi medenî ülkelerde kamu alanında serbest olan başörtüsünün bizde hala yasak olması büyük bir zulümdür, eşitsizliktir, insan hakları ihlalidir. Vesayetçi egemen azınlıklar artık böyle zulümleri savunmakta direnmesinler. Ülkemiz Müslümanlarına kıyafet özgürlüğü tanınmalıdır. Kadınlar, kız öğrenciler her yerde İslama uygun kıyafetlere bürünebilmelidir.

Müslüman erkekler serbestçe fes, takke, imame giyebilmelidir. Şapka devrimi ve kanunu caduc olmuştur, çünkü Batı ve Hıristiyan alemi şapkayı terk etmiştir. Kamu alanında mini eteğin serbest, tesettürün yasak olması eşitsizliktir, insan hakları ihlalidir. İsteyen kadın hakimler, savcılar, polisler, avukatlar, doktorlar, öğretmenler, üniversite öğretim görevlileri, memureler ve kız öğrenciler başları örtülü olarak hizmet verebilmeli ve okuyabilmelidir. Başörtüsü konusundaki ideolojik yasaklar, tabular, engellemeler insan hakları ihlalidir, faşistliktir ve büyük zulümdür. Artık bunlara son verilsin. Başörtüsü konusunda İngiltere’yi, İsveç’i, Norveç’i, Avusturya’yı ve diğer medenî ve ileri ülkeleri örnek alalım.

Bazı büyük şehirlerimizin barolarının başörtüsü yasağı faşizmini desteklemeleri büyük ayıptır, rezalettir. Sen hem hukukçu ol, sen hem insan hakları taraftarı ol ve sen aynı zamanda başörtüsü düşmanlığı yap, olacak şey midir bu?

İngiltere, İsveç gibi Hıristiyan ülkeler başörtüsüne alabildiğine hürriyet tanırken, Türkiye gibi Müslüman bir ülkede İslam tesettürüne karşı çıkmak zulümdür, mecazî manada değil, gerçekten faşistliktir.

Müslümanlar Türkiye’de bir İslam devleti kurarlarsa, bütün kadınları tesettüre sokarlarmış da bizimkiler bu yüzden başörtüsüne karşıymış. Bunlar mantık dışı deli hezeyanlarıdır.

İslam devleti kurulursa elbette kadınlar tesettüre girecektir.

Sizler İslama taraftar değil, demokrasiye taraftarsınız, öyleyse, hiçbir bahane ile tesettüre, başörtüsüne karşı çıkamazsınız.

Müslüman kadın ve kızların tesettür ve başörtüsü hürriyetine karşı çıkanlar gerçekten demokrat değil, faşisttir.

Müslüman bir memlekette başörtüsünü engellemek vahim ve ağır bir insan hakları ihlalidir.

Devletin TC başlıklı vesikalarıyla seks köleliği yapılmasına, bu kölelik ticaretinden KDV alınmasına, genelevler imparatoriçesi Madama resmen ödül verilmesine karşı çıkmayanların başörtüsüne karşı çıkmaları korkunç bir çelişki değil midir?

Tekrar ediyorum: Türkiye çoğulcu bir demokratik sisteme sahiptir. Türkiyede din, inanç, inandığı gibi yaşamak hürriyeti varsa isteyen bütün Müslüman kadınlar ve kızlar tesettür kıyafetine girebilmeli, başlarını örtebilmelidir.

İsteyen kadın profesörler doçentler asistanlar… İsteyen kadın avukatlar, hakimler savcılar… İsteyen kadın öğretmenler... İsteyen kadın memurlar… Evet isteyen herkes başı örtülü olarak çalışabilmelidir.

Mini eteğe, bikini mayoya evet, başörtüsüne hayır, böyle bir ayırım yapmak faşizmdir, zulümdür, vandallık ve barbarlıktır.

Hepsini kasd etmiyor ve suçlamıyorum ama birtakım Sabataycıların, Pakrudunilerin, Kriptoların, iki kimliklilerin, egemen azınlıkların çoğunluktaki Müslümanların kıyafetlerine, tesettürlerine, serpuşlarına karışmaları densizliktir.

İsteyen melon veya silindir, hattâ kolonyal şapka giysin, ben de bir Müslüman olarak zarif bir kalpak veya fes giyebileyim. Londraya gitsem, orada başımda Osmanî bir fes ile sokaklarda caddelerde dolaşsam, bana karışan, yan bakan olur mu? Kesinlikle olmaz. Türkiye kemalistlerinden, Sabataycılarından, Pakradunilerden, Kriptolardan, faşist egemen azınlıklardan rica ediyorum: Lütfen artık biraz medenî olunuz, hoşgörülü ve çoğunluğun insan haklarına saygılı olunuz.

Biz Müslümanlar Hz. Muhammed’in (Salat ve selam olsun ona) yolundan ve izinden gitmek istiyoruz.

Siz kimin peşinden gitmek istiyorsanız gidin ama bizi batıl ideolojinizi kabule zorlamayın.

Artık şu çağ dışı demode fosilleşmiş devrimlerinizi tabulaştırmayınız.

Müslüman kadın ve kızların başörtüsüne karşı çıkmaktan önce sizler, dininizin ve inançlarınızın gereği olarak başlarınıza melon,  fötr, silindir, tüylü Bavyera ve kolonyal şapkalar(ı) geçirerek dolaşınız.

İşinize karışmak istemem ama size en fazla kolonyalist şapkaların yakışacağını düşünüyorum.

(Not: Ödüllendirdiğiniz Madamın akrostişli şiirini okudunuz mu?)

 

“İkinci yazı”

Küfürbaz Münekkitler

Herkesin ağzı torba değil ki, büzüp kapatasın. Bazı fikir ve görüşlerime kızan biri terbiyesizce ve densizce hakaret etmiş. Be adam, beğenmediğin fikirlerimi doğru dürüst, edeb ve terbiye dairesinde kibarca tenkit etsen olmaz mı? Küfür etmekle ne kazanacaksın?.. Avukatımla görüştüm, saldırgan küfürbaz aleyhinde Savcılığa müracaat ederek kamu davası (tazminat davası değil) açılmasını isteyeceğiz.

Ağzı bozuk kimseleri muhatap kabul etmemek lazım.

İlim, fikir, kültür adamları nezih tartışmalar yapar. Bayağıca ve seviyesiz saldırılar onlara hiç yakışmaz.

Müslümanların güzel ahlaklarından biri de yaşça büyüklere hürmet etmek, küçüklere şefkat ve merhametle muamelede bulunmaktadır.

Eski Osmanlı terbiyesi gün geçtikçe kayboluyor.

Tv’lerde zaman zaman ne kadar çirkin tartışmalar, bazen tartaklaşmalar yaşanıyor.

Eskiden medreselerde ilm-i cedel öğretilirmiş. O da hemen hemen tarihe karıştı.

Sokrates “Bir şey biliyorsam, o da hiçbir şey bilmediğimdir” demiş. Zamanımızda bazı mürekkep cahiller her şeyi bildiklerini sanıyor.

Bazı Müslümanlarda Haricî ahlakı hakim. Hemen tekfir etmek…  Techil etmek… Galiz ve kırıcı olmak… Dediğim dedik zihniyeti.

Mâlum: Haricî hiç yanlış yapmaz. Herkes hatâ edebilir ama Haricî hiç hatâ eder mi?

Haricînin lügatında hatanın tarifi şöyledir: “HATÂ-Başkalarında olan şey…”

Türkiyede bol miktarda neo-Haricî zuhur ve huruc etmiştir.

Dıştan çok sofu, çok dindar, çok ibadet eder görünen Haricîler Hazret-i Ali efendimizi sabah namazında camide şehid ettiler.

Eli kalem tutanlar edeb ve nezaket dairesinde tartışmalıdır.

Küçük bir örnek vereyim: “Muhterem efendim… Filan tarihli yazınızı okudum, üç noktada yanıldığınızı söylememe izin veriniz. Aşağıda gerekçeleriyle kısaca beyan ediyorum. Yanlışlarınızı tashih buyurmanızı istirham eder, sizi üzdüysem bağışlanmamı rica eder, selam ve hürmetlerimi sunarım…”

Muhatabı ya yanlışlarını kabul eder, yahut tenkitleri çürütür…

Bugünkü kötü örneklerden biri:

“Cahil herif, sapık herif, alçak herif!.. Ulan sen bunadın mı?.. Ulan sen nasıl bir yazı yazmışsın öyle!..”  üslubuyla karşısındakinin üzerine kova kova pislik döker, hakaretler savurur.

İnternet ortamındaki tenkitlerin bir kısmı çok nezih ve edeplidir. Bunları yazanları tebrik ve tahsin etmek gerekir. Bir kısmı ise, takma isimlerin ardında kabaca söver sayar. Bunların ıslahına dua etmek gerekir. Bu dua da şöyle yapılır: Ya Rabbi bu zatı, beni, hepimizi ıslah et… Sadece Allah onu ıslah etsin demek eksik bir dua olur. Çünkü hepimiz ıslaha muhtacız.

Zamanımızda ilim sadırlarda değil, satırlarda kaldı. Gerçek alimlerin sayısı çok azaldı.

İrfan, ilimden de az…

Niceleri edeb, nezaket, terbiye şişelerini taşa çalıp kırdı.

Söz genellikle ayağa düştü.

Ağzı bozuk Haricîler dehşet saçıyor.

