Benim Sitem

dğer yazarlar 1











 

 
DİĞER YAZARLAR 
______________________________________________________________________________________________________________________________________________________
ben devletimizin parapsikoloji araştırmalarında  ilgilendikleri kişi olduğum için bu tür yazıları yazarlar devletimiz için bilgi toplayanla konuşuyorduk işte facede cinlerden konu açıldı baya konuştuk  bilgilerde gitti o anlık bilgi ben çoçukken başımdan  geçen olayıda biliyorlar kendileride şahit hatta milli istihbaratta bilgi toplayanda olaya şahit öyle olunca  olayı açıyım biraz mantığını  nasıl bilgi gidiyor ben ne zaman devletimiz için bilgi toplayan muhbirlerle konuşsam o an hangi konuyu konuşmuşsam o konu hakkında uzmana iletilir bilgiler o uzmanda kendi yorumunu katar topluma bilgi payalşımı yapılır mantık bu sağolsunlar 

 
 
Memiş Hoca Memişce
memisce@gunes.com
10 Mayıs 2015
 
Cinlerin de bünyesi olabilir

İnsanın yeryüzündeki serüveni ile birlikte gözle görülemeyen bir üçüncü varlıktan söz edilegelmiştir. 

İnsanlığın binlerce yıllık tarihinde işte bu gözle görülemeyen varlıklara her toplumda farklı isimler konulmuş, farklı nitelendirmelerde bulunulmuştur. En ilkel toplumlardan, en gelişmiş toplumlara kadar her ülke folklöründe, kültüründe, mitolojisinde de yer alan bu varlıklar, cinler ve periler olarak adlandırılmıştır. Başta Müslümanlık olmak üzere semavi dinlerde de bu varlıklardan bahsedilmektedir. Kur´an da cin olarak bahsedilen bu varlıklara Batı´da "genie" ve "genius" denilmektedir. 

İNANÇLA ALAKALI

Peki bu varlıklar, insanların durduk yerde uydurdukları, hayali varlıklar mıdır, yoksa gerçek varlıklar mıdır? 
Kuşkusuz bu sorulara verilecek cevaplar, insanların inanç sistemiyle yakından alakalı olacaktır. İnsanlardilediklerine inanırlar, dilemedikleri şeylere inanmazlar. Kimseye zorla birşeyi inandırmak mümkün değildir, doğru da değildir. Ama bazı insanlar inanmıyor diye, ahiret günü, cennet, cehennem de yoktur, melek ve cin diye varlıklar da yoktur denilemez. Bu bütünüyle bir inanç konusudur. Değerli müfessir Elmalılı Hamdi Yazır "Cinn Suresi"nin tefsirinde şunları söylüyor: 
Cinlerin de cismani bir bünyesi olabilir. Ancak bizim her bünyeyi görmemiz gerekmeyeceği gibi, gördüklerimizin de her parçasını görmediğimiz biliniyor. 

GÖRMEYEBİLİRİZ!

Şu halde gözlerimizin önünde nice nice bünyeler bulunurken, biz onları görmeyebiliriz, nitekim mikropları sıradan bir bakışla göremediğimiz gibi, hava boşluğu içinde, göremediğimiz dalgalar, ışıklar da bulunabilir. Bunların bize uzak ve yakın, yüksek ve alçak olanları da çıkabilir ve biz bütün cisimleri, bütün cismani ve fiziki kuvvetleri keşfetmiş değilizdir. Şu anda gerek ruhani, gerek cismani bakımdan bizim duygularımızdan gizlenmiş yaratıklar bulunduğunu inkar etmek doğru değildir.'' 

VARLIKLARINA EN GÜZEL DELİL KURAN'DIR 

Cinlerin varlığına en güzel delil, Kur´an-ı Kerim´dir. Kur´an da bildirildiğine göre cinler de insanlar gibi mükellef varlıklardır. Cinler de peygamberlerin getirdiği ilahi davete muhattaptırlar. Onlar da insanlar gibi topluluklar halinde bulundukları gibi, fırka fırka, kabile kabile ayrılmışlardır.  Cinler de insanlar da Allah´a kulluk için yaratılmışlardır. Zariyat Suresi´nin 56´ıncı ayetinde, "Ben cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım'' denilerek bu hakikate dikkat çekilmektedir. Kuran-ı Kerim´in cinlerle ilgili ayetlerine bakıldığında insanlarla birlikte anıldıkları ve kulluğa çağırıldıkları açıkça görülmektedir. İlahi azap insanlarla birlikte cinleri de kapsamaktadır bu ayetlerde. Cin Suresi´nin 11´inci ayetinde, cinlerin ``Bizden iyileri de var, kötüleri de var. Biz çeşitli yollara ayrıldık'' dedikleri belirtilmektedir. Yine aynı surenin ilk ayetinde de "De ki; cinlerden bir topluluğun Kur´an dinleyip sonra şöyle dedikleri bana vahyolundu: Bir harikulade bir Kur´an dinledik. Doğru yola iletiyor, ona inandık. Artık rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız" buyurmaktadır. 

30'DAN FAZLA AYETTE BAHSEDiLiYOR

"Cinler var mıdır?" Zaman zaman kendini bilmez bazı insanlar, böyle bir soruyu ortaya atarlar. İnançlı bir insanın böyle bir soru sorması mümkün müdür? Kur´an-ı Kerim´in var dediği bir şey için "Var mıdır, yok mudur'' denilebilir mi? Bazı insanlar, "Cinlere inanmam, hangi çağda yaşıyoruz'' diyerek tepki gösterirler. Ben o insanların tepkilerinde samimi olduklarına inanmıyorum. Böyle diyen pek çok insanın, ne şekilde inandıklarını, nasıl kapı kapı dolaştıklarını çok iyi biliyorum. Kur'an-ı Kerim´in 30´dan fazla ayetinde cinlerden bahsediliyor. Bunun için, bırakın cinin inkar edilmesini, "Var mıdır, yok mudur'' diye sorulmasını bile hoş görmek mümkün değildir. O halde, madem ki dünyamızı ve yaşantımızı cinlerle paylaşıyoruz, bilmemiz gereken çok şey vardır. 