Fikir ve görüşlerimi doğru veya yanlış fakat edeb ve terbiye dairesinde tenkit eden herkese selam ve hürmetlerimi sunuyor, teşekkürler ediyorum.

Saldırgan küfürbaza da teessüfler. Az buçuk ilim okumuşsun, böyle küfürler ve hakaretler savurmak sana yakışır mı?

20.03.2013

____________________________________________________________________________

 http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Ne_Halin_Varsa_Gor/14200

 

 
Mehmet Şevket Eygi
 
 
Ne Halin Varsa Gör!
Mehmet Şevket Eygi
21 Mart 2013 Perşembe 00:20

Bugünkü zinalı, ribalı, Kemalli seküler düzeni çok beğenen, İslamî iyi bir düzen sanan Müslümanlara: Size söyleyecek bir sözüm yoktur. Ne haliniz varsa görün derim sadece.  
 

Kemalist devrimlerin başındaki şapka inkılabına teoride sımsıkı bağlı olan, fakat başına şapka geçirmeyip açık baş dolaşan Kemalistlere: Ne yaman bir çelişki içinde olduğunuzun farkında bile değilsiniz.  Acınacak,  gülünecek haldesiniz. Ne haliniz varsa görün!  
 

Allı pullu rengarenk sözde tesettürlülere:  Böyle tesettür olur mu? Niçin aynaya bakmıyorsunuz? Ya doğru dürüst şer’î tesettüre girin, yahut ne haliniz varsa görün.  
 

Bilmem kaçıncı defa lüks ve ihtişamlı bir umre turistik seyahati yapmış. Zam Zam Tower’da kalmış. Kabeye tepeden bakmış. Leğen gibi bir tabağı açık büfede tepeleme doldurmuş, sonra yarısını yemiş, yarısı çöpe gitmiş… Biliyorum sen nasihat dinlemezsin. Ne halin varsa gör emi.  
 

Toplumlar layık oldukları şekilde idare edilirmiş. Bir toplum kendisini ıslah etmezse iyi ve salih idarecilere kavuşamaz. Bu temel gerçekten bîhaber olanlar boşuna şikayet edip dururlar. Bu ucuz ve kolaycı müştekiler ne halleri varsa görsünler.  
 

Adam hem Müslüman geçiniyor, hem de paraya, mala, servete put gibi tapınıyor. Gönlünden para, mal, servet aşkını çıkartmadıkça onun gerçek Müslüman olması mümkün değildir. Ne hali varsa görsün.  
 

Günde bin kere cemaat, tarikat, dernek, hizip, fırka, grup, sekt diyor ama bir kere bile Ümmet demiyor… Ne hali varsa görsün.  
 

Okulun, fabrikanın, kurumun müdürü var. Arı oğulunun arı beyi var. Karınca kolonisinin kraliçesi var. Askerî birliğin kumandanı, geminin kaptanı, uçağın pilotu var. Katoliklerin Papası, Ortodoksların Patriği, Anglikanların Başpiskopusu, Musevilerin Hahambaşısı, Tibetlilerin Dalay Laması, Masonların Üstad-ı Azamı var. Dünyada sadece Müslümanların başında bir İmam, bir Emîr, bir Halife yok. Bu yokluktan haberi olmayan, bu yokluk kendisini dehşete ve büyük üzüntüye düşürmeyen bir Müslümanı ne yapayım ben. Ne hali varsa görsün.  
 

Bir kere aldanmış, iki üç dört kere aldatılmış, bin kere aldatılmış; yine de uyanmamış, aklını başına toplamamış. Böyle ayakta uyuyan gafile ne halin varsa gör derim.  
 

 
 

(İkinci yazı)  
 

Emânet Hainleri  
 

Ahir zamanın yaygın alametlerinden biri emanetlere hıyanet edilmesi olacağına dair muteber ve güvenilir din kitaplarımızda bahisler vardır. Emanetlere riayet etmek, hıyanet etmemek Kur’an’la, Sünnet’le, İcma ile sabit, kesin bir hükümdür.  
 

Dinimiz emanetlerin ehil ve layık olanlara verilmesini emreder.  
 

1. Emanetler nelerdir: Büyük başkanlıklar, küçük başkanlıklar, memuriyetler, makamlar, mevkiler, hizmetler.  
 

2. Başkanlığa talip olmak haramdır.  
 

3. Başkanlığa talip olmadı, matlup oldu. Yani başkaları onun başkan olmasını istediler. Ehliyeti veya liyakati yoksa başkanlığı kabul etmesi yine haramdır.  
 

4. Bozuk toplumlar emanetleri ehil ve layık olanlara veremezler.  
 

5. Bozuk, cahil, ahlaksız toplumlarda bir takım arivistler, ehil olmadıklara makamlara, mevkilere çıkarlar, alkış toplarlar, ünlü ve zengin olurlar. İşlerinin bir kısmını arivistlere veren toplumların iki yakası bir araya gelmez. (Arivist nedir? Türkçesi ikbal avcısıdır. Arivizme Arapça’da vusuliye denir. Arivist kimdir? Bilgisi kültürü, ahlakı, karakteri, kapasitesi, uzmanlığı, kompetansı yeterli değil ama onda yükselmek, baş olmak, temayüz etmek konusunda dehşetli bir hırs var. Her türlü gayrimeşru yola başvurarak yükselir.)  
 

6. Cami imamlıklarının büyük ölçüde namaz kıldırma memurluğu haline gelmesi emanetlere hıyanetin çok belirgin bir örneğidir. İslam’da namaz kıldırma memurluğu diye bir iş ve hizmet olamaz. Zaten her dindar Müslüman beş vakit namaz kılmakla mükelleftir. İmamın asıl vazifesi cami çevresindeki Müslümanlara örnek olmak ve önderlik yapmaktır.  
 

7. Laik rejim ve onun Diyanet İşleri Başkanlığı camilerin mihraplarına, minberlerine, kürsülerine ehliyetli, liyakatli, âlim, fazıl, ahlaklı, faziletli hizmetkârlar koyamıyorsa büyük bir vebal altındadır.  
 

8. Bir İslam toplumunda bütün işler, hizmetler, vazifeler, memuriyetler ehliyetli insanlara verilir.  
 

9. İslami hizmetler sadece para ile başarılı şekilde yapılamaz. Para bir vasıtadır. Hizmeti yapacak insan ehliyetli, liyakatli, vasıflı, güçlü, üstün Müslüman olmazsa paralar çarçur edilir.  
 

10. İslam dini nepotizmi yasak eder. Hiçbir kimsenin ehil olmayan akrabalarını, oğullarını, kızlarını, damatlarını, gelinlerini, kardeşlerini, bacanaklarını, hemşehrilerini, askerlik arkadaşlarını, şahsî dostlarını haksız yere kollamaya salahiyeti yoktur.  
 

11. Çağımızda particiler, cemaat fanatikleri, hizip ve fırka holiganları makamları, mevkileri, masaları hep kendi yandaşlarına, taraftarlarına vermek istiyor; bu ise ülkeyi bozup dejenere ediyor.  
 

12. Ehliyetsizlere iş, memurluk, makam vermek için imtihanlara hile ve fesat karıştıranları bile biliyoruz. Böyle sahtekârlıklar Müslümanların yapacağı işlerden değildir.  
 

13. Bir yere memur alınacak, yüz genç müracaat etmiş. Bunlardan biri de senin ciğerpare oğlundur. Sen sağlam, gerçek, doğru bir Müslümansan onu kayıramazsın. Sınav adalet içinde yapılır. Oğlunun kazanma şansı, diğerleri gibi yüzde birdir. Bu yüz gencin en ehliyetlisi, en layık olanı senin oğlunsa o tayin edilir, değilse o memuriyeti elde edemez.  
 

14. Bir ülkeyi yücelten veya alçaltan, batıran veya çıkartan kurumların başında eğitim gelir. Öğretmenlik işi ehliyeti ve liyakati olanlara verilmelidir. Verilmezse ülke çöker.   
 

15. Milletvekilliği çok önemli bir vazifedir. Müslüman bir ülkede milletvekillerinin yüzde seksen beşinin doğru inançlı, hem İslam’ı bilen hem genel kültür sahibi olan, çok temiz, çok faziletli, halkı temsil etmeye ehliyet ve liyakati olan kimselerden seçilmesi gerekir. Halk kendisine böyle vekiller seçmez ise, başına geleceklerden hiç yakınmasın, sızıldanmasın. Sonradan (Bir zamanlar olduğu gibi) “Hay elim kırılsaydı da bunlara oy veremeseydim…” gibi pişmanlıkların faydası olmaz. Herkes için söylemiyorum, elbette herkes böyle değildir ama adam Meclis’e girebilmek için on milyonlarca lira para harcıyor, dehşetli reklamını yaptırıyor. Milletvekilliği maaşları belli, peki bu adam bu kadar masrafı niçin yapıyor?  
 

16. Öğrencilere dağıtılan burslar da birer emanettir. Ehil olmayan öğrencilere burs vermek emanete hıyanet olur. Şu hususu da üzülerek belirtmek istiyorum: İslami kesimden, sözde dindar bazı öğrenciler beş altı yerden burs alıyorlar. Çevresi, tanıdığı olmayan, çok fakir çocuklarımızın bazısı bir yerden bile burs alamıyor. Bu da bir adaletsizlik, emanete hıyanettir, rezalettir.  

(Bu yazım bazılarının hoşuna gitmeyecek, herif iyice münafıklaştı diyeceklerdir… Desinler… Kimseyi suçlamıyorum, ortaya yazıyorum.)

 
________________________________________________________________________
 
sirius ufoya telefon açtığım olay

 
 
 
 
http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Afyon_Valisini_Tebrik_Ediyorum/14116

 


Mehmet Şevket Eygi
 
 
Afyon Valisini Tebrik Ediyorum
Mehmet Şevket Eygi
15 Mart 2013 Cuma 00:22

Afyonkarahisar valisi beyefendiyi üç hizmetinden dolayı tebrik ediyorum. Vilayette içki tüketimini kısıtlamak için tedbirler almış… Liselerde, ibadet etmek isteyen öğrenciler için mescidler açılmasını emr etmiş… Kadınlar ve kızlar için bedava otobüs seferleri koydurmuş. Bu üç şey de onun vazifelerindendi. Bunları yerine getirmiş.

Sabataycı ve Kemalist basın öfke ve panik içinde… Afyon’a Şeriat geliyor diye feryat ediyor. Bu dediklerine kendileri inanıyor mu acaba? Eminim ki, inanmıyorlardır. Maksat yaygara ve gürültü…

İçki içilmesini kısıtlamaktan daha iyi ne olabilir?  M. Kemal Paşa’nın başkanı olduğu ilk Büyük Millet Meclisi 1920’de Men’-i Müskirat kanunu çıkartarak bütün alkollü içkileri yasaklamamış mıydı?

Vaktiyle Amerika Birleşik Devletleri de içkiyi yasak etmişti ama başa çıkamamıştı. Büsbütün yasak edilemezse de kısıtlanmasında büyük yarar vardır.

Liselerde mescid açılmasından daha tabiî ne olabilir. Devlet bütün okullarda mecburî din dersleri okutmuyor mu? Namaz dinin direği olduğuna göre namaz kılmak isteyen öğrenciler için elbette mescit olacak. Birleşik Krallığın (İngilterenin) büyük kısmındaki kolejlerde her sabah derslere başlamadan önce öğrenciler, okulun şapelinde toplanıp ibadet eder. Bunlara katılmak mecburîdir. İngiltere oluyor da bizde niçin olmasın? Hem orada mecburî, bizde isteyen namaz kılabilsin.

Kadınlar ve kızlar için özel parasız otobüs… Bunu herkesin alkışlaması gerekmez mi? Ayrımcılık ama kadınların lehine.

Bu üç şeyle Şeriat gelmez…

Şeriat düzeninde Müslümanların farz namazları kılmaları mecburî olur.

Sultan Abdülhamid zamanında, başta Galatasaray lisesi olmak üzere bütün liselerde Müslüman öğrencilerin beş vakit namazı okulun camiinde, okulun resmî imamının ardında cemaatle kılmaları mecburî idi. Galatasarayın 1924’e kadar imamı olmuştur.

Şeriat düzeninde kadınlar ile erkekler birlikte seyahat edemezler. Şeriat kadınlara çok hürmet ettiği, değer verdiği için onları korur ve rahat edebilmeleri için kendilerine özel vasıtalar, bölümler ayırır.  Bunu, TC başlıklı vesikalarla KDV’li yasal seks köleliği yaptıran zihniyete anlatamazsınız.

Sabataycı, Kripto, Pakraduni, Kemalist vatandaşlarımızdan, bilhassa medyacılardan çok rica ediyorum. Sakin ve makul olsunlar. Şeriat geliyor yaygaraları kopartmasınlar. Afyonda yapılanlar çok iyi ve doğru şeylerdir. İnşallah bu uygulamalar ve benzerleri Türkiyenin genelinde yapılmalıdır.

Bunlarla Şeriat gelmez, biraz ahlak ve dirlik düzen gelir.

Türkiyeye bir gün elbette Şeriat gelecektir. Şeriat uygulaması tabiî ki, türbeleri yıkan Selefilerin zihniyetine uygun olmayacaktır. Ülkemize Osmanlı tipi, Mevlana Celalettin Rumî zihniyeti ışığında Şeriat gelmelidir.

Şeriat adalet, güvenlik, insaf, ahlak, fazilet, yardımlaşma, iyilikleri emr etmek, kötülükleri yasaklamak, mürüvvet, fütüvvet  demektir.

Şeriat düzeninde gayr-i Müslimlere de hürriyet vardır.

Müslüman ile İslamcı başka olduğu gibi bedevî usulü Şeriat düzeni ile medenî Müslümanların Şeriat düzeni farklıdır.

Şeriat düzeninde hırsızlık olmaz, sömürü olmaz, soygun ve talan olmaz. Şeriat, saçı bitmedik yetimlerin haklarını kimseye yedirmez. Yemeye kalkanı tepeler.

Şeriat düzeni haram, kara, kirli, necis servetler edinilmesine izin vermez.

Şeriat düzeninde müstehcen medya olmaz.

Şeriat düzeninde büyük soyguncular, büyük uyuşturucu tacirleri icabında asılır.

Şeriat düzeninde iç savaş ve terör olmaz.

Şeriat düzeninde kapıları kilitlemeye lüzum kalmaz.

 

“İkinci yazı”

Niçin polemiğe girmiyorum

Tam tarihini hatırlamıyorum, bundan 10–15 yıl önce kadim dostlarımdan bir zat aleyhimde bir yazı yayınlamıştı. Hakkımdaki suçlayıcı, küçük düşürücü iddialar ipe sapa gelir ciddi şeyler değildi. Kendimi çok kolay bir şekilde savunabilir, onu mahcup edebilirdim. Düşündüm taşındım, cevap vermekten kaçındım. Niçin?.. Dostluğumuz bitmiş olsa bile, hatıralarımız vardı. O bendenizin aleyhine yazınca, pek dikkati çekmezdi ama cevap verdiğim takdirde zararlı, utandırıcı bir polemik, kalem dövüşü, söz düellosu başlayacak ve dikkat çekecekti. Normal olarak, az veya çok faydalı yazılarımı tenezzül edip de okumayan kimseler kavga yazılarını içercesine okuyacaklar, zevk alacaklardı. Böylece İslamî kesimde, küçük de olsa, fitne fesat çıkacaktı.

Halkımız, bu arada Müslümanların büyük bir kısmı polemikten, çekişmeden, düellolardan çok hoşlanıyor. Bunlara alet olmak istemiyorum, bu yüzden aleyhimdeki yazılara cevap vermiyorum.

Tenkitler, suçlamalar birkaç türe ayrılır:

DOĞRU ve YAPICI TENKİTLER: Bunlara karşı savunma yapılmaz, kabul ve teşekkür edilir.

HAKSIZ YANLIŞ YIKICI TENKİTLER: Bu konuda (affedersiniz) sidik yarışı yapmak doğru olmaz. Binaenaleyh zaruret olmadıkça cevap verilmemelidir.

İÇİNDE HEM DOĞRULAR HEM YANLIŞLAR OLAN KARIŞIK TENKİTLER: Bunlara çok yumuşak ve kibar bir üslupla cevap verilmeli, doğru olanlar için teşekkür edildikten sonra yanlış olanlar, gerekçe gösterilerek reddedilmelidir.

Kaç sene oldu tam hatırlamıyorum, Hürriyet Gazetesi’nde reformcu bir ilahiyatçı bendenize günler boyunca çok bayağı şekilde hakaret etmişti. Cevap vermemiştim, avukatım savcılığa müracaat etmiş, savcılık küfürbaz aleyhine kamu davası açmıştı. Neticede saldırgan ilahiyatçı mahkûm oldu, ahım ve bedduam tuttu, çok şey yitirdi, bitti.

Televizyonlardaki açık oturumların bazısında çok çirkin, çok üzücü, çok yüz kızartıcı sahneler oluyor. Bazen karşıt görüşlü iki kimse düşünce düellosunun sınırlarını aşıyor, havada küfürler hakaretler uçuşuyor. Birbirlerinin üzerine yürüyenler… Çantasını karşıtının kafasına fırlatanlar… Hepsi için söylemem ama bazı sunucular “Yapmayın, etmeyin” diyorlar ama içlerinden de seviniyorlar. Rating meselesi…

Muhterem okuyucularımdan rica ediyorum: İki Müslüman şahsiyet, yazar, düşünür çatışırlarsa, polemik yaparlarsa bunların kavgasıyla ilgilenmesinler.

Maalesef, bir muharririn normal yazıları bir sitede günde 500 kere tıklanıyorsa, aynı muhabir kavga ettiği zaman tıklama sayısı 5000 oluyor. Kavga edenler de, merak edip okuyanlar da yanlış yapıyor.

Medya kavgalarını, horoz dövüşü gibi merakla, heyecanla takip edenler yangına benzin dökenler gibidir.

Cenab-ı Hakk yazarlarımızı ve okuyucuları bu gibi çirkinliklere düşmekten korusun.

15.03.2013


____________________________________________________
BAŞKA OLAY 
24 eylül günü konuşuyoruz işte kaç çeşit kafir vardır diye bu konuşmalarıda deşifre olan içimizde dinliyor oda konuşmaya katılıyordu bu bilgiler gitmiş yazarın birinci yazısında tıkla bak ikinci konuda ün ve para aşkı ile yanan biri konuşması oda yazarın ikinci yazısında başlık yapmış  gitmiş bak tıkla oku yazarın yarısı bana yarısıda kendi yorumu 
 
 
Mehmet ŞEVKET EYGİ

Kaç Çeşit Kâfir Vardır?