 

 
______________________________________________________________________________________________________________________________________________________

 
sağolsun ara sıra oturaklı konuştunmu alır medyum memiş hoca yıllardan beri alır köşesinde konu bilgi toplayan muhbirle konuşurken TEK ÇARE İDAMIN GERİ GELMESİ diye başladım konuşmaya niye bizde idam yokki diye baya konuştum işte bazı yorumlarıda bana ait sağolsun dün konuştum bügün köşesinde benim cinlerle ilgili bağlantılarımı devletimizin parapsikoloji şubesi bildiği içinde medyum memiş hoca bazen tvde bazende köşesinde değerlendirme yapar sağolsun

 

 

 

 
yazarresmi
Memiş Hoca Memişce

memisce@gunes.com

20 Şubat 2016

TÜM YAZILAR İÇİN TIKLAYINIZ
 

Tek çare idamın geri gelmesi 

Bundan 4 ay önce Ankara'da terör örgütü DAEŞ canlı bomba eylemleriyle 103 kişiyi öldürmüştü. Aradan 4 ay geçtikten  sonra Ankara'da güvenliğin en üst düzeyde olduğu bir noktada askeri personel taşıyan servis aracına, bu sefer terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı PYD ile bombalı saldırıda bulundu. Ne yazık ki bu saldırıda yine 28 kişi hayatını kaybetti, 61 kişi ise yaralandı. Evet Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu bu saldırıyı, şerefsiz, kanı bozuk, vatan, millet, insanlık düşmanı olan PKK ve PYD'nin ortak eylemi olduğunu açıkladılar. Peki bu şerefsiz terör örgütleri acaba kendi karalarıylamı bu eylemi yaptı, yoksa yine birilerinin taşeronluğunu mu  yaptılar? 

Rusya'nın parmağı var 

Bana öyle geliyor ki bu saldırıda Suriye'nin, Rusya'nın parmağı var gibi. Çünkü Türkiye tarafından düşürülen Rus savaş uçağın intikamını Rus lider Putin henüz içinden atmış değil. Hele, hele Putin gibi bir karekterin içinde kin ve nefret çok kolay gitmez. Hatırlarsanız daha önceki yazılarımda, Rus uçağının düşürülmesi nedeniyle Putin'in Türkiye karşı rövanş peşinde olacağını yazmıştım. İnşallah yanılıyorumdur bu terör olayın arkadında Rusya ve Suriye yoktur. Ankara'da terör eylemi gerçekleştikten hemen sonra bir çok dünya lideri, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ve Başbakan Davutoğlu'nu arayarak taziyelerini ilettiler. Merak ediyorum acaba taziye için arayan bilhassa Avrupalı liderlere Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu yıllardır bu terör örgütlerine siz destek oldunuz, sırtlarını sıvazladınız, terör eylemlerine hep göz yumdunuz, neden PKK ve diğer terör örgütlerine destek verdiniz diye sormuşlar mıdır? 

İnsan değiller 

Yoksa diplomatik dille konuşup çok üzgünüz ah,ah, vah, vah denilip telefonlar kapandı mı? Valla ben olsam inanın onları aradıklarına bin pişman ederdim. Tabii ben vatandaş olarak olaylara duygusal baktığımdan dolayı böyle düşünebilirim ama diplomaside öyle olmuyor. Neyse sevgili okuyucularım, lafı eveleyip gevelemeye hiç gerek yok. Derim ki Avrupa Birliği ve insan hakları safsatasına bakmadan idam yasası tekrar geri gelmelidir. İnsan öldürenleri, ülkemizi bölmek isteyenleri, terör eylemlerinde bulunan alçak teröristleri idam etmek gerekir. Bu şerefsizler insan olmadıkları için hakları da olmamalı. Yoksa bu gidişle toprak bütünlüğümüzden olacağız. Yeter kardeşim her gün ülkemizin değişik bölgelerinden gelen şehit haberleri içimizi acıtıyor. 

Çok yazık! 

Daha Meclis'te gurubu bulunan 4 parti terörü lanetleyen ortak bildiri bile yayınlayamadılar. Sadece AK parti, CHP ve MHP terör eylemini kınayan bildiriye imza attı. HDP imzalamadı. Nasıl imzalasınlar ki HDP'liler değil miydi  biz sırtımızı Kandil'e ve terör örgütü olan PYD'ye ve YDP'ye yasladık diyen. Nasıl sırtlarını dayandıkları terör örgütlerini kınasınlar. Çok yazık gerçekten çok yazık. Devletin tüm imkanlarından yararlanıyorlar, millet vekilliği maşı alıyorlar ama terörü lanetleyen metne imza atmıyorlar. Ne diyeyim CANABI ALLAH KİM BU ÜLKENİN LOKMASINI YİYİPTE, ÜLKEMİZE, DEVLETİMİZE, MİLLETİMİZE HAYİNLİK YAPIYOR İSE ALLAH ONLARI KAHRETSİN. YEDİKLERİ İÇTİKLERİ HARAM ZIKKIM OLSUN. ALLAH DEVLETİMİZE, MİLLETİMİZE, TÜRK ORDUSUNA, BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZE ZEVAL VERMESİN. AMİN. 


 

 
______________________________________________________________________________________________________________________________________________________

deşifre olduğundan haberi olmayan mite bilgi akışını sağlayan muhbirlerle konuşurum ertesi gün gazetede analiz edilir amaçları bizlerin bilinçlenmesi sağlamak amaçları egitmek çoktan beri bu gazeteye bakmazdım bi bakıyım dedim gene muhatab alıyorlarmı diye aynen smile ifade simgesi dün çarşamba günü muhbirle konuşuyoruz işte bir arkadaşda var aramızda işte ben o arkadaş varya dedim dün haberlerde bir şey duymuş oda dediki yok ya ona bakma dedi ne yani şimdi adam şizofrenler gibi hayalmı kurdu onumu anlattı yani dedim işte kon şizofreniye geldi şizofren hayal kurar onu gerçekmiş gibi anlatır dedim sende o adama şizofrende değil ama baya konuştuk işte gülüştük falan sabahleyin yazarımızın köşesinde 
http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ayse-arman_12/sizofreni-hastalarini-gormezden-gelmeyelim_27438426


Şizofreni hastalarını görmezden gelmeyelim

23.10.2014 Perşembe

 

Her şeyin bir ilki var!

Hayatımda ilk defa, bir şizofreni hastasıyla röportaj yaptım.