2011-09-24

Mehmet ŞEVKET EYGİ

  İslam dinine göre insanlar ikiye ayrılar: Mü'minler ve kafirler. Kafir demek İlahî, Kur'anî, Nebevî gerçekleri inkar, red, tekzib eden, örten demektir.
Küfür statüsünde olanların da kategorileri vardır:
(1) İslam Ümmetiyle, İslam devletiyle anlaşmış, onların hakimiyeti kabul etmiş ehl-i zimmet. Bunların canları, malları, kimlikleri, din ve mezheb hürriyetleri garanti altına alınmıştır. Öyle ki, onların İslam ülkesindeki mezarlıklarına bile dokunulamaz.
(2) Ehl-i Kitab: İslam'ın hakimiyetini kabul etmek, Müslümanlarla barış içinde olmak şartıyla onların da garantileri vardır.
(3) İslam'a ve Müslümanlara savaş ilan etmiş olan agresif, militan, harbî kâfirler.
(4) Müşrikler. Bunlar kafirlerin eşeddidir.
(5) Münafıklar. Münafıklar zümresi ikiye ayrılır: (a) Nifakı kendilerini küfre götürenler. (b) Kendilerinde nifak alametleri olmakla ve imanları tehlikede olmakla birlikte henüz küfre düşmemiş olanlar. Biz insanların kalbinin içini bilemediğimiz için ehl-i kıble olanları Müslüman kabul ederiz.
Resulullah Muhammed Mustafa salllallahu aleyhi ve sellemin risâletini, davetini, dinini işitip de bunu inkar, red, tekzib eden kimse kesinlikle ehl-i necat ve ehl-i Cennet değildir.
Peygamberimizden sonra bir tek ibrahimî hak din vardır.
"Zamanımızda üç hak ibrahimî din vardır ve bunların bağlıları ehl-i necat ve ehl-i Cennettir" diyenler korkunç bir yanılgı içindedir ve imanları tehlikededir.
İslam'ın Allah katında tek hak, makbul (kabul edilen), gerçek, doğru din olduğu çeşitli Kur'an ayetleriyle, sahih hadîslerle sabittir ve bu konuda icmâ-i ümmet bulunmaktadır.
Allah Kur'anda mü'minlerin kafirleri dost ve veli edinmelerini yasaklamıştır.
Tevhid inancı ile Teslis inancı kesinlikle bağdaşmaz ve uyuşmaz.
İslam'ın temel ve zarurî temel inançlarından biri, BÜTÜN peygamberlere iman etmektir.
Resulullah Efendimizin peygamberliğini, getirdiği kitabı, Dini duyup da inkar, red ve tekzib eden kafirdir.
Hıristiyanlar Hz. İsa aleyhisselamın tanrı (ilah) olduğunu inkar edenleri tekfir ediyor.
Yahudiler, kendi dinlerinden olmayanlara goyim diyor.
İslam geldikten sonra diğer şeriatlar hükümden kaldırılmıştır.
Bu devirde sadece İslam Şeriatının hükmü geçerlidir.
Kıyamete kadar da geçerli olacaktır.
Biz Müslümanların ana vazifelerinden biri gayr-i Müslimlere İslam'ı anlatmak ve onları (hiçbir baskı ve zorlama yapmaksızın) hak dine en güzel, en ikna edici üslupla çağırmaktır.
İslam dünyası bu vazifeyi hakkıyla yerine getirememektedir.
İslam dünyasının kültürü bu konuda çok yetersizdir.
Müslümanlara bakan İslam'dan soğumaktadır.
Buna rağmen her yıl yüz binlerce Hıristiyan ve Yahudi Müslüman olmaktadır.
Dinlerarası Diyalog cereyanı 1960'lı yıllarda Roma Katolik Kilisesi tarafından çıkartılmıştır.
Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında diyalog olmaz. Çünkü biz (Allah'ın ülülazm bir peygamberi olan) Hz. İsa'ya, (Tahrif edilmemiş şekliyle) İncil'e iman ediyoruz, onlar Hz. Muhammed'e ve Kur'ana iman etmiyor. Ortada böyle bir kopukluk varken nasıl diyalog yapabiliriz?
Müslümanlara düşmanlık etmeyen, onlarla savaşmayan, onların ülkelerine saldırmayan, onları sömürmeyen Hıristiyanlara iyi davranmalıyız ve onları İslam'a davet etmeliyiz.
Bu davet iki şekilde olur:
Çok güzel hazırlanmış, onların anlayacağı bir lisanla yazılmış yayınlarla.
Bir de dolaylı olarak hal lisanıyla. Bize baksınlar, bizde İslam'ın güzelliklerini görsünler.
Maalesef bu ikinci konuda durumumuz kötüdür.
İslam'ın önündeki en büyük engel Müslümanların İslam'ı hakkıyla hayata uygulamamasında, örnek ve olgun Müslümanlar olamamasındadır.
Kural: Bütün kafirler tek bir millettir ama onların çeşitliliği, dereceleri, tabakatı vardır.
İslam'ı öğrenmek, anlamak isteyenlere karşı yumuşak, şefkatli, merhametli, anlayışlı, sabırlı, güler yüzlü olmayız.
Onlara ikramda bulunmalı, misafirperver olmalıyız.
Onları İslam'dan soğutacak hareketlerden, davranışlardan, kötülüklerden kaçınmalıyız.
İslam'a dâvetin en uygun yolu hal ile çağırmaktır.
Biz belki dünya kültüründe, teknikte onları geçemeyiz ama ahlakımızla, faziletimizle, hikmetimizle, insanlığımızla, Müslümanlığımızla onları etkileyebiliriz.
Onları davet ederken dinimizden en ufak bir ödün bile veremeyiz. Buna hakkımız yoktur.
Avrupa ülkeleri on beş yirmi yıl içinde Müslümanlaşacaktır.
Avrupalıların nüfusu artmıyor, Müslümanlar hızla çoğalıyor.
Yirmi yıl içinde milyonlarca Avrupalı Müslüman olacaktır.
Yazımı Resulullah Efendimizin müjdeli bir hadîsi ile bitiriyorum:
"Allah'ın bir kulunu senin vasıtanla hidayete getirmesi, senin için üzerine güneşin  doğduğu ve battığı her şeye sahip olmaktan daha hayırlıdır."
Dinlerarası Diyaloğ bir tuzaktır. Vazifemiz İslam'ı bütünüyle yaşamak, gayr-i Müslimleri lisanen ve hal ile hak dine davet etmek, tebliğ yapmaktır.

*(İkinci yazı)
İçi Ün ve Para Aşkıyla Yanan Birine
Ünlü olmak için içiniz cayır cayır yanıyormuş.
Ünün yanında çok para da istiyormuşsunuz.
Ehl-i dünya bir İslamcıymışsınız.
Cin fikirliymişsiniz.
Sizin aklınız fikriniz ün ve paraymış.
Ah ne yapsam da kısa yoldan ünlü münlü, paralı maralı biri olsam diye kafanızı yorup duruyormuşsunuz.
Uyanıkken ah ün, ah para diyormuşsunuz.
Uykunuzda para ve ün diye sayıklıyormuşsunuz.
Hem para, hem ün, bu ikisine namuslu olarak kolay, ucuz, çabuk kavuşmak kolay  değildir.
Tavsiye etmem ama yapacağınız iş basittir.
Şeytanla istişare ettikten sonra Selanik medyasının dikkatini çekecek saçma sapan içtihatlar yapınız. Yahut abuk sabuk fetvalar veriniz.
Kur'ana, Sünnete aykırı reformlar teklif ediniz.
Mesela:
Camilere kiliselerdeki gibi sıralar konulması...
Kısa zamanda Sabataycılar sizi ünlü yaparlar.
Namazın beş vakit değil üç vakit olduğunu iddia ederseniz 24 saat zarfında şöhret-i kâzibe sahibi oluverirsiniz.
Ramazan'da birileri İslam'da Teravih namazı yoktur, Peygamber (Salat ve selam olsun ona) Teravihi yasaklamıştı dediler de ne oldu? Yirmi dört saat içinde gündeme geldiler, herkes onlardan bahs etti.
Reklamın kötüsü olmazmış.
Namuslu ve haysiyetli bir fakih beş sene çalışıp Teravih/Ramazan'da gece namazı hakkında 500 sayfalık ilmî, fıkhî ciddî bir eser yazmış olsaydı onlar gibi gündeme girebilir miydi?
İslam'a, Kur'ana, Sünnete, fıkha, Şeriata aykırı içtihat yapanlar, fetva verenler bir  anda ünlü olur. Ünün ardından para da gelebilir. Selanik tv.'de reformcu aykırı ilahiyatçılara program başına yüklü ücret ödeniyor.
Yalnız bir mesele var:
Saçma sapan ictihadlar yapan, abuk sabuk fetvalar veren kimseler, bu ictihad ve  fetvalar yüzünden imanlarını (varsa) kaybettikleri takdirde Cehennemlik olurlar, belalarını bulurlar.
Bütün mutluluklar birlikte olmaz.
Ün, para, Dönmelerin alkışları, dünya derken Cehennemi boylamak tehlikesi de var.
Bendeniz size böyle şöhretler peşinde koşmayı, böyle yollardan para kazanıp zengin olmayı hiç mi hiç tavsiye etmem.
Allah'ın ayetlerini ucuza satmış, çok kötü, çok cehennemî bir ticaret yapmış olursunuz.
Tercih size aittir.
 