Harika biri çıktı. 
Kendimi çok iyi hissettim. 
Ayrıca, ona çok yakın hissettim.
Bunu da söyledim.
"Benim de çok inişlerim, çıkışlarım oluyor!" dedim.
"Aaa öyle mi? Hangi ilacı kullanıyorsunuz?" dedi.
"Yok" dedim, "Teşhisim yok... Henüz yok!!!"
Güldü.
Mesut Demirdoğan, kendisiyle ve hastalığıyla dalga geçebilen bir şizofreni hastası.
Çünkü zeki.
En önemlisi de o, dibine ışık verebilen mumlardan. Şizofreni Dostları Derneği Başkanı. Bir sürü şizofrenin, hayata kazandırılmasına yardımcı oluyor. Bence müthiş bir adam. 
Kendisi çok büyük acılar çekmiş, şimdi başkaları çekmesin diye uğraşıyor.
Bu hastalığın kronik olduğunu ama ilaçlarla kontrol altında tutulabildiğini anlatıyor.Yani korkacak bir şey yokmuş!
Bizler, bilmediğimiz şeyler karşısında korkuyoruz. 
Bilmediğimiz şeyleri yok sayıyoruz.
Görmezden geliyoruz.
Tıpkı Türkiye'deki 450 bin ile 600 bin arasındaki şizofreni hastasını görmezden geldiğimiz gibi!
Oysa, onların hayata dahil olmaları gerekiyor. Hayata kazandırılmaları gerekiyor.
İşte bu yüzden de Mesut Demirdoğan'ın derneği 
38. Yarım Kalan Hayatlar.
Abdi İbrahim Otsuka, "Dünya Akıl Sağlığı"
 kapsamında, dünyaca ünlü vücut boyama sanatçısı Trina Merry'i ağırlayarak, şizofreni hastalarını "Görmezden Gelmeyelim" kampanyasını başlattı. Ayrıntılarını, bugünhurriyet.com.tr/kelebek'te "Yarım Kalan Hayat"larda okuyabilirsiniz. Trina Merry ve Mesut Demirdoğan ile yaptığım röportajın devamını da...



 

38. YARIM KALAN HAYATLAR

Şizofreni hastalarını nasıl tanımlarsınız?

Zeki ve entelektüel oldukları söylenir. Beyinleri çok fazla ve farklı alanlara çalışıyor. Hatta kırsal alanda yaşayanları bile farklı oluyor, okumaya meraklı oluyorlar. Daha derin ve incelikli düşünüyorlar. Tabii sabahlara kadar uykusuzluk çektikleri için, kafa durmadan çalışıyor. Bir nevi beyin jimnastiği.



O dönem Türkiye'yi kurtarıyor muydunuz?

Oooo hem nasıl! Dış bağlantılar, şunlar, bunlar, sorsanız neler anlatırdım neler.

Her şeyin cevabını da biliyordunuz değil mi?

Evet! Evrenin sırrını araştırıyordum. Hatta bulduğumu bile düşündüm. Toplumsal olaylar aklımdan çıkmıyordu,  dünyanın haline çok üzülüyordum... Süpermen gibi kurtarmaya çalışıyordum.

Dinleyince müthiş orijinal duruyor ama sonra siz, derneğe girip, başka şizofreni hastalarıyla tanıştıktan sonra "Meğer hepimiz aynı şeyleri kuruyormuş!" gibi  geldi mi size...

Valla, ne yalan söyleyeyim geldi! Ben kendimi çok özel zannediyordum ama dernekte herkes benim kurduğum şeyleri kurmuş meğer. Zaman makinesini keşfettiğini iddia eden bir arkadaşımız bile vardı.

Bütün bunlarla dalga geçebilecek hale ne zaman geldiniz?

Derneğe girdikten sonra... 
Çünkü bizden çok var orada! 

10 YIL KADAR UYUDUM

Sizi tanıyalım?

Adım Mesut Demirdoğan. Şizofreni Dostları Derneği başkanıyım. Ben de şizofrenim.

Ne kadar rahat söylediniz hastalığınızı...

Elbette. Saklamamı gerektirecek ne var? Netice de bu da bir hastalık. Üstelik aldığım ilaçlarla kontrol altında. Gayet iyiyim. 



Ne zaman başladı?

18 yaşındaydım. Uykusuzluk, şüphecilik, ölüm korkusu gibi belirtilerle başladı. Psikiyatriste gittik, uzun süre teşhis konamadı. Psikotik ilaçlar verdiler. Ben tabii bir kutu ilacı içtikten sonra düzeleceğimi düşünüyordum, meğer yıllarca sürecek bir tedavinin başlangıcıymış. Uzun süre psikiyatriste devam ettim. 4'üncü 5'inci yılında şizofreni teşhisi kondu. Yoğun bir ilaç tedavisi başladı. Yan tesirleri çok fazlaydı, sürekli uyuyordum. 10 yıl kadar uyudum...

Şaka yapıyorsunuz!

Yapmıyorum. Uyumaktan evden çıkamıyordum. O dönemin ilaçları, bir fili devirecek kadar uyuşukluk ve durgunluk veriyordu. 2000'den sonra ilaçlarda devrim oldu, hayatımız kurtuldu. Şizofreni daha çok bir gençlik hastalığı. Genelde 16-25 yaş arasında ortaya çıkıyor. Önce başınıza ne geldiğini anlayamıyorsunuz...



Nasıl tarif edersiniz bu hastalığı?

Edemem! Tarifi olmayan bir ruh sıkıntısı. Ve sizi daraltıyor. Bir fabrika bacası gibi patlama noktasına geliyorsunuz, sanki bütün zihniniz infilak edecek. İç dünyanızda bir fırtına, bir kabarıklık. Gerçekten tarifi yok. Ve kafanız karışık, duygularınız karışık. Bir türlü net düşünemiyorsunuz. Kendinizden korkuyorsunuz. Yapabileceklerinizden korkuyorsunuz. Anneme, "Beni yatağa bağla!" diyordum, "Kendime zarar vereceğim!" Zor dönemlerdi...

Ve sürekli kurdunuz öyle mi?

Hem de nasıl kurmak! Beynim bilgisayar gibi çalışıyordu. Sürekli bağlantılar kuruyordum. Sabaha kadar düşünceler dolaşıyordu beynimin içinde, o sesleri susturabilmem durdurabilmem imkansızdı. Bazen de kendimi sokağa vurup sabahlara kadar geziyordum. İşin kötüsü, hasta olduğunuzu fark edemeyecek kadar hasta oluyorsunuz. Kendinize ve başkalarına zarar verebilirsiniz. 

Şizofreni teşhisi konduğunda ne yapmak lazım?

İyi bir aile yaklaşımı şart. Fakat aileler de şaşkın oluyor. Utanıyorlar şizofren evlattan. Psikiyatrik rahatsızlığı olduğunu mümkün olduğu kadar saklamaya çalışıyorlar."Aman kimse duymasın, çocuğumun geleceği, eğitim hayatı, sosyal hayatı etkilenmesin!" diye düşünüyorlar. Bence büyük hata. Saklanması daha tehlikeli. Çok modern tedaviler var şu anda. Bir dahiliye doktoruna gidermiş gibi, psikiyatriste gidip sorunlarına çözüm aramaları gerekiyor. 

Sizin, hastalık yüzünden vazgeçmek zorunda kaldığınız şeyler...

Herkes gibi hayallerim vardı. Çoğundan vazgeçmek zorunda kaldım. Ama sonra bir gün gazetede, Şizofreni Dostları Derneği'ni keşfettim. "Belki sosyal bir çevrem olur" diye, üye oldum. Şizofreni ile ilgili terapiler, grup çalışmaları etkinlikler vardı, onlara katıldım. Bir anda sosyal biri oldum, tekrar hayatta zevk almaya başladım. Kendim gibi şizofren insanlara yardımcı olmaya başladım. Mum dibine ışık verdi anlayacağınız...

 

ALINAN İLAÇLARLA HORMON NORMAL SEVİYEYE İNER

Bu hastalık, insanın kafasının içindeki kimyanın bozulması mı? 

Yüzde yüz kanıtlanmadı ama beyinin salgıladığı Dopamin hormonunun şizofreni vakalarında normalde fazla olduğu düşünülüyor. Bu da insan zihninde karışıklığa yol açıyor. İlaç aldığınızda o hormon normal seviyeye geliyor. Ama kronik bir hastalık. Şeker ve tansiyon hastaları gibi düzenli ilaç kullanarak hayatımız devam ediyor. Tedaviden büyük oranda sonuç alınıyor. Tekrar hayata, aktif bireyler olarak dönebiliyoruz. Nitekim, ben de, on sene sonra da olsa döndüm. Aile de kurabiliyorsunuz, iş hayatına da girebiliyorsunuz, sosyal hayata da katılabiliyorsunuz. 

HER 100 KİŞİDEN BİRİ ŞİZOFRENİ HASTASI

Türkiye'de durum ne? Kaç şizofreni hastası var? Ve ne tür dertlerden mustaripler?
- Görülme sıklığı, bütün dünyada aynı. Yüzde 1. Yani her 100 kişiden biri. En gelişmiş ülkede de, en geri ülkede de böyle. Ülkemizde de 450 bin ile 600 bin arasında şizofreni hastası olduğu düşünülüyor. Ve onlar görmezden geliniyor!

Neden?
-Çünkü utanılacak bir hastalık olarak algılanıyor. Sağlık politikalarında da, yıllarca ihmal edilmişiz. Gelişmiş ülkelerde olması gereken ruhsal hizmetler maalesef bizde yok. Yeni yeni başlıyor.

Amerika'da doğsaydınız ne değişmiş olacaktı…
-Orada da mutlaka acı çekecektik, ama sağlık desteği olduğu zaman, acılar biraz daha hafifliyor. Gerçi Türk ailesi yapısı da bizim için bir şans. Amerika'da bu yok. Türkiye'de de bir takım şeyler iyiye gidiyor. En azından ilaç alınabiliyor, doktor muayenesine gidebiliyor. Bunlarla ilgili herhangi bir rahatsızlık yaşamıyoruz. Fakat iş bulmada çok ciddi sorunlarımız var. Başvuruda hastalıktan bahsedersek, korkuyorlar. Batı'da, devlet, sağlık çalışanlarıyla ortak hareket ederek, şizofreni hastalarını, uygun, korunaklı işlere yerleştiriyor. Bu uygulama bizde yeni başlayacak. İŞKUR'un yaşam koçları, şizofreni hastalarını uygun işlere yerleştirecekler. Bu anlamda bir gelişme var. Bir de Sağlık Bakanlığı'na bağlı "Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri" kuruluyor. 

O nedir?
- Bu da yeni bir uygulama, bizim istediğimiz bir uygulama. Büyük şehirlerde, her ilçede kurulması ön görülüyor. Hastalık hakkında bilgilendirme yapılıyor. Rehabilitasyon hizmeti veriliyor. İlaç yazılıyor. Şu ana kadar yaklaşık 86 tane kurulmuş. 2015 sonunda da 256'ya ulaşması planlanıyor. Pilot uygulama Bakırköy'de ve çok iyi gidiyor. Diğer yerler için de umutluyuz. Bu gelişmelerde bizim derneğimizin payı da büyük…

BİRAZ DÜZELME VAR

Devlet, hastalara -eğer çalışamıyorsa- maaş veriyor. Bakıma muhtaçsa, bakan kişiye de bakım ücreti veriyor. Bu tür şeylerde biraz düzelme var.

ANNEM OLMASA NE YAPARDIM BİLMİYORUM

Üzerinizde en çok emeği olan kim?
-Tabii ki annem! Annem olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. Bazen öfke krizlerim tutuyordu. Sevdiğim insanları tartakladığım oluyordu. Hastalığımı kabullenmiyordum, karşımdakileri suçluyordum, "Hasta olan sizsiniz!" diyordum.

SADECE İLAÇ TEDAVİSİ YETERLİ DEĞİL
Şizofreni, sadece ilaç tedavisiyle yenilecek bir hastalık değil. İlacın yanı sıra, sosyal desteğin çok önemi var. Aile desteği ve rehabilitasyon çok önemli. Kişi, bazı yetilerini kaybedebiliyor. Onların tekrar kazanabilmesi ve sosyal hayata dönmesi için destek gerekiyor. Hastalığı tanıma, psikolojik destek, rehabilitasyon, sosyal hayata entegrasyon, hayatı tanıma, , becerilerini geliştirme, sosyal iletişim kurabilme, çalışma olanaklarının sağlanması, meslek çalışmaları…

FAYDALI BİR DERNEĞİZ

14 yıl önce derneğe girdiniz ve… 
-Çok sağlam dostluklarım oldu. O dönem, dernek başkanı doktorlardı. Bana, "Hasta temsilcisi olur musun?" diye bir öneri geldi. "Olurum" dedim. Temsilci olarak yönetim kuruluna girdim. Derneğimizin kurucusu Dr. Fatih Altınöz, hastalara çok inanan bir doktor. "Başkanlığı siz yapın" dedi ve bizi destekledi. Hasta ve hasta yakınları, doktorlara karşı seçime girdik. Doktorlar kaybetti, dernek başkanı şizofreni hastaları arasından seçildi. Beni seçtiler.

Derneğiniz fonksiyonu ne?
-Bizim dönemimizde, şizofreni hastalarına hiçbir destek yoktu. Rehabilitasyon yoktu. İlaç yazılıyordu eve gönderiliyorduk ve hastalığı yalnız başımıza yaşıyorduk. Derneğimiz, şizofreni hastaları için umut oldu. Büyük bir boşluğu doldurdu. 

14 yılda kimleri hayata kazandırdınız? 
-Önce kendimi! Sonrasında da pek çok kişiyi. Dernekte terapiler yapılıyor, hastalık hakkında bilgilendirme toplantıları yapılıyor. Anne-babaları, grup terapilerine alıyoruz. Müzik korosu, resim çalışmaları gibi sosyal faaliyetler de söz konusu. Ücretsiz hizmet veren sağlık çalışanlarımız, doktorlarımız var. Gerçekten faydalı bir derneğiz.

Derneğinize nereden kaynak sağlıyorsunuz?
-Üye aidatlarından. Tabii yeterli olmuyor, bir süredir derneğimizin kirasını da veremiyoruz. Beyoğlu Belediyesi'yle, İl sağlık Müdürlüğü'yle, Valilik'le görüşme halindeyiz. Kira vermeyeceğimiz bir mekan talep ediyoruz.