_____________________________________________________
BAŞKA OLAY 
bir ilahayatçı mitte bilgi topluyor işte devamlı konuşuruz birazda ehli sünnete ters düşünceleri var kur an diyor başka bişey demiyor bende lan oğlum kuranda birleşme diyon oğlum adamın kafasını bozma niye böyle düşünüyorsun derim işte başlarız tartışmaya bilgiler hepsi gitmiş konuşmalarım ve yazarın kendi katkısıda işte ben diyorum bunlara oğlum bilgiler gidiyor niye mehmet şevket eyginin köşesinde analiz ediliyor desemde olmuyor be ehli sünneti savundum işte oda yazarın köşesinde hatta yazarı eleştirdi hep sen o adamı okun diye onu bile muhatab almış Karşıt fikir ve görüşlere sahip olanların, gerçek isim, adres, meslek, şehir belirtmeleri, mümkünse telefon no.su vermeleri ve gerekçelerini bildirmeleri rica olunur.) yazarın ikinci yazıda sonunda aşağıdaki linke

M. Şevket Eygi / Milli Gazete

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
M. Şevket Eygi / Milli Gazete

Kur'anda Birleşme Nasıl Olur?

 
21 Temmuz 2011 08:20

Onların amacı (gayesi maksadı) Müslümanları Kur'an-ı Azimüşşan etrafında toplamak ve birleştirmek değil, Ehl-i Sünneti yıkmaktır.

Propagandalarının özeti şudur: Bütün Müslümanlar doğrudan doğruya Kur'anı (Arapça bilmiyorlarsa meal ve tercümelerini) okusunlar ve İslam'ı doğrudan doğruya Kur'an okuyarak öğrensinler ve hayata uygulasınlar.

Ne kadar parlak bir amaç değil mi?

Zâhirde öyle ama bunların niyetleri nedir?

Kimisi Müslümanları Vehhabî yapmak istiyor.

Kimisi reformcu, dinde değişim ve yenilik taraftarı.

Kimisi Fazlurrahman'ın Tâtiliye mezhebine mensup.

Kimisi Kemalist Müslüman. (Nasıl oluyorsa?..)

Kimisi BOP'çu.

Kimisi Ehl-i Sünnet karşıtı bir mezhebe mensup.

Kimisi Farmason Afganîci.

Kimisi mezhepsiz.

Kimisi telfik-i mezahibçi.

Kimisi Kur'anı inkar edenler de cennetlik diyenlerden.

Niçin bütün Müslümanlar doğrudan doğruya Kur'anda birleşsin diyorlar?

Zaten bütün Müslümanlar İslam'ın ana kaynağının Kur'an olduğunu kabul etmiyorlar mı?

Ediyorlar ama bir türlü birleşemiyorlar.

Maksud bir amma rivâyât muhtelif.

Bütün Müslümanlar doğrudan doğruya kendi re'y ve hevalarıyla Kitabullah'tan hüküm çıkartamaz.

İslam'da bütün Müslümanlar hukuk önünde eşittir ama mutlak eşitlik yoktur.

Kur'an "bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" buyuruyor. Hiç âlimle câhil bir ve eşit olur mu?

İnsanlar akıl ve zekâ bakımından da eşit değildir. IQ'su 80 olan var, 100 olan var, 130 olan. Bunlar hiç eşit olur mu?

İnsanlar genelde sekiz ana karakter türünden birine mensuptur. Bu karakterler de eşit değildir.

Mü'minle kâfir veya münafık hiç bir olur mu?

Muttaqi bir âbid ile mütecâhir bir fâsık ve fâcir bir olur mu?

Müslümanlar derece derecedir.

Avam, havas ve ehassülhavas diye üç sınıf vardır.

Ebrar için sevap olan bazı şeyler mukarreb kullar için günah olur.

Kur'andan kim fıkıh hükmü çıkartabilir?.. İlmi ve irfanı ictihad yapmaya müsait olanlar.

Önüne gelen Kur'anı kendi heva ve re'yi ile yorumlarsa Ümmet içinde anarşi ve kaos çıkar. Bugün olduğu gibi.

Müslüman halkın Ümmetin alimlerine tâbi olmaları gerekir.

Bir soru:

İlk Müslümanlar, Ashab-ı kiram zamanında ulema ve fukaha mı vardı?

Hiç olmaz olur mu?

Bir kere Resulullah efendimiz vardı. Salat ve selam olsun ona.

Efendimizin vefatına kadar Asr-ı Saadet'te Mushaf (tek bir kitap şeklinde Kur'an nüshası) yoktu.

Kur'an peyderpey nâzil oldukça Efendimiz gelen âyetleri Ashabına okuyor, öğretiyor, ezberletiyordu.

Kur'anın manasını, hükümlerini, yorumlarını Ashab Peygamberden öğreniyordu.

Ashabın hepsi müctehid değildi.

Ashabın hepsi ilimde Abdullah ibn Mes'ud veya Abdullah ibn Abbas derecesinde değildi.

İslam dünyası genişledi, bir ucu Atlas okyanusuna, öbür ucu Çin sınırlarına dayandı, Arapça bilmeyen düzinelerle kavim Müslüman oldu, mutlak müctehidler çıktı; Kur'andan, Sünnetten, icmâdan fıkıh hükümleri çıkartarak fıkıh mezhepleri kurdular. Dört hak mezheb usulde, esasta, temelde birdir, sadece teferruata ait küçük farklılıklar vardır, bu da Ümmet için geniş bir rahmet ve zenginliktir.

Bugün Sünneti yıkmak isteyenler var. Sünnet yıkılırsa Kur'anın doğru yorumu yapılamaz.

Sünnet yıkılırsa fıkıh mezhepleri yıkılır, meydan bozuk mezhep ve fırkalara kalır.

İslam'ı içinden yıkmak isteyen derin küfür ve nifak güçleri öncelikle Sünneti, hak mezhepleri, Ehl-i Sünneti yıkmak istiyor.

İslam dünyasına firasetli bir bakış atınız; Siyonistlerin ve militan Haçlıların, emperyalistlerin, sömürgecilerin, agresif İslam düşmanlarının en büyük müttefiki kimlerdir. Mâlum ve mâhud mezhep mensupları değil mi?

Kafirler ve münafıklar şeytana parmak ısırtacak kurnazlıklarla çalışıyor. Onların, ilk fırsatta Müslümanların başına geçirmeyi düşündükleri bir Halife adayları bile vardır.

Kafirler ve münafıklar sadece bir hizbi veya fırkayı desteklemez.

Müslümanları bölmek, parçalamak, birbirine düşürmek için bir düzine fırkayı ve hizbi destekler.

Bugün Ehl-i Sünneti yıkmak, bid'at cereyanları türetmek, Müslümanları parçalamak için büyük paralar harcanıyor, dağıtılıyor.

Kafirler, münafıklar, onların ajanları, işbirlikçileri, yardımcıları, destekçileri İslam kalesinin içine sızmışlar, girmişlerdir.

Kitap piyasasında 200'e yakın Kur'an meali, tercümesi, tefsiri satılıyor. Bunların büyük kısmı ilmî ehliyeti ve icazeti olmayan kişiler tarafından yazılmıştır.

Bu rakam yakında beş yüze çıkar. Müslümanlar dinlerini doğrudan doğruya Kur'andan öğrensinler... Ya öyle mi?

Muhterem Müslümanlar!

Kur'an Allah'ın kitabıdır.

Dinimizin ana kaynağıdır.

Kur'an öğrenelim ve okuyalım.

Mânasını anlamasak bile (herkes Arapça bilmez, herkes din alimi değildir) Kur'an okumak sevaptır, Kur'an şifadır.

İlmî ehliyeti, yeterliliği, icazeti olmayanların hod be hod kendi re'y ve hevalarıyla Kur'anı yorumlamaları ve ondan hüküm çıkartmaya yeltenmeleri Kur'ana saygısızlıktır.

Kur'anın en doğru yorumunu Ehl-i Sünnet müfessirleri yapmıştır.

Kur'andan ve Sünnetten fıkhî hüküm çıkartabilmek için ehliyetli ve icazetli hocalardan en az 14 ilmi okumuş, öğrenmiş, imtihan verip icazet almış olmak gerekir. Ayrıca çağın genel kültürüne de sahip olmak gerekir.

Bunlar da yetmez, bu kisbî (çalışarak elde edilebilen) ilimlerin yanında, Allah'ın 'âmil, âlim ve muhlis kullarına ihsan buyurduğu bir de vehbî (Allah vergisi) ilim olması gerekir.

Herkes ictihad yapsın cereyanını şu meşhur Farmason Afganî çıkartmıştır.

Kemalistler ne diyor? Hocalar, alimler, fakihler aradan çıksınlar halk kitabını kendisi okuyup yorumlasın.

Bir ara camilerde Arapça Kur'an okumayı yasaklayıp tercümesini okutmak istemişlerdi.

Merhum Mehmed Âkif, hazırlamış olduğu Türkçe Kur'an mealinin, Kemalistlerin şerrinden korkarak yakılmasını vasiyet etmişti.

Müslümanlar!