KİŞİSEL ÇABA VE AİLE DESTEĞİ GEREKİYOR
Şizofreni hastası bir genç, kız arkadaş bulabiliyor mu?
-Hayır. İnsanlar korkuyor. Hastalığa yakalandığınız dönemde, sosyal ilişkilerinizde gerileme oluyor. Haliyle flörtü, aşkı unutmak gerekiyor. Bu da acı bir şey tabii.

Okul-mokul…
-Benimki tamamen bitti, eğitim hayatım yarıda kaldı. Ama devam edenler var. Hastalığın şiddetine göre değişiyor. Kişisel çaba ve aile desteği varsa ve uygun bir tedaviye geçilmişse, okula devam edilebilir, neden olmasın? 

________________________________________________________________________________________________________________________________________________________
fesimde duvarımda yazı var dedimki özgecan kızımız için onun hatırına TEMİZLİK İMANDANDIR TEMİZ TOPLUM İÇİN İDAM ŞART dedim bu yazıyı deşifre olduğundan haberi olmayan milli istihbarata  bilgi akışını sağlayan muhbir kendisi arkadaş olarak ekli bende o sırada fese girdim oda ordaymış merhaba kadir nasılsın dedi iyiyim abisi sen nasılsın hoş beş ettik işte ya baksana duvarındaki yazı dikkatimi çekti onu anlamadım idam cezası yoksa temizlikmidir o yazı ha dedim evet osmanlı döneminde islam hukukundaki manası  bu dedim ben bunu yıllar önce okumuştum onun için böyle yazdım dedim pekala dedi işte bu başlık yapmış yazar bu yazıma neyse ya baksana dedi biri duvarında bu yazıya şöyle yorum yapmış ne diyorsun ha o mu kadın kendisi niye böyle mantık yürüttüyse dedim aaaaaa idam cinayettir insanlık suçudur diyor dimi evet dedi bunuda yazar ilk satırlarda ele almış aaaaa hiç böyle olurmu diye başlıyor kırmızı yazıda bu yazarla aynı görüşteyiz benim konuşmama hiç bi yorum yok  tasdik var ben muhbire dedimki abisi terapiye yan desdek olarak sopa terapi koysak olurmu dedim muhbrde koptu gülmekten ya nasıl tarapi bu sopa terapi işte dedim onuda yazar köşsesinde değerlendirmeye almış 

 

İdam ceza mı, yoksa temizlik midir?

25 Şubat 2015 Çarşamba, 00:50:52 Güncelleme:08:47:56
Murat Bardakçı

Murat Bardakçı

 

VAHŞET, Türkiye’de artık vak’a-i âdiyyeden oldu. Özgecan’ın düşürdüğü ateş daha küllenmeden daha başka cinayetler, cinayetten de öte facialar yaşandı; yakalanabilen failler şimdi hâkim önüne çıkarılmayı bekliyorlar.

Artık neredeyse katliam hâlini alan bu cinayetler üzerine, çok kişi haklı olarak idamın geri getirilmesini istiyor. Büyük çoğunluk bu işleri eden canilere verilebilecek tek cezanın idam olduğunu söylerken her zamanki hassas, nazik, hümanist ve aşırı duyarlı kesim “Aaaa, hiç öyle şey olur mu? İdam cinayettir! Başkasının hayatını elinden almaya toplumun ne hakkı var? İnsan haklarııııı!” diye karşı çıkıyor!

Bizim eski hukukumuzda, işiteni bile çileden çıkartan böylesine ağır suç işlemiş olanlara verilen idam hükümlerinde “vücûd-ı nâ-pâkinin izâlesi”, yani “pis vücudunun ortadan kaldırılması” mânâsına gelen bir ifade geçer. Bu, Özgecanhadisesindeki gibi ikrah ettirici suç işlemiş olanın idamı demektir ama idam kararı aslında suçun karşılığı olarak verilmiş bir ceza değildir, suçlunun dünya için“pislik” teşkil eden canının alınması ve dolayısı ile ortalığın temizlenmesidir. Zira suçlu öyle bir iş etmiştir ki, verilebilecek en ağır ceza bile kâfi gelmemekte; dünya için bir “kir” olan vücudunun ortadan kaldırılması istenmektedir.

İNGİLİZ’İN DAYAK KANUNU

O devirlerin idamlarında çengel, kazık yahut kafayı büyük mermer havanlarda ezme gibisinden büyük ıstırap veren metodların uygulanma sebeplerinden biri de budur: Suçlunun dünyayı pislettiğine inanılanın canının alınması ama bu işin öyle şıp diye öldürerek değil, binbir eziyet çektirerek yapılması...

Son haftalarda yaşanan cinayetler gibisinden hadiselerin failleri için idamın geri getirilmesi bence de lâzımdır ve infazlar eskiden olduğu gibi ceza değil,“temizlik” vasıtası olacaktır!

Daha önce de yazmıştım: Ben sadece idamın değil, bir başka cezanın da tekrar geri gelmesini istiyorum: Hem bizim eski kanunnâmelerimizin, hem de 1970’li senelere kadar İngiliz hukukunun değişmez unsuru olan uygulamanın, yani“resmî” dayağın...

Hâkim kararı ile dayak geçmişte Türkiye’de, İngiltere’de, İngiliz sömürgelerinde ve daha başka memleketlerde asırlar boyunca hep resmî ceza olarak vârolmuştu. Biz dayağı Tanzimat sonrasında askerî mektepler dışında kaldırdık ama İngiltere’de 1970’lere kadar devam etti. Mahkemeler suçun çeşidine göre hem hapis hem de kırbaç cezasına hükmettiler. Donanmada ve hapishanelerde disiplin, yüzyıllar boyu şimdi uçuk cinsel fantezilerin vasıtası olan “cat o’nine tail”yani “dokuz kuyruklu kedi” denen kırbaçla sağlandı.

Kaba ete vurulan ve “spanking” denen dayak ise, İngiliz okullarında 1980’lere kadar resmî ceza şekliydi; hattâ Kraliçe Elizabeth’in öğrencilik senelerinde arada bir azgınlık eden oğlu Prens Charles’ın bile bu şekilde güzel bir sopa yediği bilinirdi. Okullarda dayağı 1980’lerde yasaklayan İngiltere’de serseriliğin son zamanlarda gittikçe artması üzerine sopaya yeniden dönülmesi konusu şimdilerde yoğun şekilde tartışılıyor; üstelik bu ceza eskiden İngiliz sömürgesi olan Singapur’da ve Malezya’da sadece okulda değil, kanunlarda bile hâlâ duruyor ve sık sık uygulanıyor.