Kemalist ve reformcu ilahiyatçıların hile ve desiselerine sakın kanmayınız, dininiz imanınız elden gider.

Derin güçler Türkiye'ye Fazlurrahman mezhebini getirmek istiyor. Bu mezhep gelirse din elden gider, sadece ismi ve resmi kalır.

Mezhepsiz, fıkıhsız, Şeriatsız bir İslam türetmek isteyenlerin oyunlarına aldanmayınız.

Şeriatsız, fıkıhsız İslam olmaz.

Peygamberimizin 1400 yıl önce haber vermiş olduğunu unutmayınız. Ne buyurmuştu:

"Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri müstesna bunlar Cehennemliktir... Ashab sormuşlardı: Kurtulacak olan fırka hangisidir?.. Şu cevabı vermişti: Benim ve Ashabımın yolundan ve peşinden gidenler..."

İşte Peygamberin, Ashabın yolundan gidenler Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebidir.

Bu yol cadde-i kübradır.

Bu yol cumhur-i ulema yoludur.

Bu yol Sevad-ı Azam'dır.

Ehl-i Sünnette avam ve mukallitler kendi re'y, heva ve hevesleriyle Kur'anı yorumlamazlar, ondan hüküm çıkartmazlar. Resulullah'ın vârisleri, vekilleri, halifeleri durumunda olan din imamlarına, mutlak müctehidlere, allamelere, gerçek ulema ve fukahaya, gerçek icazetli müfessirlere, gerçek icazetli muhaddislere tâbi olurlar.

Böylece Ümmet-i merhume içinde disiplin olur, birlik ve beraberlik olur, tefrika ve anarşi çıkmaz.

Kur'anda birleşme Ehl-i Sünnet ile olur.

(Karşıt fikir ve görüşlere sahip olanların, gerçek isim, adres, meslek, şehir belirtmeleri, mümkünse telefon no.su vermeleri ve gerekçelerini bildirmeleri rica olunur.)

__________________________________________________
BAŞKA OLAY 

1:ci konu Her türlü şehvet galeyan halinde.
Cinsel şehvet, benlik şehveti, lüks ve sefahat şehveti, riyaset şehveti. 

bu konuşmalar yazarın 1:ci sayfasında 

2:ci konu Göz zinası, göz zinası... ( buda yazarın 1ci sayfada allta doğru

yazarın birinci sayfadaki hemen hemen hepsi benim konuşmam aşğıdaki linke tıkla bak giden konuşmalar yazarın köşe yazısında
NOT: o gün aynı dakikalarda konu içikinin azı çoğu konuşuldu biride dediki içikinin azından bişey olmaz bende kızdım lavuk fetfa verme siktir git bu bilgilerde ertesi gün pazartesi günü başbakan tayyip erdoğan tevede mikrofonu almışbağırıyor içikinin azı çoğu meselesini konuşanlar var içkinin azındanda faydası yok gidin meyva suları için 
http://www.habername.com/yazi-mehmet-sevket-eygi-yaman-imtihan-4826.htm

Mehmet Şevket EYGİ

Yaman imtihan

 
19 Temmuz 2010 Pazartesi

Müslümanlar yaman bir imtihan veriyor. Zaten Müslüman büyük bir imtihan vermektedir bu dünyada. Âhir zamanda yaşadığımız için bu büyük imtihan yaman imtihan oluyor.

Şeytanların çılgınca şirk, küfür, nifak, şikak için çalıştığı bir devirde yaşıyoruz.

Mü'minlerin imanları tehlikede. Adam evinden sabahleyin mü'min olarak çıkıyor, akşama evine imansız dönüyor.

Deccalî ve Tağutî şer güçleri çocukları, gençleri, halkı imansız yapmak için çırpınıyor.

Her evde şeytanî pırıltılar saçan bir Deccal kutusu. Ekranından fuhşiyyat, fısk, fücur, küfr, şirk, günah, lâğım akıyor.

Sanemler serteser tunç, bakar korkunç korkunç...

Müslümanlar korkunç bir para imtihanı geçiriyor.

Para din iman haline gelmiş.

Kimilerinin dini para, kıblesi karı olmuş.

Her türlü şehvet galeyan halinde.

Cinsel şehvet, benlik şehveti, lüks ve sefahat şehveti, riyaset şehveti.

Kazancı, serveti, yediği içtiği, malı mülkü haram olan bir adam dünya imtihanını kazanabilir mi?

Kur'anKur'an diye bağıran şu adamların büyük bir kısmı niçin Kur'anın yap dediklerini yapmıyor, yapma dediklerini yapıyor?

Peygambere iman ettik, onu çok seviyoruz diyenlerin bir kısmı niçin onun Sünnetine uymuyor?

Bülbül yuvalarında niçin kargalar çirkin çirkin bağırıyor?

Müslüman halk niçin ezanlara icabet etmiyor?

Niçin birbirinden kopuk bunca hizip, fırka, cemaat var?

Ümmet nerede?

Zamanımızın Halifesi kimdir, nerededir?

Müslümanlar niçin bu kadar çok ölü eti yiyor?

Riba niçin bu kadar yaygın?

Göz zinası, göz zinası...

Din baronları memnun, mağrur, müftehir, mesrur...

Ah şu ulema-i rüsum!..

Ulema-i su'...

Peygamber övücülerin suratlarına toprak saçınız demiş. Niçin bu kadar çok övücü, yağcı, yalaka, dalkavuk var?

Yüz elli bin euroluk lüks otomobil ile gezen şu sahte sofunun burnu niçin bu kadar büyük? Hazret-i Enf-i Kebir...

Müslümanda bu kadar 'ucb olur mu?

Şu kişi ne kadar gafil Cenneti garantilediğini sanıyor. Rengarenk dar giysi, saçları deve hörgücü gibi şu kadınlar gerçekten örtülü müdür?

Peygamber "Mü'min bir mideyle, kâfir yedi mideyle yer" buyurmuş.Şu mü'min niçin yedi mideyle fil gibi yiyor?

Yaman imtihandan haberimiz var mı?

İmtihanı kazanamazsak yanacağımızı biliyor muyuz?

* (İkinci yazı)

Camilere Sandalye Dolduruyorlar

1400 yıllık İslam tarihinde görülmemiş bir hadise ile karşı karşıyayız. Konu şudur: Camilerin arka tarafına haddinden fazla sandalyalar konulmuştur ve yaşlı kimselerin bir kısmının sandalyada oturarak namaz kılması istenmektedir. Bu sandalya işi kendi kendine oluşmamıştır. Bazı imamlara baskı yapılmış, sandalya sayısını çoğaltmaları istenmiştir.Ne lüzumu var efendim diyenler, üstü kapalı bir şekilde tehdit edilmiştir.

Müslüman 80 yaşında... Yaş icabı dizlerinde biraz kireçlenme var ama rükua, secdeye varabiliyor. Bu zat namaz kılarken secde etmelidir. Etmezse namazı sahih olmaz.

Dizlerindeki romatizma secde etmesine imkan vermeyecek derecededir. Bu taktirde yere oturarak namaz kılar.

Birileri, bir zihniyet camilerimizi kiliselere benzetmek istiyor! Bir başka zihniyet, Cuma namazından sonra sünnet ve âhir zuhur namazının kılınmasını istemiyor.

Bunlar BOP'çu mudur?

Dinimizde reform yapılmak isteniyor.

Camilerde eskiden olduğu gibi bir iki tabure olabilir. Kasıtlı olarak koydurulan fazla tabureler ve sandalyeler kaldırılmalıdır.

Ehl-i Kitab da cennetliktir diyenler camilerimize karışmasınlar. Fıkıh kitaplarımızda, camilere sandalye konulmaz diye bir hüküm yoktur diyen çok bilmişlere kanmayınız.

Resulullahı, Kur'anı, İslam'ı inkar ve tekzib eden Yahudiler ve Hıristiyanlar da ehl-i necat ve ehl-i Cennettir diyenlerin imamlık yapması caiz olamaz.

Böyle kişilerin kıldıkları namaz, itikatlarındaki büyük bozukluk dolayısıyla sahih değildir.Böyle kimselerin ardında namaz kılınmaz. Kılındıysa, o namazların iadesi gerekir.

Fiziken secde edemeyecek derecede hasta ve mâlül kişiler dışındakiler secde ederek namaz kılmalıdır.

İslam dini tek hak dindir, onda reform, yenilik, değişiklik yapılamaz.

Fazlurrahman'ın tâtiliye mezhebi sapık bir mezheptir.

Genç Kur'an kursu kadın öğretmenlerinden ve vâizelerinden müteşekkil bir koro kurup bunun erkeklere konser vermesi haramdır.Böyle şeylerŞeriat-ı Garra-i Ahmediyyeye aykırıdır.

Mardin'in Kasımiyye medresesinde papazlarla bir müftünün toplanıp diyalog yapmaları, çan ve ezan sesleri içinde havuz üzerindeki (sözde Sıratmış!) köprüden geçmeler hep bâtıldır, sapıklıktır.

Ehl-i Sünnet dünyasının büyük müftülerine, ulema ve fukahasına soralım: Böyle tiyatrolar İslam dinine uygun mudur, yoksa küfre kadar giden hokkabazlıklar mıdır?

Bütün dindar ve şuurlu Müslümanların dikkatini, bu anlattığım konulara çekmek istiyorum.

Dinî kültürü, ilmihal ve fıkıh bilgisi yetersiz olan kimselerin sandalyede namaz kılmalarını teşvik etmek bir zulümdür, bir aldatmacadır.

Cuma namazlarından sonra zuhr-i âhir namazının kılınmasına engel olmak zulümdür. Çünkü, cumanın şartlarının hepsi bu devirde var mıdır konusunda ihtilaf vardır, dindar halkın zuhr-i âhir kılması nur üzerine nurdur. Ey zalimler!.. Halkın namaz kılmasına niçin mani oluyorsunuz?

Vaktiyle Mısır'da Fâtımîler zamanında teravih namazını cemaatle kılmak yasak edilmişti diye okumuştum. Bugünün Türkiyesinde cumanın sünnetinin ve âhir zuhur namazının kılınmasının engellenmesi de böyle bir zulüm ve aşırılıktır.

Zaten kılmayan kılmıyor, kılanlardan ne istiyorsunuz?

Camilerdeki sandalyeler konusunda bir kitapçık yazan muhterem Enver Baytan hocaefendiyi, bu kitapçığı yayınlayan Vakit gazetesini tekrar tekrar tebrik ediyorum.

Sinsi metotlarla camileri kiliselere benzetmek isteyenlere teessüf ediyorum.

Müslümanlar uyumayınız.

 
_________________________________________________
BAŞKA OLAY 
 bi gün 2 deşifre olan istihbaratçı var üçüncü kişide benim konu konuyu açtı dünya işte dedim sınavdayız dünya sınav dünyası bu bilgiler gitmiş yazar başlık atmış sınavdayız diye yazarın köşesindeki yazıların çoğu bana ait kendi yorumlarınıda katarak köşesinde analiz etmiş işte 
NOT: yorum yapa ayrı ayrı yazıyım benim konuşmalarım diye 
 şu konuşmalar benim ilk konuşma başlığı( 1 )Bir ömür boyu sınavdayız... Sınav bülûğ yaşıyla başlıyor, ölünceye kadar devam ediyor. İkinci şart, aqil olmak. Mecnunlar, zırdeliler sınava girmiyor. bu yazarın köşesinde ( 2 )şuda Televizyonu açtın, aman ya Rabbi!.. Ahlâka, iffete, haysiyete, dine, imana, fazilete aykırı ne çirkin programlar... Zap, çıplak nahoş ve mayhoş bir kadın, seksi mi seksi, şehevî mi şehevî bir müzik gösterisi yapıyor... Zap, bir film sahnesi, koca evde yok, karı dostunu almış yatak odasında sevişiyorlar. Rezalet!.. Bir başka programda içki sofrası... Zap, Kemal Sunal'ın bir filmi, saf ve cahil birkaç köylü, bir define haritası bulmuşlar, Taksim'de meydanı kazıyorlar, görenler yol amelesi sanıyor. Yerin altını kazıyorlar, kazıyorlar, sonra yukarıya bir evin içine çıkıyorlar, ev meğerse randevu eviymiş... Fahişelerin patroniçesi "Ayol niye yeri kazıp geliyorsunuz, kapıdan gelseniz olmaz mı?" diye soruyor. Bir şamata, bir rezalet ki sormayın. Altı yaşındaki oğlunuz soruyor, "Baba, filmdeki bu çıplak teyzeler ne yapıyor?", on üç yaşındaki kızınız, kıs kıs gülüyor. Siz hah, hoh, hih diye kahkahalar atıyorsunuz. Salim beyciğim, sınavı kaybettiniz... Sizinki ev mi, genelev mi?  ( 3  )Pazar günü erkenden kalktınız, çoluk çocuk pikniğe gittiniz. Yediniz içtiniz, çocuklar koştu oynadı, yemekten sonra çay yaptınız, akşam dönerken piknik yerinizi çöplük gibi bıraktınız. Pet şişeler, naylon poşetler, yemek artıkları, gazete parçaları, imtihan çok kötü gidiyor... (  4 )Yolda gidiyorsunuz, zavallı bir kedi yavrusunu vicdansızın biri sokağa atmış, yavrucak kendisine bakamaz, acı acı miyavlıyor. Bu kedi yavrusu sizin için bir sınav sorusudur, bakalım ne cevap vereceksiniz? ( 5  ) Dul annesi çok fakir ve çaresiz olduğu için askere giden oğluna hiç harçlık gönderemiyor. Zavallı Mehmet, bölük kantinine gidip bir bardak çayla bir iki bisküvi yiyemiyor. Bu konuda ne yaptınız?  ( 6)  Öyle azılı ve sabıkalı bir suçlu değil, şeytana uydu başına bir felaket geldi, cezaevine düştü. Kimsesi yok, parası yok, morali çok bozuk. Böyle bir vatandaşa iyilik yapmayı düşünür müsünüz? ( 7 )  Fukara ve guraba hastanesinde yalnız bir hasta. Hem hasta hem ümitsiz, geleni yok gideni yok. Diğer hastaların ziyaretçileri geliyor, elma, portakal, kurabiye getiriyor, cep harçlığı veriyor, ona hiç kimse gelmiyor. Elma, portakal olmasa da olur, ille de gönül alıcı bir söz, güler bir yüz, sevgi dolu bir bakış... Hasta bunun hasretini çekiyor. Salim bey, zatıâliniz bu konuda ne dersiniz?   aşağıdaki linke tıkla bak yada kopyasına 
 

Sınavdayız

Mehmet Şevket Eygi

18 Nisan 2011 Pazartesi

Bir ömür boyu sınavdayız... Sınav bülûğ yaşıyla başlıyor, ölünceye kadar devam ediyor. İkinci şart, aqil olmak. Mecnunlar, zırdeliler sınava girmiyor.

Sabah güneş doğmadan bir saat kadar önce yataktan kalkacaksın, temizlenip sabah namazına hazırlanacaksın. Hür ve mukîm erkeklerin cemaate katılması gerekli.

Namaza kalkmıyorsun, leşler gibi yatıyorsun, güneş doğduktan sonra mezarlarından kalkan ölüler gibi yatağından doğruluyorsun, sınavın bu kısmını kaybettin...

Kahvaltını ediyorsun, ne ise işine gidiyorsun. Ücret ve maaşla çalışan bir kimseysen geciktiğin, kaytardığın, aksattığın, şişirdiğin, savsakladığın, hakkını vermediğin takdirde kötü puan alırsın, kul hakkı altında kalırsın.

Güneş zevale geliyor, öğle namazı vakti... Namazı kılacaksın. Yemek için bir lokantaya gittin, havalar iyi, kaldırıma masalar sandalyeler koymuşlar, açıkta yiyip içiyorsun. Puan kaybedersin... Parası olmayanları, çoluk çocuğu imrendirmek günahtır, ayıptır.

Gün boyu yalan söylemek, insanları aldatmak, üzmek, öfkelenmek yasaktır. Sınav dolayısıyla adım başında bir tuzak vardır, hele bir düşmeye gör... Senin günah ve sevaplarını yazan melekler defterine kaydeder.

Akşam oldu evine döndün. Karın bir şeye sinirlenmiş. Öfkeye öfkeyle karşılık vermeyeceksin. Yatıştırıcı ve uzlaştırıcı olacaksın. Sen de öfkelenirsen sınava kötü tesir eder.

Bütün yemeklerde olduğu gibi akşam yemeğinde de haddinden fazla yemeyecek ve israf etmeyeceksin. İsraf büyük günahlardandır. Sana yetecek kadar yiyeceksin.

Dinlenme ve eğlenme faslı başladı. Büyük tuzaklar...

Televizyonu açtın, aman ya Rabbi!.. Ahlâka, iffete, haysiyete, dine, imana, fazilete aykırı ne çirkin programlar... Zap, çıplak nahoş ve mayhoş bir kadın, seksi mi seksi, şehevî mi şehevî bir müzik gösterisi yapıyor... Zap, bir film sahnesi, koca evde yok, karı dostunu almış yatak odasında sevişiyorlar. Rezalet!.. Bir başka programda içki sofrası... Zap, Kemal Sunal'ın bir filmi, saf ve cahil birkaç köylü, bir define haritası bulmuşlar, Taksim'de meydanı kazıyorlar, görenler yol amelesi sanıyor. Yerin altını kazıyorlar, kazıyorlar, sonra yukarıya bir evin içine çıkıyorlar, ev meğerse randevu eviymiş... Fahişelerin patroniçesi "Ayol niye yeri kazıp geliyorsunuz, kapıdan gelseniz olmaz mı?" diye soruyor. Bir şamata, bir rezalet ki sormayın. Altı yaşındaki oğlunuz soruyor, "Baba, filmdeki bu çıplak teyzeler ne yapıyor?", on üç yaşındaki kızınız, kıs kıs gülüyor. Siz hah, hoh, hih diye kahkahalar atıyorsunuz. Salim beyciğim, sınavı kaybettiniz... Sizinki ev mi, genelev mi?

On iki daireli bir apartmanda oturuyorsunuz. Komşularınızdan birinin işi bozuldu, durumu çok kötü. Sizin haberiniz yok, olsa da ilgilenmezsiniz. Salim beyciğim, sınav kötü gidiyor.

Pazar günü erkenden kalktınız, çoluk çocuk pikniğe gittiniz. Yediniz içtiniz, çocuklar koştu oynadı, yemekten sonra çay yaptınız, akşam dönerken piknik yerinizi çöplük gibi bıraktınız. Pet şişeler, naylon poşetler, yemek artıkları, gazete parçaları, imtihan çok kötü gidiyor...