1950’LERDE TARTIŞMIŞTIK

Dayak konusunun unuttuğumuz bir tarafı daha var: Sopanın hâkimin eline verilmesi meselesi bizde özellikle 1950’li senelerde yoğun şekilde tartışılmış, cezanın uygulamaya konmasının öncülüğünü o devrin en etkili yazarlarından olan Ref’i Cevad Ulunay yapmış ama Ceza Kanunu’nu değiştirmek mümkün olmamıştı. Gerekçe ise öyle “insanî düşünceler” falan değil, o devrin dayağı ile meşhur olan karakollarında işin çığrından çıkması ve aklına esen polisin kendisi hâkim yerine koyup her vesile ile sopaya müracaat etmesi endişesi idi.

Bazı kesimlerin “Aman yaaaa, sıkıldık...” demekten başka bir karşılık vermeyeceklerinden emin olduğum bir gerçeği de hatırlatayım: “Özgürlükler ülkesi” Birleşik Amerika’da 2000’den buyana idam edilenlerin sayısı tam tamına 325’tir ve sadece Teksas’ta bugün itibariyle 271 katil “death row”da, yani idam listesinde ölümü beklemektedir

__________________________________________________________________________________________________________________________________________________
dün iş çıkışı takılırım işte bi yerlere çay falan içmeye ordada çay içmeye bi arkadaşı çağırdım gelsene iki laf edelim diye oda milli istihbarata bilgi akışını sağlayan deşifre olduğundan haberi olmayan muhbir konu konuyu açtı bende dedimki demokrasi hiç yoktan iyidir ama HALK DEMOKRASİ İSTİYORMU diye konuşmaya başladım bilgiler gidecek ertesi gün tvde veya gazetede analiz ederler bizleri eğitmek için yazarlar muhatab alırlar köşesinde benimde bu hoşuma gider neyse baya konuştuk işte dün konuştum cumaydı sabahleyin köşesinde yarı benim düşüncelerim yarııda kendine ait yorum yapmış )) 
Gültekin AVCI
14 Mart 2015 Cumartesi
Halk demokrasi istiyor mu?
Bilim ve teknik ilerledikçe medeniyet ve insanlık alçalıyor.

İhtiyaçlar çeşitlendikçe, insani erdem ve melekeler irtifa kaybediyor.

İnsanlar sadece olmak veya olmamak sorusuna cevap olmak istiyorlar. Hayvanlar da olmak veya olmamak kavgası içinde.

Oysa “ne olduğun, nasıl olduğun ve ne olacağın” soruları var. 

İnsanlık alametleri bu sorulara cevap olmakta yatar.

Hayvanların hatıraları ve hissiyatı yoktur. Peşin menfaat için çarpışırlar.

Peşin menfaat, toplumda egemen kriter oldukça o nevrastenik toplum intiharını mutlaka tamamlar.

Türkiye böyle bir intihar süreci içinde.

“Millet” olma vasfını kaybettik.

SchopenhauerNietzsche veya Emil Cioran karamsarlığı değil benimki.

Camus umutsuzluğu, Epikür kaçışı, Sartre inkârcılığı da değil.

Bardağın boş tarafının dolu yanından çok daha fazla olduğu gerçeğini ifade ediyorum ben.

Türkiye’nin yarısı değer vermiyor

Bu toplumun yarısı hukuk, özgürlük ve demokrasi feryatları içinde.

Bu yelpaze AKP dışı farklı siyasal ve sosyal renklerden oluşuyor ve büyük bir gerginlikle bekliyor.

Diğer yarısı olan AKP kitlesinde ise demokrasi, hukuk ve özgürlük gibi bir talep yok. 

Bu değerleri kısa vadeli menfaatler karşılığında iktidara kendi rızalarıyla satmış durumdalar.

Demokrasi, insan hakları ve hukuk gibi değerlerin bu kitlelerde bir karşılığı yok.

Sokak mantığıyla her şeyi çözeceğini sandıkları için, ihtiyaç duymuyorlar hukuk ve demokrasiye.

Olsaydı bugün AKP iktidarından bahsetmek veya seçimlerde AKP’nin birinci parti olmasına ihtimal vermek asla mümkün olmazdı.

Türkiye’nin neredeyse yarısı demokrasi ve hukuka değer vermiyor.

Özgürlük, demokrasi ve hukuk gibi değerler Türkiye’de hep “bilgi” olarak kaldı, “kültür” haline dönüşemedi.

Ülkenin yarısı demokrasi ve hukuk istemiyorsa, bu konuda atılan nutukların ve gösterilen delillerin de kıymet-i harbiyesi olmuyor.

Türkiye’de kitlelerin özgürlüğüne değil menfaatlerine hitap etmek gerekiyor.

Özgürlük, demokrasi ve hukuk gibi değerler de “kişi ve toplum menfaati”dir oysa.

AKP kitleleri ve müzahir muhafazakâr grupların ağzından 28 Şubat’a kadar hukuk ve demokrasi gibi sloganlar çıkmazdı.

Ezilince öğrendiler hukuk ve demokrasinin daimi bir toplum menfaati olduğunu.

İnsanlığı zehirleyen zenginlik

Ama gücü ele geçirince hukuk ve demokrasiyi kenara ittiler.

AKP hukuksuzluğu ve zulmü karşısında alkış tutan kitleler, yarın bir başka gücün kendilerini ezmesini kabullenmiş durumdalar.

Bugünkü despotlar senin gözbebeğin ise, yarınkiler de başkalarının gözbebeği olacak.

Bu ülkede insanlara demokrasi, hukuk ve özgürlük gibi değerlerin “iyi şeyler” ve “kendi menfaatlerine” olduğunu tekrar anlatmak ve öğretmek gerekiyor.

Kuşkusuz bu asır öncekilerden daha zengin daha renkli.

Ama insanlığı zehirleyen bir zenginlik bu.

Kanmak bilmez bir susuzluk ve doymak bilmez bir ihtirasla menfaatleri peşinde koşan modern insan, önceki asır adamlarından daha budala, daha niteliksiz.

Eskinin aydını da daha aydınlıktı daha idrak sahibiydi bugünün aydın geçinen fecr-i kâziplerinden.

Eskinin filozofları da bugünün yapısalcı veya yapısökümcü filozoflarından daha derindi.

Platon, Kierkegaard, Kant veya Spinoza insan ruhunu bu modern zamanların Foucault, Derrida, Lacan veya Habermas’larından çok daha derin kavramışlardı.

Eskiye perestiş ettiğimden değil, hakkı teslim ettiğimden böyle söylüyorum.

Daha 1919’da Fransız şairi Paul Valery “Biz medeniyetler biliyoruz ki fâniyiz” deyip bugünün çöküş sinyallerini veriyordu.

Toynbee ve Spengler de medeniyetlerin ölümünü haber verdi.

Ama bu ülkede AKP’nin bir sonu olacağını düşünmeyenler ülkenin yarısını oluşturuyor.

Duyumlarıma göre iktidarın manipülasyonlarına bilerek ve isteyerek angaje olup hukuktan ayrılan hâkim ve savcılar da AKP’nin hiç gitmeyeceğini düşünerek böyle davranıyorlarmış.

Kadim medeniyetler bile çekiliyor sahneden.

Bunca suç ve ahlaksızlık bataklığındaki bir iktidarın acı sonunu göremiyorlar.
Çöküşün sesini duyamıyorlar.

Yıkılan Türkiye’nin ve anarşinin altında kalacaklar.

 

 

 

 


 



___________________________________________________________________________________________________________________________________


 

BÜGÜN GAZETESİ 
bazen bi yerlerde çay içerken deşifre olduğundan haberi olmayan milli istihbarata bilgi akışını sağlayan muhbirle devamlı soğbet ederim işte bilgiler gider ertesi gün gazetede analiz ederler bizleri bilgilendirmek için konu konuyu açtı işte siyasetten konu açıldı konu romandan açıldı bende roman okuyorum ismide AK PARTİNİN BEŞ PARALIK ROMANI işte dedim akpartiye yüklendim işte baya konuştuk yazarın ilk yazısındaki çoğu bana kendi yorumlarıda var düzenleme yapmış biz sokak konuşma sitiliyle konuşmamızı neyse 
yazarın ikinci başlığındaki eli kalem tutan dalkavuklar var işte onuda ele almış 
üçüncü başlıktakide benim konuşmam çekin suclu pençelerinizi diye baya var hatta akp kendisini eleştirenlere parelel casus örgüt suçlaması ile çok kişiyi içeri aldığını bunun despotluk olduğu benim konuşmam 
hatta fransız ihtilali yazısıda bana ait hatta rus beyinlerinden baya var işte smile ifade simgesi

 

 

 

 
Gültekin AVCI
23 Mayıs 2015 Cumartesi
 
Beş paralık roman
Muktedirler, muhalif her kıpırtıya ateşler yağdırıyorlar.

Çünkü iktidar değil, mutlak iktidar peşindeler.

Üç günlük dünyadan mutlak iktidar satın almak için tüm insanlıklarını peşinat olarak yatırdılar.

Kalanını da taksit taksit türlü şeytanlıklarla ödüyorlar.

Toplum ve siyasete ayna olan medyanın nefes borularını kesiyorlar.

Dalkavukluk ve yaltakçılılık baş tacı, muhalif olmak ise ihanet.

Kendilerini eleştiren ve hicveden hiçbir canlılığa tahammülleri yok.

Oysa eleştiri ve hiciv medyanın da edebiyatın da temel hakkıdır.

Gayesi ise kitleleri etkilemektir.

Herhangi bir fikri müdafaa eden veya hicvedenler, felsefi bir sorumluluk yüklenir, hukuki ve cezai değil…

Çünkü hakikat hiçbir zümrenin tekelinde değildir ve hiçbir kimse fikirlerini başkalarına zorla kabul ettiremez, dayatamaz.

Eli kalemli dalkavukları var

İklim değiştikçe basın ve edebiyatta metamorfozlar yaşanır.

Sevgi ve dayanışmanın kaybolup despotizmin hüküm sürdüğü iklimlerde, eleştiri yerini hicivlere bırakır.

Rind ve zarif Horatius lirizmi, yerini Juvenal’in haşin ve öfkeli cümlelerine terk eder.

Pir Sultan’lar ve Nâbi’ler yerini Eşref’lere ve Neyzen’lere bırakır.

Dün olduğu gibi bugün de basının bağrında hem tenkitçiler (eleştirmenler) hem de haberciler bulunur.

Basının tenkitçiye olan ihtiyacı edebiyatın duyduğu ihtiyaçtan az değildir.

Lakin basında ve edebiyatta ilk boğulmaya çalışılanlar da tenkitçilerdir.

Oysa yüzlerce eli kalemli dalkavukları ve cariyeleri var.

Ne çare ki Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera”sının ya da “Beş Paralık Romanı”nın ahlaksız gölgeleri bunlar.

Satın alanlar ve satılanların sefil dünyası.

Kaside niyetine koro halinde “Mack the Knife” baladını söylüyorlar…

“Önce para gelir sonra ahlak” aryasının detone kreşendoları yankılanıyor Babıali’de.

Tüm bu şamatalarına rağmen bir kırık eleştiri, bir çift solgun hiciv kadar büyüsü yok nağmelerinin.

Çünkü azgın muktediri hicvetmek, ona kasideler düzmekten daha değerli ve dikkat çekicidir.

Güce teslimiyet beklenen, direniş ise görülendir.

İronik de olsa beyhude değildir Süleyman Nazif’in sözü.

Refii Cevat Ulunay bir gün Süleyman Nazif’e sorar:

— Sizce Eşref mi büyük Nef’i mi?

Nazif “Eşref büyüktür” der ve devam eder:

— Eşref daha büyüktür çünkü Nef’i’nin yüz beyitle göklere çıkardığını Eşref bir beyitle yerin dibine geçirir!”

Ok gibi sözlerin ve buz gibi gerçeklerin menfaat dolu bedenlerindeki tahribatından korkuyorlar.

Fransız ihtilalinden sonra Jironden’ler politik rakiplerini yermek ve saf dışı bırakmak için “anarşist” tabirini kullanıyorlardı.

Çekin suçlu pençelerinizi!

Bugünün despotları “paralel, casus ve örgüt” kelimelerini kullanıyorlar.

Anarşizmin Rus beyinlerinden Kropotkin, insanlığı yöneten milyonlarca kanunu 3 sınıfta toplardı:

— Mülkiyeti koruyanlar-Kişiyi koruyanlar-Hükümeti koruyanlar.

Bence de isabetli bu tasnifte Türkiye, hükümeti koruyan kanunlar dehlizinde bulunuyor.

“Her insanın beyninde bir doğu köşesi vardır bir de batı köşesi” diyordu Kont Maurice Maeterlinck.

Bırakın köşeleri, sarplığını, aykırılığını ve varlığını korusun.

Bugünün zorbaları insanda Allah vergisi olan “muhakeme”ye ve fikrin köşelerine pranga vurma azmindeler.

İdrakin halka yansıyan ışıkları olan medya yelpazesinde beğenmedikleri renkleri akbabaların rengiyle boyamak istiyorlar.

“Açık Toplum” yazarı Popper da “On Liberty” yazarı J.S.Mill de karşıdır bu dayatmaya, tek tipçiliğe, sadece ben doğruyum histerisine.