Yolda gidiyorsunuz, zavallı bir kedi yavrusunu vicdansızın biri sokağa atmış, yavrucak kendisine bakamaz, acı acı miyavlıyor. Bu kedi yavrusu sizin için bir sınav sorusudur, bakalım ne cevap vereceksiniz?

Hayat sınavında hiç beklemediğiniz, düşünmediğiniz sorular da var.

- Dul annesi çok fakir ve çaresiz olduğu için askere giden oğluna hiç harçlık gönderemiyor. Zavallı Mehmet, bölük kantinine gidip bir bardak çayla bir iki bisküvi yiyemiyor. Bu konuda ne yaptınız?

- Öyle azılı ve sabıkalı bir suçlu değil, şeytana uydu başına bir felaket geldi, cezaevine düştü. Kimsesi yok, parası yok, morali çok bozuk. Böyle bir vatandaşa iyilik yapmayı düşünür müsünüz?

- Fukara ve guraba hastanesinde yalnız bir hasta. Hem hasta hem ümitsiz, geleni yok gideni yok. Diğer hastaların ziyaretçileri geliyor, elma, portakal, kurabiye getiriyor, cep harçlığı veriyor, ona hiç kimse gelmiyor. Elma, portakal olmasa da olur, ille de gönül alıcı bir söz, güler bir yüz, sevgi dolu bir bakış... Hasta bunun hasretini çekiyor. Salim bey, zatıâliniz bu konuda ne dersiniz?

- Evde ekmek kutusunda iki bayat ekmek var. Bakalım bunları ne yapacaksınız? Çöpe atarsanız kırık not alırsınız, bunları dilimleyip çırpılmış yumurtaya bulayıp kızartıp yerseniz nimeti değerlendirmiş olursunuz. Böyle yapamıyorsanız, yanınıza alın, vapurla Üsküdar'a geçerken martılara verin. Buna bayat ekmek imtihanı derler.

Salim beyimiz, zengin oldu, öyle böyle değil, epey parası ve malı var. Gitti, hiç ihtiyacı olmadığı halde 250 bin liralık lüks bir otomobil aldı. Eskiden oldukça mütevazı ve alçakgönüllüydü. Bu lüks otomobil onu çok azdırdı. İçine kurulunca kendini Nemrud ve Firavun sanıyor. Aman bir gurur, bir kibir ki sormayın. Vah vah Salim bey! İmtihanı kaybediyorsunuz...

Salim bey, gençliğinde idealist bir Müslümandı. İzin verirse söyleyeyim biraz da radikal idi. Ama doğruluğuna söz edilmezdi. Doğru değil, dosdoğruydu. Sonra hayata atıldı, iş sahibi oldu, çoluk çocuğa karıştı ve Salim bey değişti. Mücahid Salim bey, müteahhit Salim bey oldu. Servetine servet katmak için bulaşık, şaibeli, kirli, fesatlı işlere girdi. Bunları kendi kafasına göre yaptığını sanmayın sakın, şeytandan kapı gibi kocaman bir fetva aldı. Soru: Bozuk düzenlerde bozuk işler yapılır mı? El-Cevap: Yapılır. İmza: Şeytan aleyhillane... Ah Salim bey, şeytandan aldığınız bu fetva size imtihanı kaybettirecek, sizi yakacak...

Salim beyin küçük çocuğu "babacığım, eve öten bir kuş al" dedi. Çok ısrar etti, ağladı, sızladı. Gittiler, kuş pazarından nihavent makamında öten bir kuş aldılar. Minicik bir şey, tartsanız birkaç gram, ama ne ses... Çocuk mutlu oldu, ev şenlendi, lakin birkaç hafta sonra kuştan bıktılar, ona bakamadılar, kuş öldü. Salim bey kuş imtihanını kaybetti. Yahu ne biçim imtihandır bu, kuş imtihanı olur mu hiç?.. Hiç olmaz olur mu... Kiramen katibîn melekleri bütün iyilikleri, hayırları, sevapları, bütün kötülükleri, günahları, zulümleri yazıyor. O kuş, sana Allah'ın bir emanetiydi ve iyi bakmadığın için o emanete hıyanet ettin. Hesabını sorarlar adama...

Biri sana kötülük etti, bu da bir imtihan sorusudur. Bakalım sen ona ne yapacaksın? Kötülüğe kötülükle karşılık vermek, iyi bir şey değil. Kur'an "Kötülüğü iyilikle uzaklaştırın..." buyuruyor. Sana kötülük edene, sırası ve zamanı gelince, sen iyilik edeceksin. Böylece aranız düzelecek, sana düşman olan kişi dost olacak.

İmtihanın büyük kısmı dil ile ilgili sorular ve tuzaklardır. Yalan yok, gıybet yok, söz taşımak yok, iftira etmek yok, başkalarının ayıplarını aramak yok, kalp kırmak yok, "ben, ben, ben" demek yok, fitne ve fesat çıkartmak yok; ah bir bilsek lisan konusunda günde kaç yüz kere imtihan geçiriyoruz.

Komşunu üzdün, çocuklar evde koşuştular, alttaki amca ve teyzeyi rahatsız ettiler. İmtihan kötüye gidiyor...

Ramazan geldi, Mağrurlar Cemaati yedi yıldızlı, lüks mü lüks, ihtişamlı mı ihtişamlı bir otelde iftar ziyafeti verdi. Otel değil Babil Kulesi, bir batakhane-i kübra, içinde her şey var. İçkinin bin çeşidi; genç, çıplak, fingirdek kadınlar... Mutfağındaki etler, şarapta terbiye ediliyor, ızgarada domuz pirzolasıyla dana biftek birlikte pişiriliyor. Mağrurlar Cemaati bu iftarın diğer bütün cemaat iftarlarından daha üstün olması için kesenin ağzını açmış. Nasıl olsa para ceplerinden çıkmıyor. Müslümanların zekâtlarını ve sadakalarını harcıyorlar. Salim beyciğim, sen o iftara gidersen, korkarım sevap yerine günah kazanacaksın.

Yazımın başlarında lüks otomobilden bahsetmiştim. Soruyorum zatıâlinize o şaşaalı, debdebeli, saltanatlı, tantanalı araba ile kaç sabah namazına uzak bir camiye gittin? Bu da sana bir sınav sorusu ve bir tuzak...

Eski dostlarına vefasızlık yaptın, kötü not...

Zaruret olmaksızın bir ağaç kestin, kötü not...

Bitmiş pilleri çöpe attın, kötü not...

Cuma hutbesi okunurken telefonunu çıkarttın, gelen mesajları okudun, kendin mesaj gönderdin, kötü not...

Velhasıl Salim beyciğim, sağa baksan sınav, sola baksan sınav...

Sınavı kazanmak veya kazanmamak sana bırakılmış.

Peygamberimiz "Müslüman kardeşini sevmezsen hakkıyla mümin olamazsın" buyuruyor. Sen sudan sebeplerle, cemaat ve hizip asabiyetiyle, salih Müslümanlara bile düşmanlık ediyorsun. Notun kırılıp duruyor.

Söyle bana: Şu ana kadar yıllarca yaşadın, hiç gıybet etmediğin bir tek gün hatırlıyor musun? Dilini tutsan olmaz mı? Yaptığın gıybetlerin sana imtihanı kaybettireceğini düşünmüyor musun?

Surat asıp somurtuyorsun, karşılaştığın kimselerin içini karartıyorsun. Güler yüzlü olsan, tebessüm etsen ne iyi olur.

Kendin tek başına 40 liralık yemek yiyeceğine, yanına bütçesi müsait olmayan birini alıp iki kişi 20'şer liralık yemek yeseniz kıyamet mi kopar?..

Paran pulun çok, işin iyi... Otomobile, eve, yazlığa, dekorasyona, cep telefonuna, plazma televizyonuna, hatta portakallı ördek pişirme titreşimli fırınına para veriyorsun; evine, bürona bakıyoruz, Müslüman evi mi, kefere evi mi anlaşılmıyor. Madem paran bol, niçin orijinal hatlı, orijinal tezhipli güzel bir hilye-i şerif levhası yaptırıp başköşeye asmıyorsun.

Şöyle diyebilirsin: Dediklerinin çoğu doğru, günahımız çok, ama ben her sene turistik bir Umre seyahati yapıyorum, bütün günahlarımdan arınıp anasından yeni doğmuş bir çocuk gibi pir-ü pâk geri dönüyor, tekrar günah işlemeye başlıyorum, bir sene sonra yine Umre...

Salim bey, darılma ama sen korkunç bir kuruntu içindesin.

Yemek yerken, bir şey içerken Besmele çekersen bir puan alırsın. Besmeleyi unutarak terk edersen bir puan kaybedersin, kasten terk edersen durumun vahimdir.

İhale çok yağlı... Bunu mutlaka kazanman lazım, gelsin çeşit çeşit fesatlar, bu ihaleden kazandığın para sana cehennemde yakıt olacak. Yan babam yan!..

Bir menfaat ve rant kopartmak ümidiyle bol bol yağcılık, yalakalık, dalkavukluk, meddahlık yapıyorsun ve imtihanı kaybediyorsun. Peygamberimiz "Meddahların suratına toprak saçınız" buyurmuşlar...