Georg Gurdjieff’in parlak talebesi Ouspensky’nin şu cümleleri bir ibret nişanesidir:

“İnsanlık gerçeğin insan diliyle ifade edilemeyeceği gerçeğini bilseydi, kendi düşüncelerini kabul ettirebilmek için başkalarını zorlamazlardı. Başkalarının da farklı istikametlerden gerçeğin peşinde olduğunu idrak ederlerdi. Ne fikir münakaşaları kalırdı ne de şiddet…”

Budur sözün özü.

Politik ihtirasları maveranın ezgileri gibi yansıtmak şeytani bir illüzyondur.

Çekin suçlu pençelerinizi medyanın yakasından!


 


 

___________________________________________________________


 

BAŞKA OLAY 


 

 

zamanım olmadığı için yıllardan beri beri bakamadığım yazara bir bakıyım dedim köşesinde alıyormu diye sağolsun deşifre olduğundan haberi olmayan milli istihbarata bilgi toplayan muhbirlerle sürekli konuşurum işte çok iyi insanlar ne konuşsam sabahleyin yazarımızın köşesinde ne konuşsam onu ilk başlık yapar sonra bi beni birde kendi düşüncelerini döker amaçları bizi muhatab alarak eğitmek bilgilerini paylaşmak sağolsunlar muhbirle konuşuyoruz işte konu açıldı ADETULLAHA İTTİBA İBADETTİR yazarın ilk başlarında yazı bana ait insanla ilgili yazı bana ait sonra bi kuru fasulye olayıda benle ilgili misalde verdim yazmış sonra kainatle ilgili yazılar dünya nasıl dönüyor bana ait hastaneye gitmiştim onuda almış işte yazarın baya yazısı bana ait sağolsun hepsini almış merak konusuda ban ait yazısı insanların çoğu televizyon seyreder yazısı benimle ilgili birde atlamışım yazarın keşfetme yazısı var oda bana ait konu başlığıydı 


http://www.zaman.com.tr/yazarlar/hekimoglu-ismail/adetullaha-ittiba-ibadettir-_2323636.html 

Hekimoğlu İsmail

 

 
 
 
 
AİLE-SAĞLIK

Âdetullah'a ittiba ibadettir…

Tefekkür edersek kâinatta her şey mükemmeldir; her şey, bir şeyi anlatıyor. O bir şey insandır. Çünkü insan, kitab-ı kâinatla ve Kur'ân-ı Kerim'le irtibatlıdır. O irtibat kopunca kâinatta tek asi varlık olarak “insan” kalır!

 

    “İnsan” diyorum, çünkü ecnebi ülkelerde işini güzel ve doğru yapan çok insan gördüm. Onlar, âdetullahı görmüş ve anlamış. Çünkü insanın insana üstünlüğü yoktur insanları üstün kılan prensiplerdir. Bunu keşfeden gayrimüslimler İslam prensipleriyle maddeten üstün oluyorlar. Eğer Müslümanlarda yanlışlıklar varsa, âdetullah anlaşılmamış demektir.

Âdetullah! Yani Allah'ın yaptığı işler… Bir başka deyişle esma-ül hüsna'nın tecellisi...

Mesela insanların hemen hepsi televizyon seyreder, radyo dinler. Hâlbuki ekseri seyrettiği şeylerde kendisini ilgilendiren bir şey yok. Falan dizide şöyle olmuş… Falan şunu demiş, bunu yapmış… Dikkat etsek görürüz ki, insan kendisiyle alâkası olmayan şeylerle meşgul oluyor. Meşgul olmakla da kalmıyor, merak edip takip ediyor, tesiri altında kalıyor.

Hâlbuki acıkmak duygusunu içimize yerleştiren Allah, merak etmek duygusunu da yerleştirmiş ki, “Nereden geldim, nereye gideceğim, cennet nedir, cehennem nedir, Peygamber kimdir, ‘Allah kadirdir' ne demektir, acaba Enfal Sûresi neden bahseder, öldükten sonra dirilmek nasıl olur?”; insanın vazifesi, İslamiyet'i öğrenmek, anlamak ve yaşamaktır. İşte merak da insana bunun için verilmiştir; kendisine lazım olanı arayıp bulsun diye.

Mesela seneler önce torunum “Dede, ölmek nedir, dirilmek nedir, sen söylüyorsun ama ben bir şey anlamıyorum.” deyince, bir kuru fasulyeyi aldım, “Bak güzel torunum bu kuru fasulye beyaz kefenini giymiş ölmüş, şimdi bu ölüyü seninle beraber toprağa gömelim, sonra bir iki gün bekleyelim bu fasulyenin dirildiğini görelim.” dedim. Saksıya fasulyeyi gömdük. Fasulye güneş ışığına çıktığı zaman torunum sevinçle bana gelip haber verdi. “İşte bak, dirildi.” dedim ve torunum bu meseleyi anladı.

Allah'ın yarattığı her şey mükemmel; organlarımız mükemmel olduğu gibi, domates mükemmel, kuş mükemmel, yıldızlar ve kökler mükemmel… Kâinat mükemmel. Peki Allah kâinatı nasıl idare ediyor? Küçük, büyük her şeye nasıl nizam vermiş?

İşte insan, bu sırrı yakaladı mı şahsi hayatından, aile, şirket ve devlet nizamına kadar her yerde üstün duruma gelir.

Nasıl ki dünya ekseni etrafında dönüyor, bir saniye dursa üzerindekileri silkeler atar; bunun için vazifesini tam yapıyor, devamlı dönüyor. Aynen öyle de insanın kendisine düşen vazifeyi en güzel ve doğru şekilde yapmak için gayret etmesi aynı zamanda âdetullaha ittibadır. Allah Rezzak'tır; insanın cömert olması âdetullaha ittibadır. Allah Şafi'dir, şifa verir; doktor olmak, doktora gitmek âdetullaha ittibadır. Allah Sani'dir, en büyük sanatkardır; sanatkar olmak âdetullaha ittibadır, sevaptır. Her şey bir nizam içindedir, bu nizamı kuran, devam ettiren Allah'tır. Mesela ilim de Allah'ın sıfatıdır. İlme çalışan âdetullaha ittiba etmiş olur; biz yazı yazıyoruz; Allah, atom harfleriyle molekül heceleriyle kâinatın kitabını yazmış. Öyleyse Müslümanların ilimde, sanatta ilerlemesi âdetullaha ittibadır; yani Allah'ın sıfatlarını beşer planında talim etmektir; en mühim ibadetlerden biridir.

Mademki âdetullaha ittiba etmek ibadettir, maddeten ve manen inkişaf etmek isteyen Müslüman da Kur'an ve sünnet çerçevesinde yaşamalı, yaptığı her şeyde âdetullahı mihenk olarak almalıdır.

Böylece insan, yaradılışına uygun yaşamış olur; her alanda muvaffak olur. İslam'ın hedefi de budur.


 


 

______________________________________________________________________________________________________________________________